Tarih: 17.12.2020 01:59

Medine Sözleşmesi bağlamında Kürt Sorunu -2

Facebook Twitter Linked-in

Tarih, Âdem’in birlikte yaşayan iki oğlunun kavgası ile başlar. Bu kavga her şeye sahip olmak isteyen açgözlü, benmerkezci ve tahakkümcü Kabil ile hilm sahibi, ötekinin hakkına saygı gösteren, başkasının hakkında gözü olmayan salih kul Habil'in kavgasıdır. Kabil, Habil'in varlığından rahatsız olduğundan onu ortadan kaldırmayı planlar ve nefsi de bunu ona kolaylaştırır. O da kardeşi Habil'i öldürür. Bu olay Maide suresinde şöyle anlatılır;

Onlara Âdem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Allah'a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Onlardan birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) demişti ki: ‘Seni mutlaka öldüreceğim.’ (Öbürü de şöyle demişti) ‘Allah, ancak korkup sakınanlardan kabul eder. Eğer beni öldürmek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkarım. Şüphesiz kendi günahını ve benim günahımı yüklenmeni ve böylelikle ateşin halkından olmanı isterim. Zulmedenlerin cezası budur. Sonunda nefsi ona kardeşini öldürmeyi (tahrik edip zevkli göstererek) kolaylaştırdı; böylece onu öldürdü, bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldu. (Maide 27-31)

Habil ile Kabil’in kavgası, kıyamete kadar devam edecek bir kavgadır. Kabil’in misyonu, hâkim sınıf, zorba, yönetenler, mülkiyet sahipleri, soylular, aristokratlar tarafından taşınmıştır. Bunlar zulüm, tahakküm altında tutmak, sömürmek, aldatmak ve yok etmekle meşguldürler. Habil’in bayrağı ise, yönetilenler, ezilenler, mazlumlar tarafından taşınmaktadır. Bunlar da, adalet, özgürlük, eşitlik ve gerçek inanç için mücadele vermekle sorumludurlar.

Ali Şeriati’nin deyimiyle; Habil ile Kabil’in tarih boyunca süren mücadelesi aynı zamanda tevhid ile şirkin, adalet ve eşitlikle toplumsal ve ırki ayrımın mücadelesidir.

İhtilafları hukuk kaideleri çerçevesinde çözemeyen veya çözmek istemeyen toplumlarda kaba kuvvet ön plana çıkar. İnsanlar arası ilişkileri şekillendiren hukuk olmadı mı çatışma başlar. İnsanlar hak-hukuk temelinde bir arada yaşayabilir. Bir arada yaşamak sosyal bir varlık olan insan için kaçınılmaz bir durumdur. Bir arada yaşamayı engelleyen ötekileştirme ve nefrettir. Ötekinden nefret duymak ve ona düşmanlık yapmak, onun yok edilmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu da şeytani bir anlayıştır. İnsani ve ahlaki olan ise hak-hukuk temelinde birbirlerinin haklarına saygı göstererek barış ve huzur içerisinde bir arada yaşamaktır.

İnsanların temel özelliklerinden biri muhalefet etmektir. Muhalefet etmek;  çatışmak, birbirinden nefret etmek ve birbirini yok etmek anlamına gelmez. Muhalefet bir yönüyle tanışmaktır. İnsanlar birbirlerini yok etmek için değil birbirleriyle tanışmak için yaratılmıştır. Tanışma, farklılıklara saygı göstermektir.

“Ey insanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve 'birbirinizi tanımanız ve tanışmanız' için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk, renk, soy ve servetçe değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, haber alandır.”(Hücurat 13)

İslam’da etnik kökenin, dilin, dinin ve rengin farklılığı çatışma nedeni olamaz. Allah şöyle buyurur: "Göklerin ve yerin yaratılması ile dillerinizin ve renklerinizin ayrı olması, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, bilenler için gerçekten ayetler vardır.(Rum 22)

Dillerinden ve etnik kökeninden dolayı başkalarına zulmetmek, ayırımcılığa tabi tutmak, baskı uygulamak Allah'ın ayetlerine meydan okumaktır.

