Tarih: 21.09.2020 16:06

Marksizm ve Kemalizm

Facebook Twitter Linked-in

Gazeteci yazar Muray Belge Analiz Etti...

1963'te (20 yaşımda) Marksist olmaya karar vermiştim. Bunun her bakımdan zor olduğunu biliyordum. Böyle düşünmeyi öğrenmenin de güçlükleri vardı, Marksist olarak yaşamanın da. Resmi ideolojiye kapılanmadan yaşamanın tehlikelerinin farkındaydım. Demokratik bir rejimde yaşamadığımız belliydi.

Bu yıllarda Atatürkçülük de ses çıkaran toplumun çok gözde ideolojisiydi ama o cenahta bir kavga potansiyeli biçimleniyordu. Henüz böyle bir terminoloji yoktu ama sonradan "sağ" ve "sol" demek durumunda kalacağımız ayrım göze batmaya başlamıştı. Bunda şüphesiz 27 Mayıs'ın etkisi vardı. "Atatürkçü Türkiye", 1950'de, kendisi kadar "Atatürkçü" olmadığını düşündüğü Demokrat Parti'den (DP) iktidarı bir darbeyle geri almıştı. Ama ardından yapılan seçimde DP taraftarlarının ciddi yekun tuttuğunu gösteren sayılarla karşılaşmıştık. Ben 27 Mayıs'ı izleyen yaz içinde bu olayı fazla göklere çıkarmamam gerektiğini gösteren olgularla karşılaşmıştım. "Atatürkçü" olmaya gelince, her "Türk Çocuğu" gibi ben de öyle olmak üzere yetiştirilmiştim ve buna bir itirazım yoktu.

Ama Redhouse kitabevinde bulduğum İngilizce Marx kitaplarını zevkle okumuş ve kararını vermiş bir "genç" olarak, iki ideolojinin bağdaşmayacağını da görmeye başlamıştım. En temel, dolayısıyla en basit düzeyden başlarsak, Marksizm emeğin kurtuluşu ve özenen Komünist toplumun kuruluşu için varolan burjuva devletinin yıkılması gerektiğini söylüyordu. Benim buna bir itirazım yoktu. Kemalizm ise Cumhuriyet devletinin kurucu ideolojisiydi ve bu devletten vazgeçmeye hiç niyeti yoktu. Bu devletin nasıl işletilmesi gerektiğine (özellikle kimin işletmesi gerektiğine) dair kendi görüşü vardı ve Demokrat Parti'nin bunu yapmadığını ileri sürüyordu. Ama bu görüşü "sosyalizm" denen yere ulaşmak gibi bir kaygı taşımıyordu.

Cumhuriyet'in kırkıncı yıldönümüne yaklaşıyorduk ve bu kırk yıl içinde her şeyden önce komünizme karşı bizi koruma altına almıştı Kemalist devlet. Yani bir şeyler görmüş ve denemiştik ama "sol" bizim için soyut bir kavramdı. 27 Mayıs anayasasının sağladığı görece özgür ortamda birçok insan bu "bilinmeyen"e yöneldi. Birdenbire intelicentsiyanın önemli bir kesimi "solcu" oldu. "Aniden" olmuş bir şeyden söz ediyorum. "Ani" çok zaman bir acelecilik dozu içerir. Bu sola yönelme akımında acelecilik fazlasıyla vardı. Okumadan, öğrenmeden dogmatik bir bağlılık Türkiye'de yadırganacak bir şey değil.

Türkiye kadar eski bir "Türk Sağı" da vardı elbet. Sol, belirli bir ölçüde "korunma" içgüdüsüyle "Atatürkçü" bir söylem tutturuyordu. Yıllar sonra, sıkıyönetimde yargılanırken, "Ben Marksist-Leninist'im. Aynı zamanda tavizsiz bir Atatürkçü'yüm" sorgularını hâlâ hatırlarım.

Ama bundan daha etkili olan bir "Yön" fikriyatı vardı. "Yön"ü yayımlayan Doğan Avcıoğlu Marksist değildi, ama "Marxian" bir yaklaşımı olduğu söylenebilirdi (buna "Marx'gil" diyenler var). Hedefi "sınıfsız komünist toplum" değil, "kapitalist olmayan yol"dan giderek varılacak, sosyal adalete daha çok yer veren bir toplum biçimiydi. Bunun Türkiye halkının vereceği oylarla mümkün olmayacağını düşünüyordu. Bu, 27 Mayıs tarzında, ama 27 Mayıs gibi yolun yarısında ipin ucunu bırakmayan, 27 Mayıs gibi hazırlıksız olmayan bir darbeyle mümkün olurdu. Şu halde şimdi (özellikle genç) subayları buna ikna eden bir yayını başlatmak gerekiyordu. Bu genç subayları ikna etmenin en sağlam yolu da Atatürkçü olmanın bunu gerektirdiğini anlatmaktı. Ancak Avcıoğlu'nun Makyavelist bir plan çerçevesinde böyle yaptığı söylenemez. Bunun böyle olduğuna kendisi de içtenlikle inanıyordu.

Bu işlerin ortasında bir gün İsmet İnönü "Ortanın solundayız" sözünü telaffuz ediverdi. Kısa zamanda "ortanın solu" uluslararası siyaset sözlüğünün "Sosyal-Demokrat"ı olarak anlaşılır oldu. İktidarı boyunca her türlü "sol" tavrı yasaklamış olan CHP meğerse sosyal-demokratmış. Bu da varolan karmaşayı "kargaşa"ya dönüştürmeye yarayan bir katkı oldu.

