LİBERAL KAPİTALİZM VE TÜRKİYE VERSİYONUNA BİR BAKIŞ...

liberalizm´i, belki de onu, üstlendiği görev açısından "kapitalizmin ´kitlelere yönelik´ sırıtan yüzü´ olarak tanımlayabilirdik...

LİBERAL KAPİTALİZM VE TÜRKİYE VERSİYONUNA BİR BAKIŞ...

Sait ALİOĞLU ANALİZ ETTİ...

"Liberalizm; Bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler..."

Dünyayı ikinci kez paylaşım savaşından sonra, yine, sözde birbirinden başka ve farklı olduğu iddia edilen ideolojiler bağlamında çirt kutuplu dünya olgusu ve yaşanmışlığı ertesinde, küresel oyun kurucuların, bu kez küresel kapitalizmin daha da muhkemleşmesi, temellenmesi adına, sözde düşünce ve yaşam özgürlüğü adı altında ´insan hak ve özgürlüğü´nü öne çıkaran liberalist bir anlayış makes bulmuş, yerleşmiş ve ´kabul görmüş´tü.

Sahi liberalizm ne idi... Salt bir felsefî sistem mi, yoksa...

Burada, araya girip "Liberalizm nedir?" diye sorduğumuzda, buna, çıkış temeli açısından, sömürü olgusunun sarf-ı nazar edilerek, salt para kazanmaya ve insanın hayatını alabildiğince kolaylaştırann -kuşatan olmasındı sakın- kapitalizm´in insanlar tarafından kabul görmesinin ve de devamlılığının sürdürülmesi adına, ortaya konan felsefî bir temele irca edildiği söylenebilir ve öylece düşünülürdü. Ki bu tespit ve işlevsellik doğru olduğu kadar da eksitti haddizatında...

Eksikti çünkü, kapitalist işleyiş tarzında, hemen herkesin kadın, erkek ve hatta çocuk, işe koşulması, sokakta olması, tezgâh başında olması, üretim bandında adeta dönmesi gerekirdi bir defa...

Tabir yerinde ise, ´alanın da satanın da memnun(!)´ olduğu bir ortamda, sanayi devrimi ile start alan ve seküler batılı düşünce kalıbına uygun olarak oluşturulan ve ilerlemeci tarih ve toplum anlayışına uygunluk içerisinde ´steril´ bir hayat sürdürmenin adı, iktisadî sistemi olan kapitalizmin, insanlar tarafından kabul görmesi için, onun meşruiyeti, yani yasallığı açısından bir fikrî temele ´şiddetli´ bir ihtiyaç hasıl olmuştu.

Onun için, bu düşünsel form´a liberalizm denmişti. İşin esasında, temel esprisi, salt para kazanmaya, makam ve mevki sahibi olmaya yönelik, ´bırakın geçsinler, bırakın yapsınlar´ esprisine bağlı bir anlayış hakimdi. Yani anlayacağımız, kapitalist sistem dışında kalması, sistem ehli tarafından istenmeyen kitlelerin, özgürlük temalı kandırmaca bir felsefî ve düşünsel ağla avlanması murat edilmişti. Liberalizmde bunun için ortadaydı zaten..

O zaman liberalizm´i, belki de onu, üstlendiği görev açısından "kapitalizmin ´kitlelere yönelik´ sırıtan yüzü´ olarak tanımlayabilirdik...

Bu genel bakış açısını kendi gerçekliğimize vurduğumuzda, liberalizm, bir avuç akademisyen ve onları takip eden insanlar nezdinde, bir düşünce sistemi ve felsefî form olarak düşünülse dahi, ´ sözde ve de güya Kenan Evrengiller ve Özalgiller arasında vukubulduğu söylenen ve bir nevi kayıkçı kavgası görüntüsü veren bizce anlaşmalı olan- nizaya bakıp 12 Eylül ´askeri´ darbesinin temelinde var olan liberal eksenli küresel kapitalist oyunu gözden kaçırmamak gerekirdi.

Batıcı  ´korporasyon´(*) dönemi...

Kemalist oyun kurucuların, her ne kadar kendilerini, çoğu kez ´doğucu´ bir sarkaç içerisnde sunma numaralarına rağmen, baştan beri batıcı temelleri bulunan bir silsile içeriisnde, batıya hizmet ettiği bilinmekteydi.

Her konuda olduğu üzere, iktisadî alanda da batıcı olan Kemalistlerin, sadece zamanı ve zemini ıskalamadan, batının gelmiş olduğu noktayı takip ettiği ve onun kendi adına ihdas ettiği sistemi alıp kabul ettiği de bilinmekteydi.

Batıcı silsile içerisinde ilerleme sürerken, başta Kemalizmin ideoloğu olan Ziya Gökalp´in yine batıdan apartılan, adına ^korporasyon´ denen sistem ve benzerlerinin zamanla işe yaramadığı görülünce, iktisadî alanda belirgin bir gerilemenin yaşandığı da artık meçhulümüz değildi.

Sistem, var olan tıkanma ile iktisadî arenada muadilleri arasında bocalayarak epey zaman tüketmişti. Bir çıkış yolu aranıyordu. Zaten, baştan beridir de, her ne kadar Kemalistler Kemalizm adına sol takılıyor olsalar da, tercih ettikleri sistemin adı bal gibi kapitalizm´di.

Tek bir şartla ki o da, henüz kendi sermaye birikimini belli bir olgunluk seviyesine çıkarmamış bulunan sermaye sınıfından büyük oranda mahrumdu. Bu da, maksadın hasıl olması ve batıcı silsilenin devamı için, adına ´devlet kapitalizmi´ denilen türüne özgü bir sistem oluşturulmuştu.

Daha sonra ise, halk kesiminin sermaye sahibi olup işleyişe katılmalarını teminden ziyade, sistemi rahatlatacak boyutla, o da belli bir süre ve belli sınırlar içerisinde, halk kesiminden, laikleştirilmeleri şartıyla kapitalist sisteme dahil edilme düşüncesine kayıldığı görülecekti.

Böyle olunda, iktisadî alanda pür Kemalist söylem ve eylem, yani korporasyonel icraat yerini, bir başka kapitalist anlayışa bırakıyordu. Ki ta Özal dönemine kadar sürecek olan bu arayışi sonunda birtakım iç ve dış saikin marifetiyle terkisine soldan ve sağdan adam devşirme suretiyle liberal bir yörüngeye kayıyordu.

Özal aklı imdada yetişince...

Bir tevafuk olsa gerek, epey zamandır dünyayı kendi ellerinde tutan ´İngiliz Yahudi medeniyeti´nin kurucu ´insan´ ögelerinin liberalizm´in harekete geçirilmesi ile aynı döneme denk düşen ve büyük bir ihtimalle, aynı odak/lar tarafından, aynı zaman içerisinde öğütlenen darbeden tutun da birçok atraksiyon, bizde de 12 Eylül askeri harekâtı, yani darbesi olarak sahnelenmişti.

Yukarıda belirtmeye çalıştığımız ´niza, yani kavga´ yoktu, onun yerinde, ´bir taşla iki kuş vurma´ kurnazlığı Evren´le Özal´a tevdi edilmişti. Siz bakmayın Evren´in aşırı otoriter, ama saf ve salak rollere yattığına. Tamam, o kişi bir iktisatçı kadar işi bilemeyebilirdi, ama işi bilen birisinin önünü açmayı çok güzel icra etmişti. maksat ise, küresel kapitalist sisteme alabildiğine kapı aralamak, yol açmak ve onun yayılmasını sağlamaktı maksat...

Özalizm´in İngiliz versiyonu ve özelleştirmenin prototipi ...

Biz Özalizm´in, salt Türk insanı için, o da bir yanılsama eseri olarak, 12 Eylül öncesine oranla daha özgür, özgürlüğüne düşkün ortamların oluştuğu bir zaman diliminin tesisi için düşündüğümüzde büyük bir yanılgı içerisine düşmüş olurduk. Bu ifade olsa olsa, muhafazakâr, sinik, sönük ve yağdancılıkçı bir söylem olurdu ancak...

Bu düzen, batıda başlayan özelleştirme trendine uygun düşen, yerli gibi görünen, ama temelde batıcı, İngilizci ve dolayısıyla Amerikancı bir söylem olup, devletin elinde bulunan Kamu iktisadi işletmelerinin(KİT), yok pahasına, ya şeklen yerli olan, yerli gibi görünen sermaye sahipleri eliyle ya da bizzat küresel sermaye mensubu odaklara satılması, kurban edilmesi idi.

Siz bakmayın, şimdilerde de, şeker fabrikaları üzerinden dillendirilen ´kâr etmiyordu, bizde satmaya karar verdik´ kabilinden ve rasyonel gibi duran, ama hiç de rasyonel olmayan bir kafa yapısı içerisinde mütalaa edilebilecek bir sefilliği ele veriyordu.

Türkiye´de KİT´leirn, bir başka ülkede bilmem hangi kamu malının satımından, elden çıkarılmasından önce, prototip kabilinden, dünyada ilk özelleştirilen işletmenin, 1986 yılında, o da kendi ülkesinin, birçok özel işletmesinden daha çok  kâr getiren, getirdiği kayıtlarda bulunan demir yollarının yok pahasına küresel sermayeye, adeta haraç mezat satılması sonrasında, bu satışlar bizde de başlamıştı.

Öyle ki neredeyse her şeyi sattık, artık satılacak bir kamu işletmesi elimizde kalmamıştı.

Bunu da, hem seksenlerde ve hem de bu muhafazakâr iktidar döneminde, açık bir şekilde dile getirilmese de, artık var olan sınırların işlevini yitirdiğini, onların bir esprisinin kalmadığını, haddizatnda ´Ulusal´ devlet olmanın giderek anlamsızlaştığı düşüncesini alttan alta yayma suretiyle, batı dışı toplumları, küresel ´emperyalist´ batı karşısında´ sahipsiz, kanatsız ve güçsüz bırakıyordu.

Bu eylemi, birçok ülke, zaten baştan beri hem coğrafi, dinî ve kültürel açılardan batıda bulunduğundan ve hem de batıcı formatta olduğundan yapıyordu, bizim gibi ülkelerde de, yöneticilerimiz, farklı açılara sahip olmamıza rağmen, oluşan daralmayı aşmak, ya da küllî bir kurtuluşu batıda arayıp bulma ucuzculuğu psikolojisi içerisinde, batıda arıyorlardı.

Tamam var olan daralmayı aşmak için politikalar uygulanabilirdi, ama hem bunu yaparken kendinizi muhafazakâr *ki bu çoğu kez Müslümanlık olarak algılanabiliyordu- olarak addecektiniz, ama sonuçta ise, maksadınız sözde farklı olsa ve görünse de, sonuçta liberalizm üzerinden küresel çarka girip orada eriyecektiniz.

Ki bunun hesaba katıldığını öngörmekle birlikte, sonucunun, kısa günün kârı açısından ve o çark içerisinde, gerek yerel ve gerekse de küresel ölçekte hatırı sayılır bir nemalanma hadisesi vukubulacağından dolayı önemsenmedi, ciddiye alınmadığı ve gözardı edildiği söylenebilirdi.

Ki dünyada alabildiğine itibar sahibi olunacak, yerel ölçekte ise, modern dönemde, bizzat modernizmin temel esprisine koşut olarak, var olan devleti ayakta tutması için behemahal oluşturulması, işin mantığı ve felsefesi açısından oluşturulması gerekli görülen sermaye sınıfının ihdası mes´êlesi, büyük ve önemli bir amil olarak durmaktaydı.

Ki sermaye sınıfının da içerisinde bulunduğu bu saç ayağı, devleti oluşturan güç odaklarının belki de en etkili ve en önemlilerinden birisiydi.

Hatta çoğu kez, örneği her zaman olduğu üzere dünyada(özellikle de Amerika´da) ve ülkemizde, birçok güç odağı bir arada ve bir sermaye grubunun elinde bulunabiliyordu.

Çoğu kez sermaye grupları ile, başta, başı etkilemek ve ondan alınan, ya da onun üzerinde şu ya da bu açıdan kurulan güç karşılığında oluşturulup pekiştirilen güce dayalı olarak husüle getirilen ve doğrudan, sözde devlet adına, onun için halk katmanını manipüle eden algı operasyonlarının temellendiricisi olan troller bağlı bulunduğu medya grupları da zikredilmeyi elzem kılmaktaydı.

Kapitalizmin bekası adına birkaç liberal öbeğin hali ahvali üzerine...

Haklarını yemeyelim, Türkiyeli liberallerin önemli bir kısmı açısından olaya bakıldığında her ne kadar, gerek sol ve gerekse de birçok İslamcı çevre açısından, o da temelinde var olan ideolojik bağlaşıklığa koşut olarak kapitalizmden yana olmalarından hareketle eleştirilmekte olup, birde bunun yanında, çoğu kez görece baskı dönemlerinde sistem karşısında ´mağdur durumda bulunan´ Müslüman kitleyi, özgürlük vb. savlarla savundukları görülmekte idi.

Buna rağmen, liberallerin, genellikle Türkiye gibi bir ucu Kemalizm üzerinden batıya uzanan, bir ucuyla da doğuya, İslam´a uzanan bir ülke ve toplum görüntüsü karşısında, birçok ´yerli´ liberalin, Ak Parti döneminde, kendi ontolojilerinden kaynaklanan özgürlükçü söylemi bir kenara bırakıp, adeta endişeli modernist pozisyona sahip olduğu gözlemlenmektedir. Hatta birkaçı da Ak Parti karşısında Gülen cemaatine daha yakın durmayı denemişlerdi. Burada, sola kayan liberalleri de anmalıydık.

Gerçi sola kayan liberallerin çoğu, zaten sol çizgiden geliyordu. Diğer liberallerin önemli bir kısmı da ya milliyetçi, millici ve hatta İslâmî/İslâmcı çizgiden evrilme olup, çoğu kez kendilerini, ´manevî argümanlar üzerinden, o da ruhen rahatlama adına, en azından kültürel İslâm´a dayandırıyorlardı.

Birde bunun yanında, yine kendi batıcı tezlerini savunan, ama FETÖ belası karşısında Ak Parti iktidarının üzerinden ülkenin bekası adına, baskıcı ve yer yer totaliter eğilime dahil olan liberal tayfaları da görmekteydik.

Müslümanlar kendi iktisadî sistemlerini kurmadıkları, öteden beri süregelen kavram kargaşasını aşmadıkları ve kendi olmadıkları sürece, bu kapitalist anlayış artarak devam edecekti. Liberalizm´de bu sayede, üzerine yapışık bulunan özgürlükçü söylem adı altında, birtakım hak ve özgürlükler bağlamında Müslümanlara bir başka iktisadî sistemi çok gereksiz, külfetli ve hantal bulup propaganda edecekti.

Yani bizde, elimizde, avucumuzda, zihnimizde işe yarar, dişe dokunur bir şeyler olmadığından dolayı bu zokayı yutacaktık.

Yutana, yutmak isteyene, onda bir beis görmeyene ne diyebilirdik ki ama arayışa da devam derdik haddizatında...

_________________________________________________________

(*) Korporasyon bkz. a)https://ipfs.io/ipns/tr.wikipedia-on-ipfs.org/wiki/Korporatizm.html b) https://www.siyahgribeyaz.com/2011/07/turkiyede-korporatizm-uzerine-notlar.html 

_____________________

Not; Bu yazı, Özgün İrade dergisinin Nisan-2018(168.) sayısından yayımlanmış olup konunun önemine binaen, site ortamında da yayımlıyoruz....