Köklü, tarihî, etnik bir sorunun tarafı olan aktörlerin karşılaşma, beklenti ve uzlaşmalarının her biri ayrı bir sayfa oluşturur.
Karşılaşmalar serttir. Beklentiler farklıdır. Uzlaşma ise meşakkatlidir.
Uzlaşma, sorunun çözümünü değil; yönetilebilir hâle getirilmesini, belli sınırlar içinde taraflarca kabul edilen bir çerçevenin rıza birliğiyle devreye girmesini ifade eder.
Bu sayfalar birbirini takip ettiği kadar, gidiş gelişlerle eş zamanlı olarak da yaşanabilir.
Kuzey İrlanda tipik bir örnektir.
Sorunun kökeni bin yıllıktır. Ulusal bir mesele olmakla birlikte Katolik–Protestan ayrışmasına dayanır.
Dolayısıyla çatışmanın temelinde sadece İngiltere ile Sinn Fein/IRA ayrışması değil, Katolik ve Protestan İrlandalıların gergin ilişkisi yatar. Siyasi temsil üzerinden çözüme kavuşmuş bu sorunun yatağı, Belfast’ta bugün hâlâ Katoliklerin ve diğerlerinin mahallelerinin, sokaklarının geceleri kapanan demir parmaklıklı kapılarla ayrılmasıdır. Çatışma olmasın diyedir bu; zira beklentiler ve karşılıklı duygular köklüdür. Siyasi çözüm bunları yaşanabilir hâle getirir, ortadan kaldırmaz…
Kürt meselesine gelelim şimdi…
Karşılaşmaların sertliğini biliyoruz. 1800’lerden bu yana onlarca ayaklanma ve bastırılma hikâyesi barındırır. Bunlar zaman içinde nitelik de değiştirmiştir.
Nitekim son ayaklanma olan PKK meselesi, yıllar içinde toplumsal uzantılar üretmiştir. Bunlar sadece Kürtlere değil, Kürt olmayanlara da değmiştir. Bu uzantıların, çoğunlukla Kürtlerde siyasallaşan bir millî duyguya, çoğunlukla Türklerde de benzer bir millî tepkiye karşılık geldiğini söylemek yanlış olmaz. O hâlde bugün Kürt meselesi, sadece devlet ile örgüt arasındaki bir karşılaşmadan ibaret değildir.
Karşılaşma, son yıllarda toplumsal bir boyut da kazanmıştır. Amedspor’un Bursa’da, Sivas’ta karşılanma biçimi; spor sahalarının aldığı şekil; bunların bir grup aşırılık yanlısını değil, şehrin duygularını ve kurumlarını temsil etmesi bu konuda çok şey anlatmaktadır.
Silah bırakılmasıyla örgüt–devlet karşılaşmasının sertliği dinmiş olabilir; ancak toplumsal karşılaşma varlığını ve etkisini sürdürmektedir.
Suriye’de HTŞ ile SDG arasındaki çatışmalara verilen tepki, bunlar karşısında alınan tavırlar bu etkiye örnektir.
Siyasal olduğu kadar toplumsal karşılaşmalarda da aidiyet ile beklenti arasındaki ilişki güçlüdür.
Türk tarafında bugün, kişinin siyasal eğilimi ne olursa olsun, ana ya da çoğunluk beklentisi Kürt hareketinin buharlaşmasıdır. Kürtlerin bireysel olarak yerleşik sisteme entegrasyonu, etnik kimliği geri iten bir “vatandaşlık” bağını kabul etmesidir.
Kürt tarafında ise ana dilde eğitim gibi toplumsal-kültürel kimi hakların yanında, kendini yönetme arzusu, siyasi iradeye sahip çıkma eğilimi, bir tür “özerk alan” beklentisi son derece güçlüdür.
Suriye’de yaşanan son gelişmeler, Kürt meselesinde yeni ve sert bir karşılaşmayı ifade ettiği ölçüde, taraflara temel beklentilerini de hatırlattı.
Diyarbakır’da yaşayan, Kürt meselesi üzerine çalışan akademisyen Vahap Coşkun’un Serbestiyet sitesinde yayımlanan “Üç Kırılma” başlıklı son yazısında vurguladıkları bu bakımdan dikkat çekiciydi.
Şöyle diyordu:
“Dramatik bir kayıp yaşadı SDG. Görebildiğim kadarıyla bu kayıp, Kürt mahallesinde —hayallerin de yıkılmasını içeren— üç kırılma yarattı: İlki, ABD ve Batı kırılmasıdır. Kürtlerin yabancısı olduğu bir durum değil bu. ‘ABD bizi sattı’ hissi, Kürt mahallesinin her sokağında az ya da çok var. İkincisi, SDG kırılmasıdır. ‘Rojava Devrimi’nin birkaç gün içinde çökmesi, PKK ve DEM Parti tabanında da SDG projesine eleştirel nazarlarla bakılmasını beraberinde getirdi. Üçüncüsü ise Türkiye’de bu gelişmeleri iktidarın ve medyanın ele alma biçimlerinin yarattığı kırılmadır. İktidarın dili, Kürtleri çok yaraladı…”
Bu satırlar, toplumsal nitelikli beklentileri ve etkilerini net biçimde tanımlıyor.
Bunlara, çatışma anlarında dolaşıma giren propaganda ve doğrulama rüzgârını da eklemek gerekir.
Bu işin toplumsal ayağı…
Siyasi ayağı ile uzlaşma çabalarının anlamı ve sınırları ise sonraki yazıya…
Kaynak: karar.com