1965'te yapılan seçimde Türkiye İşçi Partisi meclise 15 kişi seçtirmeyi başardı. Bu "başarı"nın büyük kısmı o seçimde geçerli olan "milli bakiye" sistemine aittir ama TİP'in burada önemli bir payı olduğu yoksanamaz. İşler gitmesi gerektiği gibi gidebilse bu oylarda (yüzde üç civarında) düzenli bir artış olmasını bekleyebilirdik.

Ama işler yolunda gitmedi. Tökezlemelerden biri "eski sol" ile TİP'in aralarının açılmasıydı. Partinin kuruluşundan beri bu iki kesim iyi geçinmeye özen göstermişti. "Eski sol" kendisi bölünüktü. Baştimar hapisten çıkınca Sovyetler'e doğru yollanmış ve Türkiye Komünüst Partisi'nin başına geçmişti. Partinin üye sayısı adındaki harflerin toplamı kadar var mıydı o aşamada, bilinmez, ama SSCB'nin tanıdığı parti buydu. Türkiye'de kalanlar ise sözcü, temsilci olarak Mihri Belli'yi seçmişlerdi. Elimizde belge, kanıt yok ama öyle görünüyor ki bu kesim, seçim başarısından sonra TİP yöneticilerinin onları silmek istediği, unutturmak istediği yolunda bir kanı geliştirdiler. Bu sırada "Yön" ilk kez TİP'i eleştirmeye başlamıştı. Gereçe, TİP'in "seçimist" tavrıydı. Avcıoğlu, "Burada bunu yapacak işçi sınıfı yok" diyordu. Mihri Belli E. Tüfekçi takma adıyla (yani "eski tüfek") ona katıldı. Daha çok "Çin" kokusu veren bir "Milli Demokratik Devrim" stratejisiyle ortaya çıktı. Bir süre sonra "Türk Solu" dergisi yayına başladı. Bu ayrışma TİP'in 1967 Malatya kongresine damgasını vurdu. Birçok kişi partiden ihraç edildi ve bu "kanama" bitmedi. 1969 seçiminde TİP sadece iki milletvekili çıkarabildi.

Mihri Belli'ye göre bu "milli demokratik devrim"i Mustafa Kemal neredeyse başarmıştı. Ama büyük önderlerin "etrafı kötü" olur. Birileri tamamlanmasını engelledi ve İnönü de seçim saçmalığına kapılarak iktidarı "karşı-devrim"in eline teslim etti. Şimdi yapılacak iş, yarım kalan işi tamamlamaktı. "Sosyalist Parti" için daha erkendi. MDD vuku bulup Türkiye "tam bağımsız ve gerçekten demokratik" olunca parti de kurulur ve sosyalist devrim mücadelesine girişilirdi.

Bu milli demokratik devrimi de son analizde proletarya ile yoksul halk yapacaktı ama "millici" subaylara epey iş düşüyordu (doğru konuşmak gerekirse işin tamamı onların sırtındaydı). Millici subaylar aynı zamanda kalkınmacıydı (Atatürk'ün "muasır medeniyet seviyesi). Onun için, onları ajite edecek bir geri kalmışlık resmi çizmek yararlı olurdu. Bu, bütün bir "komprador" edebiyatına yol açtı. İthal ikamesi yöntemiyle ciddi sanayileşme sürecine giren Türkiye' de "montaj ve ambalaj sanayii" olduğu söylendi.

Uzatmayayım, yazmıştım zaten. Marksist olma yolunu seçmiş gençlik üzerinde Mihri Belli (bir komünizm emektarı olarak) Doğan Avcıoğlu'ndan çok daha etkiliydi. Böylece Atatürk Marksist söylemin ortasındaki yerini pekiştirmiş oldu. Söylem bir yana, Marksist politika Kemalizm'e sıkı sıkı bağlanmıştı. Deniz Gezmiş'in Mustafa Kemalciliği, Mahir Çayan'ın sol Kemalizm'le ittifak stratejisi bunun sonucudur. Marksist örgütlenmelerin kadrolarını oluşturan gençlerin ezici çoğunluğu Marksist oluncaya kadar Atatürkçü olagelmişlerdi. İçlerinde "halktan" diyebileceklerimiz sayıca azdı. Çoğu DP iktidarından sonra CHP dönemindeki prestijini kaybeden okuryazar küçük burjuvaziden geliyordu (kaybedileni Marksistler olarak geri almanın bütün bu harekette oynadığı rol çok gerekli olduğu halde incelenmemiş bir konudur). Politzer'den öğrenilmiş bir "Marksizm"le, "Bir altyapı vardır, bir de üstyapı"dan ileriye geçemeyen bir "tarih yöntemiyle, varılacak fazla yer yoktu.

Gene de, 12 Mart hapisanelerinde, oldukça yaygın deyim "provokasyona geldik" sözüydü. Buna çeşitli anlamlar verilebilir, ama en yaygın olanı, yeni bir darbeyle iktidarı almak ve bu sefer onu bırakmamak niyetiyle çalışan çoğu asker, bir kısmı sivil kadrolar tarafından kullanılmış olmaktı.

Sonra yıllar geçti, yıllarla birlikte 12 Eylül silindiri toplumun üstünden geçti.

Bugün gene Marksizm'le (Marksizm kaldıysa eğer) Kemalizm'in ilişkisinin ne olduğu belli değil.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —