Lozan Nedir?

Mehmet Alkış Yazd;

Lozan Nedir?

Batı’nın Rönesansla başlayan ve dini, toplum hayatının çıkaran sekülerleşme Fransız Devrimi sonrası modernleşme adıyla tüm dünyayı etkisi altına aldı. Çok yönlü bir gerileme içinde olan Müslüman dünya da çareyi esen bu rüzgârın estiği yönde aramaya başladı. Osmanlı bu yöndeki hazırlıkları Islahat, Tanzimat, Meşrutiyet dönemlerinden geçerek ilerletti. Yeni fikirler daha çok taraftar buluyor ve zemin giderek sistemi değiştirmeye uygun hale geliyordu. Bu sırada küresel sömürgeciliği yaygınlaştırmış olan Batı, fiili ve kapsamlı paylaşımı gerçekleştirmek üzere Birinci dünya Savaşını çıkardı.

Bu savaşın en önemli sonucu yeryüzündeki Müslümanları temsil eden Osmanlı devletinin dağılmasıdır. Osmanlı’nın kontrolü altında olan topraklarda Avrupa devletleri arasında paylaşılan elliyi aşkın sömürge devlet kuruldu. Osmanlının merkezi toprakları üzerinde kurulmuş olması bakımından birçok yönden daha önemli olan Türkiye de bu devletlerden biridir.

Önce Sevr anlaşmasıyla Osmanlının tümüyle ortadan kaldırılması, sonra yerine Türkiye adıyla bir ulus devletin kurulması öngörüldü. Burada dikkatten kaçmaması gereken, hazırlık aşamalarında kurtuluşu Batılılaşmada/Modernleşmede gören aydın ve yönetici elitin ülke yönetiminde söz sahibi haline gelmiş olmasıdır. Fransız Devrimi sonrasında, Hristiyan unsurlar başta olmak üzere Müslümanlar arasında da ayrılıkçılığa, düşmanlığa ve çatışmalara gerekçe üreten milliyetçiliğin yayılması bütün dengelerin altüst olmasına yol açtı. Nitekim bu zihinle hareket eden İttihat ve Terakki, Osmanlı’nın dağılmasında dış odaklardan daha fazla rol sahibidir.

Unutulmaması gereken bir husus da karar süreçlerinde inisiyatifin, iradenin ve yönlendirme gücünün tümüyle Avrupalı devletlerin eline geçmiş olmasıdır.

Şimdi bu genel çerçeveyi gözden kaçırmadan Lozan’a nasıl gelindiğini anlamaya çalışalım:

Birinci Paylaşım Savaşı sonunda 22 milyon kilometre kareye sahip olan Osmanlı devletinin elinde ağırlıklı olarak Türklerle Kürtlerin yaşadığı topraklar kalmıştı. Avrupa devletleri, yaklaşık olarak onda bir oranındaki bu toprakların birçok yöresini de ayrıca işgal etmekteydiler. Hiç kuşku yok ki; bunların en önemlisi, halife/Sultanın başında bulunduğu yönetim merkezi olan İstanbul’un İngilizlerin başını çektiği devletler tarafından işgal edilmesidir. (13 Kasım 1918’de başlayan işgal, 23 Ağustos 1923’te Türkiye’nin Lozan’ı onaylamasından kırk gün sonra 4 Ekim 1923’te çatışmasız sonlandırılmıştır.)

İşgal karşısında devlet adına Vahdettin’in onayıyla bulunan çare, Misakı Milli[1] sınırları içindeki topraklarda[2] bir mücadele başlatmaktı. Bunun için Mustafa Kemal tam yetkili olarak görevlendirildi. Samsun’da başlayan çalışmalar, sırasıyla; Amasya, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi, Amasya Görüşmeleri ve 23 Nisan 1920’de Meclisin kurulmasıyla devam etti. Bu süreçle ilgili en önemli belge, kuruluşundan bir gün sonra Mustafa Kemal tarafından Mecliste yapılan detaylı konuşmadır.[3] Elde kalan merkezi topraklarda Osmanlı devletinin yaşatılması başlıca amaç olarak bu konuşmada defalarca vurgulanmıştır. Türkiye adıyla bir ulus devlet kurulması hiçbir şekilde söz konusu edilmemiştir. Kongrelerde alınan kararlarda ve çeşitli açıklamalarda da sık sık vurgulanan bu husus, ayrıca Hiyaneti Vataniye Kanunu, Nisabı Müzakere Kanunu ve 1921 Anayasası ile yasal güvence altına alınmıştır.

Hıyanet-i Vataniye Kanunu Madde 1:” Yüce Hilafet ve Saltanat makamı ve Osmanlı Devleti’ni yabancıların elinden kurtarma ve saldırıları savmak amacına yönelik olarak oluşturulan Büyük Millet Meclisi’nin meşruiyetine isyanı içeren sözle veya eylemle veya yayın yoluyla muhalefet veya bozgunculukta bulunan kimseler vatan haini sayılır.”

Nisabı müzakere kanunu Madde 1: Büyük Millet Meclisi, hilafet ve saltanatın, vatan ve milletin kurtarılması ve milletin bağımsızlığının sağlanmasından ibaret olan gayesine ulaşıncaya kadar aşağıdaki şartlar çerçevesinde aralıksız toplanır.”

Meclisin aldığı kararlar doğrultusunda o günün ifadesiyle “Müslüman Ahali”, Mustafa Kemal’in komutasında Avrupa Devletlerinin isteği ve onayıyla Anadolu’yu işgal eden Yunanistan’a karşı çeşitli cephelerde savaş yürüttü. İzmir’in geri alınmasıyla kazanılan savaş 9 Eylül 1922’de sona erdi.

Ateşkes, resmen 11 Ekim 1922’de Mudanya’da yapılan anlaşma ile yürürlüğe girmiştir. Bunun ardından 27 Ekim 1922’de İtilaf Devletleri hem Ankara hem İstanbul hükümetini 13 Kasım 1922’de yapılması planlanan Lozan barış görüşmelerine davet etti[4]. Bu davetin iki hükümet arasında yol açtığı kriz, Saltanatın Kaldırılması ile sonuçlandı. Böylece Anakara hükümeti tek yetkili olarak görüşmelere katıldı. 

(Devam edecek)

 

[1] Mustafa Kemal Nutuk’ta Misakı Millinin güney sınırlarını şöyle belirlemişti: “Mütareke akdolunduğu gün ordularımız fiilen bu hatta hâkim bulunuyordu. Bu hudud İskenderun Körfezi cenubundan, Antakya’dan, Halep ile Katma İstasyonu arasında Cerablus Köprüsü cenubundan Fırat Nehri’ne mülaki olur. Oradan Deyrizor’a iner, sonra şarka uzanarak Musul, Kerkük, Süleymaniye’yi içine alır. Bu hudud ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt unsurlarının ikamet ettiği vatanımızın bölümlerini sınırlar.”

[2] Türklerin çoğunlukta olduğu Anadolu ile Kuzey Irak ve Kuzey Suriye dahil Kürt İlleri.

[3] TÜRK PARLAMENTO TARİHİ Milli Mücadele ve T.B.M.M. 1. dönem 1919 – 1923 CİLT: 1 FAHRİ ÇOKER,

https://mehmetalkis.com/lozan-yolunda-yaverlikten-dusmanliga/

[4] 27 Ekim 1922 tarihinde İngilizce, Fransızca ve İtalyanca verilen nota şöyledir: “24 Eylül 1922 tarihli notalarına ek ve Ankara Hükümeti’nin 4 Ekim 1922 tarihli notasına cevap olarak Büyük Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri Doğu’da harbe son verecek bir antlaşma yapmak amacıyla 13 Kasım 1922’de müzakereleri açmak için temsilcilerini Lozan’a göndermeye, Ankara Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni davetle şeref kazanırlar. Büyük Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri arasında, temsilcilerin tam yetkili olması ve fakat bu delegelerin ikiden fazla olmaması kararlaştırılmıştır.” Lozan Konferansı’nda Türkiye’yi Temsil Sorunu Prof. Dr. Temuçin Faik Ertan

 

Kaynak: Farklı Bakış