Küresel salgın mültecilik veya ademiyet anaforunda yaşamak!

Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı Abdulbaki Değer “Mültecilik, sadece konumunu, statüsünü, ülkesini kaybetmekle tanımlanamaz. Aynı zamanda dilsiz kalmak, dilini kaybetmektir” diyor.

Küresel salgın mültecilik veya ademiyet anaforunda yaşamak!

Yıllar önce bir program kapsamında Hatay’a gitmiştim. O süreçte karşılaştığım mülteciler ile ilgili çalışan bir STK temsilcisi “bulunduğunuz ülkede niteliği ne olursa olsun “vatandaş” olmanın bu kadar hayati bir şey olduğuna asla inanamazdım” demişti.

Mültecilerin geride sadece ülkelerini değil aynı zamanda Agamben’in başka bir bağlamda dile getirdiği üzere bütün haklardan soyunacak şekilde “çıplak insan”a dönüştüğü söylense yeridir. “Vatandaş” olmamak pratikte karşılığı olmayan bir hayalete dönüşmek demek. Gerçekten de öyle.

Düzeyi ve niteliği ne olursa olsun gündelik hayatımızın çok basit rutinleri bile vatandaş olmayla sahip olunabilen şeyler. Temel sağlık hizmetleri, eğitim-öğretim faaliyetleri, seyahat etme, iş arama, sözlü veya yazılı bir yere başvurma hatta neredeyse dolu dolu bir nefes alma... Vatandaş olma bir anlamda meşru, makul bir var oluş demek. Varlığın bir forma, görünürlüğe, muhataplığa dönüşmesi demek.

Nitekim “vatandaş” olma ancak resmi bir anlatının içine kabul edilmeyle, “özne” olmanın ancak bu sistematik içinde konumlanmakla mümkün olması bu açıdan anlamlı. Modern afarozun en radikal biçiminin “vatandaşlıktan çıkarma” olması boşuna değil. Diğer taraftan bu mevzuyla ilintili olan “anlatı yasaklısı olma”, “madun/maduniyet” gibi sistemin içinde gözüküp “vatandaşlık (yurttaşlık) yapılarına erişimi fiilen olmamak” şeklinde tanımlayabileceğimiz bir sessizleştirme/görünmez kılma pratiğine mahkûmiyet şeklinde bir boyut da var.

Mülteci “anlatı yasaklısı” değil belki ancak içinde konumlandığı bir “anlatı”dan yoksun ve maalesef kimi zaman sistematik bir sömürüyü yansıtan maduniyet koşullarından da kötü bir durumda hayat sürmek zorunda. 

*** 

Bunları özellikle 2011 yılından itibaren ülkemize gelmek zorunda kalan ve resmi rakamlarla 3 milyon 645 bin 557 Suriyeli mülteci başta olmak üzere tüm mültecilerin durumuna değinmek için dile getirdim. Resmi bir kaydı olmayan ve diğer ülkelerden gelenler de dahil edildiğinde Türkiye nüfusunun yüzde 5’ini aşan bu nüfusun konumuna mevzunun doğası gereği dikkat kesilmemiz gerekiyor.

Diğer taraftan neredeyse bir yılını tamamlayan Covid-19 salgını koşulları çarpan etkisiyle olumsuzlaşan bu insanlara ve mevzuya çok daha büyük bir önemle ve aciliyetle dikkat kesilmemizi gerektiriyor. Yukarıda da belirtildiği üzere “konum olmayan konumun”, toplumsal yapının marjlarına, görünmez kuytularına, dikkat çekmeyen çatlaklarına süpürülmeyi içeren varlık olmayan bir varlığın salgın süreciyle kamusal gündemden neredeyse tamamen çıkması, bir tür ademiyete mahkûm edilmesi bırakın mevzunun önem ve aciliyetle ele alınmasını görülmekten bile imtina edildiğini gösteriyor.

Bugün Türkiye’de mülteci bulunmayan ilimiz yok. Türkiye’de doğan bebek sayısı yarım milyona ulaşmış durumda. Türkiye’ye geldiğinde 5 yaşında olan çocuklar bugün genç delikanlılar. Türkiye’de doğan ilk bebekler ilkokulu bitiriyor.  

*** 

Göçün doğası ve bölgemizdeki gerçeklik bu insanların, bu nüfusun geri dönüşünü beklemenin gerçekçi olmadığını gösteriyor. Mültecilerin geri dönüşü üzerine oturmuş bir siyaset, siyasetsizliktir. İkincisi “vatandaşlık yapılarına erişim ve kullanım” imkânları kendi vatandaşları için bile sınırlı olan bir yapıyı sürdürerek dışardan bambaşka bir formasyonla, üstelik travmatik bir yaşantının eklemlendiği ağır bir formasyonla, gelen insanların kendiliğinden uyum göstermesini bekleyen yaklaşım sorunu çözemeyeceği gibi çift yönlü büyütebilir ancak.

Bir taraftan olumsuzlaşan sosyo-ekonomik koşullar seslerini yitirmiş bu insanları popülist bir milliyetçiliğin hedefine dönüştürür diğer taraftan uyum kanalları kapatılmış büyük bir nüfusu ayrık, savruk, istismara ve manipülasyona açık hale getirir. Bu açıdan baktığımızda ne devlet toplum ilişkisini ne de toplumsal kesimlerin birbiriyle ilişkisini bir sorun alanı olmaktan çıkaramamış bizim için yeni bir sorun başlığının ete kemiğe bürünmekte olduğunu ifade etmekte fayda var.

Suya karışan tuzun suda yok olmasını üstelik tadını da vermeden yok olmasını bekliyoruz. Oysa mültecilerle birlikte yeni karışımın hem rengi hem tadı doğal olarak farklılaşmak durumunda. En azından anlamlı, işlevsel bir “yeni” düşünülüyorsa.

Rengi ve tadı muhafaza etmek, uyum politikasında ana aksı bu şekilde belirlemek; hem muhafaza edilmek istenilen şeyin mülteciler olmadığında bile işlevsiz olduğu gerçeğini göz ardı etmek hem de gerçekliği dikkate almamayı, yeni gelişmeler karşısında içe kapanmayı, kimlik ve aidiyetin sert çekirdeğine yaslanarak bir direnç odağı olmayı seçmek anlamına gelir. 

*** 

Dolayısıyla bütüncül ve kapsayıcı ve şüphesiz çift taraflı uyum politikalarının aynı zamanda yeni bir vatandaşlık, yeni bir devlet yapılanması ve yeni bir devlet-toplum ilişkisi icbar ettiği bu kritik koşullarda mülteciler için zor olan yaşam, salgın nedeniyle iyice zorlaşmış durumda.

Hayatla kurdukları ilişki zaten asgari geçim koşullarında olan bu insanların çalışma hayatı, geçim koşulları, çocukların eğitim gereksinimleri vs. nasıl karşılandığı meçhul. İlginci on yılı aşkın süredir ülkemizde olan insanların sorun ve beklentilerini dile getiren bir tane kamusal figürü yok. Bu insanların ne düşündüğünü, ne beklediğini, ne söylediğini kendi ağızlarından duymuyoruz. Daha da ilginci onlar adına konuşan bir kamusal figür de yok.

Mevzunun onların konuşma isteksizliğiyle ilintili olmadığı açık. Açık konuşmak gerekirse onlar adına bir şefkat dili üzerinden konuşmamızla da ilgisi yok. Tıpkı Spivak’ın madunlara “ses vermek” değil maduniyetin kendisine yönelik bir şeylerin yapılması gerekliliğinin altını çizmesi gibi. Onlara “ses vermek” nihayetinde onların sessizliğinin devamı anlamına geliyor. Bu nüfusu edilgenlikten, sessizlikten, süpürüldükleri görünmez çeperlerden çıkaracak bir dile, bir siyasete, bir kamusal ilişkiye ihtiyaç var. 

*** 

Bir tekrar pahasına hatırlatmakta fayda var. Mültecilik, sadece konumunu, statüsünü, ülkesini kaybetmekle tanımlanamaz. Aynı zamanda dilsiz kalmak, dilini kaybetmektir. Ölümcül yara almak ve daha ağırı alınan ölümcül yaranın tedavi koşullarından da mahrum kalmaktır. Mevzu bu insanlara karşı bir “konukseverlik”, bir “yardımlaşma”, bir “ahlaki duyarlılık” meselesi değildir.

Mesele kendimizle, bugünümüzün ve yarınımızın nasıl olacağıyla ilgilidir. Türkiye’nin açık kapı politikası çok anlamlıdır, ilkesel ve ahlaki açıdan da takdire şayandır. Bu politikanın zor ve maliyetli olması zaten anlamını ve önemini çok daha arttırıyor.

Ancak yaptıklarımızın önemli, anlamlı ve büyük şeyler olması onların çok sınırlı ve çok yetersiz olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Akut tedbirler hayati önemde ancak sorunun çözümü için asla yeterli değil. Diğer taraftan altını çizmeye çalıştığım gibi pür travmatik bir yaşantıyla ülkemize ulaşan bu insanlar şimdi de küresel salgın travması ile baş etmek durumundalar.

İlk travmanın etkileri ve ülkemize uyumları insani, ahlaki nitelikleri yüksek uyum politikalarıyla sağaltılması gereken bu insanları açlığın, yoksulluğun, duyarsızlığın girdabına sürükleyerek başka tür bir travma yaşatamayız. İnsanların sessizlik içinde olması memnuniyetin değil çaresizliğin, çözümsüzlüğün işaretidir.

Karakter aşındıran, kişilikleri törpüleyen, akıl, ruh ve duygu dünyalarını alt üst eden zor ve netameli koşullar normal insanları bile sarsarken bu insanların ne tür bir anafora sürüklendiklerini düşünmekte fayda var. Geç olmadan şüphesiz.