Tarih: 17.02.2021 16:03

Kurucu İrade ile Dayatma Arasında Anayasa

Facebook Twitter Linked-in

Anayasa ile ilgili temel sorun, devletin kuruluşunda belirleyici olması gereken Toplumsal İradenin yok sayılarak dikkate alınmamasıdır. Dahası, savaşta düşman safında olanların önerdiği Ulus Devlet tezinin sahiplenilmesidir. Akıllara durgunluk veren bu çelişki ve tutarsızlık, iddia edildiğinin tersine; sorunların katlanmasına, büyümesine ve içinden çıkılmaz hal almasına yol açmıştır. 

Unutulmaması gereken süreci bir kez daha hatırlayalım:

Yaklaşık elli parçaya bölünmüş olan Osmanlı Devleti’nin; Türklerle Kürtlerin nüfusunun yoğun olduğu merkezi topraklarda varlığını sürdürebilmesi için planlanan hareketi yönetmek üzere Mustafa Kemal Paşa Anadolu’ya gönderildi. Amasya Tamimi, Erzurum Kongresi, Sivas Kongresi, Amasya Protokolleri ve Mustafa Kemal’in konuşmaları ile oluşan Kurucu Toplumsal İradeyi temsil etmek üzere Büyük Millet Meclisi kuruldu. 

Aynı meclisçe kabul edilen Hıyaneti Vataniye ve Nisabı Müzakere Kanunlarında ilan edilen bu iradenin amaç ve hedefi şu ifadelerle hükme bağlandı: “Büyük Millet Meclisi’nin gayesi, hilafet ve saltanatın, vatan ve milletin kurtarılması ve milletin bağımsızlığının sağlanmasıdır.” 

Toplumsal mutabakatın 1921 Anayasası ile güvenceye bağlanmasından sonra Türk, Kürt ve diğer unsurların topyekûn olağanüstü gayreti ile Kurtuluş Savaşı kazanıldı. 

Ancak savaşın hemen ardından; bütün sıkıntıları, emekleri, riskleri, bedelleri, feda edilen canları ve kazanımları anlamsızlaştıran, inanılmaz bir şey oldu: Savaştan sonra başlayan Lozan Barış Görüşmeleri sırasında yönetim, düşmanların tezlerini benimseyerek taraf değiştirdi ve garip bir şekilde oluşmasında önemli rol aldığı Kurucu Toplumsal İradenin karşısında yer aldı. 

Darbeyle dağıtılan Birinci Meclisin reddine karar verdiği Lozan’ı kabul etti. Türkiye Cumhuriyeti adıyla bir Seküler bir Ulus Devlet kuruldu. 

Tüm kurum ve kuruluşlarıyla İslam‘ın toplum hayatından koparılmasına karar verildi. Yaşadıkları topraklar üç devlet arasında pay edilen Kürtler ise, red ve inkara tabi tutuldu. 

Birinci Meclisin Feshi ile başlayan darbeler serisi ile korumaya alınan yeni devlet toplumsal iradeye rağmen silahların gölgesinde varlığını sürdüregeldi. 

O günden beri; sorunları çözme iddiasıyla pek çok kez atılan adımlar, yapılan anayasal ve yasal düzenlemeler, aslında topluma rağmen kurulu düzeni tahkim etmek için kullanıldı. Her defasında temel meseleler teğet geçildi. Sadece kurulu düzeni kalıcı hale getirmeye yönelik tedbirlere başvuruldu. Tabular oluşturularak her türlü değişimin önü adeta çelik duvarlarla örüldü. 

Başından beri Toplumsal İradenin ısrar ve kararlılıkla yok sayılmasına yönelik atılan birçok adım sorunların çözümüne değil, aksine daha da büyümesine yol açtı. 

Doğaldır ki; yüzyıllardır toplumları sömürgeleştirmekten başka hedefi olmayanların sunduğu reçeteler zehirli baldan farksız niteliktedir. Özgürlük, kardeşlik, eşitlik, adalet, vatan, millet, milliyetçilik, gelişme, ilerleme, insan hakları ve demokrasiyi bal gibi sunup aslında zehir enjekte ettiler. Büyüyen sorunlar bu gerçeği bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.

Hem emperyalizme karşı zafer kazanmaktan söz etmek hem de emperyalistlerin hazırladığı reçeteleri uygulamak, Türkiye gibi ülkelerin gönüllü sömürge statüsünü aşmasını engelleyen derin bir çıkmazdır.

Ama gerçeklerin üstüne öyle bir sis perdesi çekilmiş ki, her şey çok farklı gösteriliyor. Sözgelimi; milliyetçilik fitnesini yayarak farklılıkları düşmanlığa dönüştüren Batılı emperyalistler, dünyanın diğer bölgelerinde de yürüttüklerine paralel politikalarla İslam Dünyasını da parçaladılar. Buna rağmen; Türkiye başta olmak üzere, bundan en büyük zararı gören ülkeler milliyetçiliği resmî ideoloji olarak benimseyerek kutsallaştırdılar.  

Devamı >>>

NOT: Yazar / Alıntı yazar / Okuyucu yorumları yazarların şahsi görüşü olup; haberdurus.com'un yayın politakasını yansıtmayabilir.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —