Kurtlukta düşeni yemek kanundur ama bizde düşenler kurt değil, insan

Yaşar Süngü Yazdı;

Kurtlukta düşeni yemek kanundur ama bizde düşenler kurt değil, insan

Kurt Kanunu, ilk baskısı 1969 yılında yayımlanan Kemal Tahir romanı. Romanın adı, “Kurtlukta, düşeni yemek kanundur” sözünden geliyor ama bu sözü asıl meşhur eden Kurtlar Vadisi dizisi.

Bugünkü küresel ekonomik sistem tam olarak kurt kanunu düzeni gibi işliyor.

Küresel sermayecilerin zihniyetine göre yoksullara yatırım yapmak mantıklı bir yatırım değil, yoksullaştırdıklarını tekrar zenginleştirerek, tüketiciye dönüştürmek gibi bir dertleri de yok.

Onları potansiyel müşteri olarak da görmüyorlar.

Kendi ürettikleri defolu malları çöpe attıkları gibi, yoksullaştırdıkları insanlar da sistemin defosudur.

Tüketemeyen değersiz varlıklardır onlar.

Sürekli tüketmeye hazır ve meraklı genç kuşak sistemin çarklarını döndürmeye yetiyor.

Gerçi arada sırada durum onların da içini acıtıyor muhtemelen.

Vicdanları rahatsız olduğunda onu susturmak için sosyal sorumluluk projesi düzenbazlığı ile yoksullaştırılmış kesime yönelik maddi destek kampanyaları düzenliyorlar.

Cafcaflı reklam ve reklam kokan sosyal yardım içerikli haberlerle yapacakları en küçük hayırseverliği kendi menfaatlerine dönüştürmeyi de ihmal etmiyorlar.

**

Küresel ekonomik sistemin küçük, orta ve büyük temsilcilerinin yoksullaştırılan insanlara nasıl baktığını şöyle anlatıyor ünlü sosyolog ZygmuntBauman; “Yoksullar potansiyel bir varlıktan ziyade ebedi bir yükümlülüktür. Endüstri’nin saflarına dönme ihtimali zayıftır.”

Yoksulluk meselesi toplumsal olarak ele alındığında yeni baştan tanımlandığına dikkat çeken cümleleri de bugün hala güncel; “Aşağı”, “Çalışan” veya “Yardıma muhtaç” sınıfların alt sınıf olarak adlandırılmasında görüldüğü gibi, yoksulluğu “mücrimleştirmeye” (potansiyel suçlu muamelesi yapmaya) dönük net bir eğilim vardır.

Yoksullar sınıf olarak bile görülmüyor.

Zenginleşmeyi beceremedikleri için onları suçlu olarak görmelerinin arkasında muhtemelen bir vicdan aklama da var.

Suçu onların üzerine atmalılar ki vicdanları rahatlasın ve eski düzenleri devam etsin.

Sosyoloğumuz, sermayenin temsilcileri vicdan aklarken devlete biçilen role de şöyle dikkat çekiyor; “Devleti yoksullukla ilgilenmeye iten belirleyici amaç kolluk faaliyetlerle onları denetlemek, beladan ve suç işlemekten uzak tutmak, kontrol etmek, gözetlemek, disiplin altında tutmaktır.”

Yani tüketemeyecek kadar az parası olan “kusurlu tüketicilere!”, devlet sopasıyla, “Sermayenin çarkları dönsün sen de rahat dur, arıza çıkarma” deniyor.

Refah devleti kavramının da yanlış anlaşıldığını söyleyen düşünce insanı Bauman’a göre, bugün bu devletlerin tüketemeyen yoksullaştırılmış insanları toplumun normal kısmından ayırıp dışlayarak, kontrol etmek için adeta onları dikenli tellerle çevrilmiş bir toplama kampında tutuyor.

Ne için? Arıza çıkarmasınlar diye.

**

Psikoloji alanının önemli isimlerinden olan Freud’a göre medeniyet, özgürlük ve güvenlik arasında bir tercih meselesidir.

Aşk ve nefret ilişkisi gibi.

Özgürlük kısıtlandıkça güvenlik artıyor, özgürlük arttıkça güvenlik azalıyor.

Zygmunt Bauman, Refah ya da sosyal devletin nasıl olması gerektiğini “Borçlu Zamanlarda Yaşamak” adlı kitabında özetle şöyle anlatıyor;

Sosyal devlet her bir ferdini, “herkesin herkesle savaştığı” ve üstünlük sağlamaya çalıştığı ahlaken yıkıcı rekabetten koruma çabasında olmalıdır.

Güvensizlik ve şüphe üreten “egoist düzeni” güven ve dayanışma ile değiştiren devlet sosyal devlettir.

Devlet, bireysel talihsizliklere ve sonuçlarına karşı herkesçe desteklenen kolektif güvenceler verdiğinde “sosyaldir”.

Sosyal devlet toplumun zengin fakir tüm fertlerini eşit vatandaş olarak görür.

Arkasında kendini düşünen böyle güçlü bir devletin olduğunu hisseden herkes ekonomik sistemin ürettiği ve tehdit ettiği yoksulluk acizlik ve aşağılanma belasına karşı kendini güvende hisseder.

“Eğer devletler sosyal olma iddialarının arkasında duramazlarsa, umutsuzluğun verdiği acıya bahtsızlığın getirdiği aşağılanma eklenir.

Yaşamın güçlükleriyle baş etme becerisinin her gün sınanması, neticede bireylerin özgüveni ve özsaygılarını katılaştırır veya eriyip dağıtır” diyor Bauman.

Herkesin hayali: Özgürlük ve güvenlik arasındaki dengeyi kurabilen bir devlet.

Kendini güvende hisseden, arkasında devlet olduğunu bilen insan, özgürlüğün ve güvenin verdiği cesaretle bütün girişimci yeteneklerini kullanarak önce kendi zenginleşir sonra da devletini zenginleştirir.

Kurtlukta düşeni yemek kanundur ama biz kurt değiliz, düşenler de kurt değil, insan.