Maḳāsıdî din yorumu neden başarılı olamadı?

Mustafa Çağrıcı, karar.com’da “Maḳāsıdî din yorumu neden başarılı olamadı?” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Maḳāsıdî din yorumu neden başarılı olamadı?

Maḳāsıdî din ve Kur’an yorumuna göre: (1) Dinî metin, doğal olarak bir tarihsel, sosyolojik ve kültürel gerçeklik ortamında oluşur. (2) Metin kaçınılmaz olarak o bağlamsal dili kullanırken, esasında o dilin ifade ettiği literal/lügavî/zahirî (dışsal) anlamın ötesinde, temel iyilik ve yararları (mesâlih) gerçekleştirmeyi amaçlar. İşte dinin bu temel-evrensel amaçlarına maḳāsıd denir.

Daha önceki üç yazımda maḳāsıdı esas alan din ve Kur’an yorumunun, “İslam kaynaklarını (Kur’an ve hadisleri), gözettiği temel gayeleri merkeze alarak yorumlama” anlamında kullanıldığını belirtmiş, bu konu etrafında bilgiler sunmuştum. Bu yazımda ise konunun önceki yazılarımda eksik kalan bir yönü hakkındaki tespitlerimi bilgi ve takdirlerinize sunacağım.

***

Hz. Peygamber’den sonra Sahâbe’nin gerçekleştirdiği büyük dinamizm, sosyal, ekonomik, hukukî vb. alanlardaki şartların hızla değişmesine, yeni sorunların ve ihtiyaçların ortaya çıkmasına yol açmıştı. Bu durum ise Sahâbe arasından yetkili ve sorumlu konumda olanların, Peygamber dönemindeki tecrübeden de yararlanarak, Kur’an’ı hedeflediği temel iyilik ve yararlar (mesâlih ve maḳāsıd) ışığında yorumlamalarını gerekli kılmıştır. Önceki bir yazımda bunun bazı örneklerinden bahsetmiştim.

Sahâbe ileri gelenleri, hem şartların ve ihtiyaçların değiştiği gerekçesine (illet) dayanarak yeni hükümler benimsediler hem de bunları uyguladılar. Üstelik vahiy ortamının canlı şahitleri olan Sahâbe toplumundan, ayet ve hadislerin lafzî anlamları yerine, temel hedef ve amaçlarını (maḳâsıd) esas alan bu yorum ve uygulamalara karşı kalıcı bir itiraz da gelmedi. İhtilaflar siyasetle ilgiliydi.

Fakat ilerleyen zamanlarda maḳāsıdcı yaklaşımın daha da geliştirilmesi gerekirken tam tersi olmuş; bu gerçekçi ve makul yaklaşımın yerini, lafızcı/literal anlama yöntemi almıştır. Sonraki asırlarda 4./10. yüzyıldan başlayan bazı maḳāsıdcı çalışmalar yapılmışsa da bu seyrek çalışmalar günümüze kadar başarılı olamamıştır. Şahsen bu başarısızlığın başlıca sebeplerini şu iki notada topluyorum:

1- Amaç eksenli din yorumunu savunanların bunun için ortak ilkeler geliştirememiş olmaları

Bu ilim ve fikir insanları, savundukları yöntemin hem dinin aslî kaynaklarına sadık kalacak hem de toplumsal dönüşüm, yenileşme ve gelişmeyi sağlayacak, bu konularda toplumlara ve uygulayıcılara güven verecek mahiyette ortak ilkeler yerleştiremediler. Bu yüzden lafızcı-zâhirci kesimler, amaç eksenli din yorumunun bir metot disiplininden yoksun bulunduğunu; bireysel, izafî, hatta keyfî yorum tarzı olduğunu ve sonuçta dini tahrip etme riski taşıdığını savundular.

2- Lafızcı-zâhirci Kur’an ve din yorumunu savunanların popülist gücü

Belirttiğim başarısızlığın önemli sebeplerinden biri de lafızcı-zâhirci koyu muhafazakârların, “Aman ulemanın naslardan çıkardıkları hükümlerden şaşmayın; yoksa din elden gider!” anlamına gelen telkin ve tehditleridir. Nitekim Gazâlî, zamanımıza kadar kullanılan maḳāsıd şemasını ilk ortaya koyan âlim olduğu halde, maḳâsıdı gözeterek içtihatta bulunmanın bir türü olan Hanefîlerin istihsân ilkesini el-Müstaṣfâ adlı eserinde şiddetle eleştirmiştir. Çünkü –kanaatime göre- Gazâlî’nin ve diğer maḳāsıdcı Şâfiîlerin derdi, yeni ihtiyaçlara göre dinin genel amacına uygun yeni hükümler üretmek değildi; amaçları, dindeki zâhirî hükümlerin, aranan fayda ve hikmetleri zaten içerdiğini ispatlamaktı.

Bu tür görüş ve eleştiriler, olayların mahiyetini düşünüp kavramaktan uzak tutulmuş bulunan Müslüman toplumların, amaç eksenli Kur’an ve din yorumlarına şüpheyle bakmalarına yol açmıştır. Bu popülist telkinler, sorunların farkında olan ve dinî kaynakları insan aklının ve vicdanının onayladığı evrensel İslâmî-insanî iyilik ve yararlar açısından anlamaya/anlatmaya çalışan ilim ve fikir insanlarıyla yönetici kesimler üzerinde ise sürekli bir baskı oluşturmuştur. Günümüzde de “modernist, tarihselci, Ehl-i sünnet düşmanı gibi yaftalamalarla bu baskılar devam etmektedir.

Velhasıl, gelinen noktada, dini koruma retoriği ile sürdürülen bu dışlayıcı tavır, –sözde İslâmî aşırı lafızcı/Selefî terör örgütlerinin de muazzam katkısıyla- insanları dinden uzaklaştıran en büyük yıkım aracı haline gelmiştir.

 

Kaynak: Farklı Bakış