Peki, Allah’ın emirlerine rağmen Müslümanlar neden birbirlerine düşmanlık beslemekte ve neden birbirlerini yok etmeye çalışmaktadırlar? Birbirlerinin varlığına tahammül etmeyen insanın bu hak-hukuk tanımaz saldırganlıkları ne zamana kadar devam edecek?  Buna kim dur diyecek?  Yesrib'de, günümüz Müslüman devletlerinde olan savaşları durduran Resul'ün uygulamasını inceleyelim.

Allah anlaşamadığınız konuları Allah'a ve Resulüne götürün demektedir. Kuran'da şöyle buyuruluyor; “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan idarecilere de itaat edin. Sonra bir şey hakkında çekiştiniz mi, hemen onu Allah'a ve Resulüne arz ediniz; eğer Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız... Bu müracaat, hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa 15)

Öyleyse iman edenlerin Resulü hakem olarak kabul etmekten başka bir alternatifleri yoktur. Resul de Kuranla hükmedecektir yani Kuran’ı konuşturacaktır.

Kur'an, insanın negatif bir takım özelliklerinden bahseder. Bunlar hilekâr insan, münafık insan, azgın insan, cahil insan, kaba insan, israf eden insan, gafil insan, kalbi katılaşmış insan, kalbi mühürlü insan, kıskanç insan, kötülüğü özendiren insan gibi çatışmacı karakter barındıran özelliklerdir. İşte bu özelliklerin baskın olduğu durumlarda çatışma ve kavga kaçınılmaz olur. Çatışma ve kavganın başladığı bu tür durumlarda din devreye girer. Allah Kur'an-ı Kerim'de haksız yere öldürmeyi, zulmetmeyi, saldırganlığı vb. haram kılmıştır.

“Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, bunlara yaklaşmayın. Allah ayetlerini insanlara böyle açıklar ki kendilerini yanlışlardan korusunlar.” (Bakara 2/187

Allah, koyduğu sınırlara yaklaşmayı yasaklamış ama Müslümanlar hemen her konuda, aşmadık sınır bırakmamışlardır.

“Elçinin çağrısını, birinizin diğerine yaptığı çağrıyla bir tutmayın.” (Nur 24/63)

 Biz de sorunlarımızı Allah ve resulüne götürelim ve Resulün Medine’deki uygulamasına bakalım;

Yesrib’de uzun yıllar devam eden kanlı çatışmaları çözüme kavuşturan, barış ve huzur şehri olmasını sağlayan Allah Resulü’nün uygulamaları aramızda duruyor. Yesrib’i Medine yapan dünya tarihinin ilk yazılı anayasası olarak kabul edilen Medine sözleşmesi, ilham kaynağı olarak kabul edilerek günümüzde İslam dünyasında devam eden çatışmaların son bulmasının bir reçetesi olabilir. Medine Vesikası, adalet, barış ve hukuk değerlerini insanî gerçeklikler içinde uygulamaya çalışmış bir projedir. Medine Sözleşmesi, İslam dininin somut bir tatbikatıdır. Medine, devlet düzeninin adıdır.   Bu projenin mimarı Allah’ın Resulüdür. O Resul ki ırkçılığın her çeşidini ve zulmü yasaklamış ve üstünlüğün ancak takvada olduğunu Veda Hutbesinde belirtmiştir.

KÜRT SORUNUNUN REÇETESİ MEDİNE SÖZLEŞMESİDİR

Müslümanların kanlarının birbirlerine haram olduğunu söyleyen Resulün, ümmeti gözünü kırpmadan birbirlerini katletmekte ve bunda bir sakınca görmemektedir. İşte bu akan kanın yaşandığı yerlerden biri de Türkiye’dir. Buna sebebiyet veren sorunun adı Kürt sorunudur.

Yaklaşık bir asırdır devam eden Kürt sorunu Türkiye’de on binlerce insanın katledilmesine, sefaletin yaygınlaşmasına, sosyal, siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın artmasına sebep olmuştur. Sorun bugün uluslararası bir hal almıştır. Bu sorun ilelebet devam edecek değildir ama çok ağır bedellere mal olduktan sonra çözülmesi kapanmayan yaralara sebebiyet verecektir.  Zararın neresinden dönülürse kârdır misali bu sorunun bir an evvel halledilmesi Türkiye’de yaşayan bütün halkların hanesine kâr olarak yansıyacaktır. Sorunu çözen aktör sonraki nesiller tarafından hayırla yâd edilecektir.

Burada entelektüellerin ve aydınlarının sessizliğinden de bahsetmek gereklidir. Şartlar Kürt sorunundan ve bunun çözümünden konuşmayı neredeyse imkânsız hale getirmiştir. Bu sorundan konuşan herkes şimşekleri üzerine çekmekten korkmaktadır.  Şartlar ne olursa olsun doğru ve adaletten yana ses çıkarması gereken aydınlar, entelektüeller ve diğer ileri gelenler dahi susma orucuna başlamışlardır adeta. Oysa şimdi konuşma ve çözüm üretme zamanıdır aslında. Bu ülkenin kanaat önderleri, aydınları, yazarları ve bu sorunu dert edinen bütün kesimlerinin seslerini yükseltmeleri, kanaatimce yapabilecekleri en hayırlı işlerden olacaktır.

Sessiz kalmak, Kürt sorunu yok, sorun çözüldü demekle sorun çözülmüş olmamaktadır. Gözlerimizi kapatmakla güneşin aydınlığını yok edemeyiz. Bu sorunun çözülmesi ile Türkiye’de yaşayan herkes kazanacak, devam etmesinden ise herkes zarar görecektir. Bu zarar yalnızca siyasi arena ile kalmamaktadır nitekim. Toplumsal huzur ve bilhassa ülkenin ekonomisi de bu çözümsüzlükten nasibini almaktadır. Sürecin akamete uğramasından yalnızca Kürt halkı değil; ülkenin bütün insanları zarar görmektedir. Sadece silaha verilen para ve bu uğurda yapılan diğer askeri harcamalar dahi Türkiye’de yaşayan herkesi biraz daha fakirleştirmektedir.

Benzer bir sorunun yaşandığı Filipinler’de hükümet ile Moro İslami Kurtuluş Cephesi arasında arabulucu olan DawidGorman’ı dinleyelim. Onun anlatımı ile 2008 Ağustos’unda Filipinler’de hükümet ile Moro İslami Kurtuluş Cephesi çatışmaları sonlandırmak için mutabakata vardılar. Ancak Yüksek Mahkeme, iki vali tarafından yapılan başvuru üzerine uzlaşma metnini askıya aldı. Bunun üzerine çatışmalar yeniden başladı ve binlerce insan öldürüldü, 750 binden fazla insan ise yerinden edildi. Gorman, Filipinler’de en fazla mesaiyi bu dönemde harcadıklarını, şiddetlenen çatışmaları dindirmek için eskisinden daha yoğun bir çalışma içine girdiklerinin altını çizdi.

KÜRTLER NE İSTİYOR?

Kürtlerin isteklerini birkaç madde halinde yazalım ve Medine Sözleşmesi ile tekid edelim. Öncelikle her Kürt bireyin istediği en öncelikli konu Anayasa’nın değişmesidir. Peki neden?

Eğitimin bütün aşamalarında Kürtçenin kullanılması her Kürt bireyin isteğidir. Anayasanın 42. maddesi; 'Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez' buna engeldir.

Kürtçenin kamusal alanda kullanılmasını her Kürt istemektedir. Kamusal alanda kullanılan dil gelişir ve zenginleşir, kullanılmayan dil ise zayıflar ve günün birinde yok olur. Müslüman bir yönetici Allah’ın yarattığı bir dilin yok olmasına nasıl sebebiyet verebilir? Yöneticiye düşen bu dilin zenginleşmesine katkıda bulunmaktır.

Anayasanın 66.maddesi, "Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk’tür" demektedir. Kürtlerin varlığını inkâr eden bu maddenin değişmesiyle Kürt kimliği anayasal güvenceye kavuşturulabilecektir. Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır şeklinde değiştirilebilmelidir.

Köy, kent isimlerinin değiştirilmesi yani aslına döndürülmesi ise şimdiye kadar devam eden bir zulmün ve yaşanan bir mağduriyetin ortadan kaldırılmasıdır. Bulgaristan’da Türklere yönelik benzer uygulamalar yapıldığı zamanda karşı çıkıldığı gibi şimdi de Türkiye’deki bu uygulamalara karşı çıkılmalıdır.

Doğuştan verilen hakların kullanılması yasaklandığı zaman mağdur olan toplumsal kesim, mutlaka buna tepki gösterecektir. İnsanlar baskı altına alınabilir ama düşünceler alınamaz. Baskı dönemlerinde bu düşünceler daha da gelişir. Hukuk devletinde temel haklar ancak Anayasa ve kanunlar ile güvence altına alınabilir. Siyasetçilerin ve yöneticilerin teminatıyla haklar güvence altına alınmaz.

Medine sözleşmesi ile tüm bu haklar güvence altına alınmıştır. 29. maddeden 36. maddeye kadar haklar açısından herkesin birbirine eşit olduğu vurgulanmış; kabilelerinin adları tek tek zikredilerek bir boşluğa ve mağduriyete meydan verilmemiştir. Sözleşme ile inanç ve fikir özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Sözleşme metninden çok hukuklu bir sistemin uygulandığı açık ve nettir. Herkesin dini kendinedir denilerek inanç özgürlüğü sözleşmeyle garanti altına alınmıştır.

Medine Vesikası, gerçekçi bir sosyal anlayışa sahip siyasi bir sözleşmedir. Toplumun tek bir kesiminin üstünlüğüne dayalı bir anlayış barış ortamını kuramayacağından,Medine’de sözleşmeyle toplumun bütün kesimlerinin eşit derecede söz sahibi olduğu katılımcı ve sivil bir siyasi yönetim oluşturulmuştur.

Sonuç olarak Medine Vesikası, Kürt sorununun çözümüne dair birçok fikir ve öneriye sahiptir. Bizlere, farklı dini, etnik, ahlaki, felsefî ve kültürel inanca sahip kişi ve grupların, hukuk ve çoğulculuk temelinde bir araya gelip yeni bir sosyal yapı oluşturabileceğini gösteren önemli bir deneyimdir. Yine göstermiştir ki sosyal ve siyasal yapının kapsayıcı olması, toplumdaki bütün kesimlerin eşit şekilde var kabul edilmesi ve söz hakkına sahip olması hayati bir ihtiyaçtır ve bu ihtiyacın giderilmemesi toplumsal barışın önündeki en büyük engeldir. Herkesin hak ve özgürlüklerinin hukukî korumaya alınması ve insanların farklılıklarına saygı gösterilmesi gerekmektedir. Bir tarafın egemenliğini bütün topluma dayatarak herkesi homojenleştirmeyi amaçlayan, farklılıkları inkâr eden bir anlayış, barış yerine sadece şiddet ve çatışma üretir. Sayısı, dini yahut etnik kimliği ne olursa olsun hiç kimse, bir diğerinin ötekisi değildir. İnsanın ötekisi farklı olan insan değil; yalnızca zalimlerdir.

İslam Peygamberi de evrensel anlamdaki bu kardeşliğe vurgu yaparak Veda hutbesinde bütün insanlığa şöyle seslenmiştir; “Ey insanlar! Şunu bilin ki Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Bundan dolayı ne Arap’ın Acem'e (Arap olmayana), ne de Acem'in Arap’a, ne beyazın siyaha, ne de siyahın beyaza, takva dışında herhangi bir üstünlüğü yoktur. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız.  Âdem ise topraktandır.”




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —