Terörsüz Türkiye meselesini tartışırken gördük ki toplumun farklı kesimlerinin zihinsel kodlarında Kürt meselesi konusunda henüz bir değişiklik yok.
Hemen her tartışmada, “Kürtler bu ülkede başbakan olabiliyorlar, bakan, milletvekili, belediye başkanı olabiliyorlar, daha ne istiyorlar ki…” benzeri argümanlar havada uçuşuyor.
Evet Kürtler bu ülkede her şey olabiliyorlar ama Kürt olamıyorlar. Oysa onlar, öncelikle kimlikleri yüzünden ötekileştirilmeden ve kimseden bir lütuf beklemeden Allah’ın yarattığı kimlikleriyle Kürt olduklarını hiçbir ayrımcı bakışa maruz kalmadan hissetmek istiyorlar.
Aslında Kürt meselesini, böyle bir eksenden tartışmayı başarabilsek, eminim bazı meseleleri çok daha kolay çözmeyi başarabiliriz.
Bu çerçevede, Hüseyin Çelik’in Serbestiyet’te çıkan “Müslümanların ırçılıkla imtihanı” adlı yazısının çok önemli bir perspektif sunduğu kanaatindeyim.
Hüseyin Çelik’in şu tespitlerinin altını özellikle çizmekte yarar var:
-Her insan, aynı yumurta ikizi olsa bile, dünyaya eşi benzeri olmayan bir varlık olarak gelir. İlk insandan bugüne kadar her insanın saçının kılındaki DNA’nın bile farklı olması, ilk insandan bugüne kadar hiçbir insanın parmak izinin diğerini tutmaması bu iddianın en basit ispatıdır. İşte bunun adı ‘vehbî’dir.
Hiç kimse mensup olacağı ırkını Allah’a sipariş vererek dünyaya gelmez. Bundan dolayıdır ki, İbni Haldun der ki: ‘Vehbî özellikleriyle övünenler ilkel kabilelerdir.’
-İnsanların bireysel farklılığı yaratılışın bir gerçekliği olduğu gibi kitlesel farklılıklar da yaratılışın bir gerçeğidir. Ancak Allah hesap gününde bireyi muhatap alır. Allah, hesap gününde “önce Araplar gelsin hesabını versin, Türkler onları takip etsin, Kürtler de onların arkasında sıraya geçsin” demez.
-Başka dinlere ve medeniyetlere mensup insanların ırkçılık yapması elbette bizi de ilgilendirir ve rahatsız eder ama Müslümanların ırkçılık yapması kahredicidir. Kaldı ki bu hastalığın sözüm ona dindar insanlara da bulaşmış olması ayrıca vahimdir.
İşte Kürt meselesinin en can alıcı noktası… Ne yazık ki dünyanın faklı renklerine, ırklarına, inançlarına mensup insanlar olarak yaratılışımızda var olan ırki kimliklerimizi bir üstünlük vasfı gibi görmeden, bizden kabul etmediğimiz farklı kimliklere karşı ötekileştirici bir dil kullanmaktan bir türlü vazgeçemiyoruz.
Oysa ilahi kelamın hitabı son derece açık: “Ey insanlar! Gerçekten biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler hâline getirdik. Şüphesiz Allah katında sizin en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.”
(Hucurât Suresi, 13)
Aynı şekilde Hz. Peygamber de ırkçılığı açık bir şekilde reddediyor: “Ey insanlar! Şunu iyi bilin ki, Rabbiniz birdir, atanız da birdir. Arap’ın Arap olmayana, Arap olmayanın Arap’a; beyazın siyaha, siyahın beyaza takva dışında bir üstünlüğü yoktur…” (İbn Hanbel, 5/411)
Türkiye dahil, hemen bütün Müslüman toplumlarda insanlar, ilahi hitabın ve Hz. Peygamber’in ırk konusundaki önerilerinden az ya da çok haberdardırlar. Ama buna rağmen, farklı ırklara mensup insanlara karşı ırksal üstünlük taslamaktan da vazgeçemezler.
Son dönemde özellikle Suriye bağlamında, Kürtler konusunda yapılan incitici tanımlamaları ve tartışmaları görünce doğrusu endişelenmemek mümkün değil.
Terörle ilgili endişeleri anlamak mümkün elbette, ancak dindar kimliği ile tanınan insanların, mesela SDG içinde yer alan Kürt kimliğine sahip insanları neredeyse ‘düşman’ parantezine alarak değerlendirmesi gerçekten endişe verici.
Kuşkusuz bu dil sadece dindarlara has da değil. Türkiye’deki solcular, ulusalcılar, dindarlar, milliyetçiler sanki anlaşmışçasına her cümleye başlarken “Kürtler kardeşimiz” diye başlayıp, Suriye’deki Kürtlerin adeta buharlaşmasını bekleyen bir yaklaşım içindeler.
Kimse kusura bakmasın ama yukarıda adını saydığım hemen bütün kesimlerin üzerini biraz kazıyınca ne yazık ki altından farklı tonlarda da olsa bir ırkçılık ortaya çıkıyor. Ve talihsizlik o ki günün sonunda, gizli ya da açık bir şekilde Kürtlerin de çok fazla talep bulunduğuna işaret eden ötekileştirici bir dil kullanmayı tercih ediyoruz. Açıkçası, Kürtleri ne yapacağımıza bir türlü karar veremiyoruz.
Aslında işin özü şu; bu ülkede ‘hukukun üstünlüğü’nü tesis etmeden, herkesin demokratik haklardan eşit bir şekilde yararlanmasını sağlamadan ne Kürt meselesini çözebiliriz ne de herkesin kendini güvende hissedeceği demokratik bir sistem inşa edebiliriz.

