Makâsıdî din yorumu için sorumluluklarımız

Mustafa Çağrıcı, karar.com’da “Makâsıdî din yorumu için sorumluluklarımız” başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Makâsıdî din yorumu için sorumluluklarımız

Makâsıdî yorum anlayışına göre Allah’ın muradı ve hikmeti, lafızlar içine koyduğu mana ve maksududur. Şunu bilmeliyiz ki, Allah’ın, Kitabı ve Elçisi vasıtasıyla ortaya koyduğu din, nihai planda varlıklar âleminin zararına olacak bir eylemle insanları yükümlü kılmaz. Bu, hem dinimizin hem akıl ve vicdanımızın hem de tecrübelerimizin bize öğrettiği apaçık bir hakikattir. Şu halde Kur’an’ın, Peygamber’in ve İslam’ın, en kapsamlı ve en temel amacı, bizim canlı-cansız tabiata, bütün insanlığa, bütün Müslümanlara, her bir insan ferdine ve her bir Müslüman ferdine olabildiğince yararlı olacak işler (mesâlih) yapmamızdır. Bu temel amaç ilke olarak kabul edilince, artık ona uymayan hiçbir yorum doğru ve geçerli sayılmayacaktır.

Bir örnek verelim: Kur’an ve Sünnetten beslenen kaynaklarda da belirtildiği üzere, “insanlık” düzeyinde en üst yarar (maslaha), dolayısıyla en üst değer insan haklarıdır (İslâmî kültürde hakk-ı âdemî, hukuk-ı ibâd). Bu hakların en uygun şekilde gözetilip, Hz. Peygamber’in kategorik ifadesiyle, “her hak sahibine hakkının verilmesi” ise adalet’tir. Evrensel adaletin en ileri aşaması ve hatta şartı, insana ve insanlığa sağlanacak yararların doğaya, çevreye, küresel varlık düzenine zarar vermemesidir. Çünkü –Kur’an’ın da birkaç kez bildirdiği gibi- insan yeryüzünde “halife” olsun diye orada var edilmiştir (Bakara 2/30); var edilişinin en ileri amacı ise “yeryüzünün imarı”dır (Hûd 11/61).

Buna göre, söz gelimi, atmosfere sera gazı salınımının normalin üstüne çıkmasına sebep olan bazı ürünlerin üretimi, kullanımı insanlar için faydalı olabilir. Fakat bunlar doğal dengenin bozulmasına, bazı canlı türlerinin yok olmasına; şimdiki ve/veya gelecekteki canlıların ve insanlığın bazı nimetlerden yoksun kalmalarına, kısaca –Kur’an’ın ifadesiyle- “insan eliyle karaların-denizlerin (ve atmosferin) fesada uğraması”na yol açıyor. Bu durumda makâsıdî tefsir anlayışına göre, bu sonuçları doğuran yatırım, üretim ve tüketimler Kur’an’ın, Peygamber’in, İslam’ın öğretisiyle bağdaşmaz ve sınırlandırılması veya yasaklanması gerekir.

Başka bir örnek: Hz. Peygamber zamanında besin türlerinin ve miktarlarının hayli sınırlı olduğu Hicaz bölgesinde yaşayan Müslümanlara, ihramlı değilken avlanmak Kur’ân-ı Kerîm’de serbest bırakılmıştır (Mâide 5/1-2, 94-96). Ancak avlanma araçları ve tekniklerinin son derece geliştiği günümüzde, doğal hayatın korunması gibi zorunlu gerekçelerle avlanmanın kısıtlanması veya tümüyle yasaklanması, makâsıdî yorum bakımından Kur’an’ın da bir gereği olarak görülmelidir.

Ulemasıyla, halklarıyla İslam ümmeti olarak temel dinî kaynaklarımızı böyle bir makâsıdî anlayışla okumak ve yorumlamak, bu yorumun ilkelerini tespit etmek, o ilkelerde uzlaşıp uygulamak zorundayız. Bunun şimdiye kadar olmaması, imkânsızlığından değildir. Sorun şu ki, birçok ayete göre Allah’ın doğruluk rehberi, rahmet ve şifa olsun diye gönderdiği bu Kur’an, bu din yüzyıllarca giderek ağırlaşan bir şekilde, nesnel dünyadaki olabilirliğine bakmadan, sadece zâhirî ve lafzî manasıyla anlaşıldı ve anlatıldı. Ulema, zâhirci/lafızcı okumadan geri adım atmayı adeta onur meselesi yaptı. Sonunda Allah’ın “rahmet dini” ümmet için giderek zahmet dini haline getirildi.

Biz hocalardan ses seda çıkmayınca bazı siyasilerimiz milleti topyekûn bir tövbeye davet ediyorlar; yerden göğe kadar da haklılar. Ama ben herkesten önce, tuttukları yeri kaybetme kaygısı taşıdıkları anlaşılan din âlimlerimizi, ilâhiyatçılarımızı, hoca olarak nam salan herkesi tövbeye davet ediyorum. Artık sıkıntıları dünyanın öbür ucundan hissedilen bu lafızcı/şekilci anlayışta direndiğimiz, dini ve dindarı nefes alamaz hale getirdiğimiz için önce biz tövbe etmeliyiz.

***

Görüyoruz ki, doğusuyla-batısıyla, Müslüman olanıyla-olmayanıyla bütün dünyanın bugün İslam’ın, Kur’an’ın berrak ışığıyla (Nisâ 4/174) aydınlanmaya her zamankinden daha çok ihtiyacı var. Ama zâhirci/lafızcı yorumlarımızla onları bu aydınlanmadan biz mahrum bıraktık. Şimdi tarihî yanlışlarımızdan tövbe edip, Allah’ın Kur’an’daki “esenlik yurduna davet”ini (Yunus 10/25) insanlığa taşıyabiliriz, taşımalıyız. İşte o zaman sayısı binleri aşan imam-hatip okullarının, 100’ün üstündeki ilâhiyat fakültelerinin, ülkemiz ve dünyadaki benzer kurumların bu ümmet, bu insanlık, hatta bu evren için söyleyecekleri anlamlı sözleri, paha biçilmez hizmetleri olacaktır.

 

Kaynak: Farklı Bakış