Tarih: 09.10.2019 16:57

KÜRESEL HEGEMONYAYA DİRENİŞ

Facebook Twitter Linked-in

Toplumsal Cinsiyet adı altında cinsi özgürlüğü zorlama, baskılarla yaygınlaştırma ve toplumun ahlâki, dini ve kültürel yapısını bozma çabası ile karşı karşıyayız. Bu durum cinsel tercih konusunun çok ötesinde, çok daha farklı ve kapsamlı bir planı içeriyor. Tek merkezden kontrol edilen planların aynı anda yürürlüğü konulması ile alakalı.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. Maddesi, herkesin kendini özgürce ifade etme hakkını koruma altına alır. Lâkin her hak gibi cinsel özgürlüğün de bir sınırı bulunmaktadır. Nasıl hukuk ve ahlâkı tanımama gibi bir hakkımız yoksa cinsiyet konusunda da toplumda yerleşmiş kuralları sadece; “Biz istedik oldu” düşüncesi ile ortadan kaldırmaya hakkımız yoktur.

Nesli korumak da fıtraten sahip olduğumuz bir haktır ve bunun önündeki bozucu her türlü faaliyetle mücadele etmek; hem kişinin hem de devletin görevidir. Cinsel ilişki şekillerini hiçbir kural tanımadan ahlâk, din ve değer ölçülerini hiçe sayarak talep etmek; samimi ve sıradan bir istek olarak görülemez. Tarihi ve sosyolojik gerçekleri göz ardı etmek mümkün değildir. Çocuklarımız bizim geleceğimizdir. Ne acı ki karşı cinsiyet davranışı gösterme oranları, kız çocuklarda erkek çocuklara göre daha yüksek bulunmaktadır.[1] Öte yandan normal olmayan, lâkin normalmiş gibi bir algıyı pompalayan gayretlerin sonucu kliniğe başvuru oranlarının, erkek çocuklarda daha yüksek olduğu gözlemleniyor. Bunun sebebi de sapkın ilişkilerin giderek “normalmiş” gibi toplum katmanlarına sokuşturulma gayretidir. Yapılan bilimsel ve genetik çalışmalar; kendi tanımlarıyla “özgürce” arzularını yaşayan bu insanların, aslında vücutlarını da yavaş yavaş bu bağımlılığa sürükleyebildikleri iddiasını güçlendirmektedir. Yani aslında bu kısır bir döngü olarak sürekli birbirini tetiklemekte ama mutluluk vermemektedir.

Küçük yaşlarda, psikoseksüel gelişim dönemlerinde; kötü deneyim ve travmalar, ergenlik yaşındaki eşcinsel deneyimler bunların akılda takılıp kalmasıyla kırılmayı güçlendirmektedir. Bu bağlamda küresel güçler, çocuklara ve gençlere tuzak kurmada pek mahirler. Alkol ya da uyuşturucunun etkisinde, iradenin zayıfladığı anlarda yaşanan olaylar gibi pek çok faktör cinsel sapmalara zemin hazırlamaktadır.

Kurgulanan eşcinsel dünyada, insan aslında en büyük ihaneti, kendisine yapmaktadır. Giderek derin bir yalnızlığa düşmekte ve bunu özgürlük olarak algılamaktadır. Eşcinselliğin hastalık olup olmadığı yönünde farklı algılar da mevcuttur. “Amerika Psikiyatri Birliği, eşcinselliği hastalık olarak kabul etmiyor.” diyenler olduğu gibi “Tanımlamanın adını değiştirerek sadece ‘cinsel kimlik bozukluğu’ olarak tanımladı.” diyenler de var. Buradan yola çıkarsak genlerdeki bozukluk nedeniyle kişilerde eşcinsel yönelimler olabiliyor. Çünkü hormonlar, genlerdeki kodlara göre üretiliyor. Demek ki bir hastalık bu. Erkeklerde testesteron, kadınlarda östrojen hormonu vardır. Genetik bozukluk nedeniyle bu hormonların salınımında bir sorun varsa bu, düzeltilebilir ve kişi cinsel kimlik açısından olması gereken yere yerleşir. Uzmanlar; “Eğer çocuk ergenlikten önce kendi cinsi gibi değil de karşı cins gibi davranışlar sergiliyorsa kesinlikle hormonal inceleme yapılmalı. Hormonları yaş grubunun normal seviyesinde mi, değil mi buna bakılmalı. Anormal bir durum varsa önlem alıp gerekli tedavi uygulanmalı.” şeklinde uyarıyorlar. Yine uzmanlarca cinsel kimlikte hormonların yanı sıra psikiyatrik sebeplerin de belirleyici olduğu söyleniyor. Mesela, erkek modelin olmadığı ailelerde, annenin tek sevgi veren ebeveyn konumu nedeniyle cinsel kimlik, anneyle özdeşleşiyor ve kendi cinsine yönelim olabiliyor.
 

Uzmanlar, aileleri bilinçlendirmek için aslında pek çok çaba ortaya koyup uyarılarda bulunuyorlar. Biliyoruz ki sırf eğlence, neşe olsun diye erkek çocuklara karşı cins giysilerinin giydirilmesi, çocukların mahrem bölgelerine dikkat etmeden sevgi gösterilmesi gibi kritik durumlar, oldukça tehlikeli olarak addediliyor. [2]

Ergen olanların hayatına elbette doğrudan müdahale edemeyiz, lâkin toplumların sosyal yapıları birbirinden farklıdır, bir toplumda ortaya çıkan sosyal bir problem, diğer toplumlarda gerçekleşmemekte veyahut hiç görülmemektedir. Bir toplumda; normal algılanan bazı davranışlar, diğer bir toplumun sosyolojik, dini ve kültürel yapısı itibari ile asla normal karşılanmayabilir. Bu, son derece doğaldır. Cinsel davranışlar; kamusal alanda rahatsız edici genel ahlâk ve adaba aykırı biçimde icra edilemez. Bir ebeveyn yanında evladı olduğu hâlde erkek erkeğe, ya da kadın kadına öpüşen bir çifti gördüğünde evladına, bunu nasıl açıklayacaktır?

Bugün eşcinsellik; hiç olmadığı kadar “cinsel tercih” etiketi ile Batı’da kendini dayatarak kabul ettirdi ve artık normal karşılanıyor. Yapılan itirazlar da medyada kendilerine alan bulamıyorlar nedense. Yeni hedef ise Türkiye başta olmak üzere tüm İslâm coğrafyasıdır.

Küresel güçler, hedef kitlelerindeki ülkeleri ve toplumları değiştirip dönüştürmek için var güçleriyle çalışırlar. Öncelikli amaçları bir kölelik düzeni oluşturmaktır. Bunu fiziki olarak zincirlerle gerçekleştiremedikleri için gözle görülmeyen prangalarla insanları, kendilerine bağımlı hâle getirip sömürüyorlar ve amaçlarının önünde engel olarak neyi görüyorlarsa yok edip kimliksizleştiriyorlar.  Biliyorlar ki aile yapısını bozmak ve nesilleri zihnen iğdiş etmek; kendi amaçları için zaruridir. Bu topluluklar ürememeli, kısırlaşmalı ve sadece denileni yapmalıdır. Böylece hedeflerine ulaşacaklarını umuyorlar. Emellerini de özgürlük, barış, insan hakları gibi evrensel kavramlarla maskeleyip çirkin suratlarını gizleyebiliyorlar. Mazlumların, Müslümanların, özgürlüğünden, yaşam hakkından söz ettiğinizde ise sizi İslâmcı ve gerici olarak yaftalayıp “ötekileştirme”ye gayret ediyorlar.  Tek korktukları ve engel gördükleri şey aslında İslâm’dır.

Öte yandan pek çok şeyi kontrol ettikleri gibi medyayı da tekellerinde bulunduruyorlar. Eşcinsellik; televizyon, dergi, gazete ve internet gibi kitle iletişim araçları kullanılarak özellikle gençlere aşılanmaya çalışılıyor. Türkiye’de de geniş bir izleyici kitlesine sahip olan Batı kaynaklı dizi ve filmlerde eşcinsellik bilerek ve kasıtlı olarak özendiriliyor. Yabancı dizi furyası ile “eşcinsellik” normalleştirilmeye çalışılıyor. Türk dizi yapımcıları da “eşcinsel karakterleri” ön plana çıkarmaya dünden razı gibiler. Önceki yıllarda halkın tepkisinden çekinen yapımcılar, dünyada uzun zamandır pompalanan propagandalar sayesinde normal kabul edilen eşcinsel karakterleri dizilerin “olmazsa olmaz”ları hâline getirdi. Bilerek ve planlı olarak bu karakterler genelde “komik”, “sempatik”, veya “mağdur” olarak seyirciye sunuluyor ve seyircinin bu karakterlerle duygudaşlık kurması sağlanıyor. Böyle bir karakteri olumlayan bir ebeveynin evladındaki yansıması, doğal olarak itiraz görmeyecek ve evladının cinsel tercihi olarak algılanacaktır. Unutmayalım; görsel sanatlar, nükleer bombalardan çok daha etkilidir ve küresel sömürü düzeni bunu çok öncelerden fark edip hayata geçirmiş durumdadır.

Yahudi asıllı Amerikalı finans spekülatörü; George Soros’un insanlığın nüfusunu azaltmaya yönelik karanlık planları, son derece açıktır. Bu gayretini destekleyecek ne varsa kullanmaktan çekinmiyor. Pek çok ülkede tehlikeli bulunması ve istenmeyen adam ilan edilmesi bile bunun delilidir. Soros, vakıfları kanalıyla Türkiye’de geçtiğimiz son 5 yılda, 8 milyon ABD doları harcadıklarını açıkladı. Bunun büyük bir bölümünün medya sektörüne ve belli kimliklere aktarıldığını biliyoruz. “Kendi ırkının üstün ve yaratılmış bütün ırkların, kendi ırkının hizmetkârı olduğuna inanan bir alt bilinç” elbette eşcinsel yapılanmaları, küresel karanlık odalarda boşuna fonlamıyor. Kendi ırkının dışında kim varsa, o neslin devamını kesecek en büyük silahı sürekli parlatıyor. Subliminal mesajların, doğrudan insan kararlarını ve insanın düşünce yapısını etkilediği düşünüldüğü için bunlar “görsel” ve “işitsel” bir altyapıyla hazırlanıyor. Bu çalışmalar propaganda ve pazarlama alanında da sıklıkla kullanılıyor. Böylelikle kapitalist sisteme ve küresel ölçekli bozucu/aşındırıcı propagandalara sinsice hizmet ediliyor tabi ki.

Bu sebeple önlem mahiyetinde, TBMM’de 2011 yılında kabul edilen 6112 sayılı radyo ve televizyonları kuruluş ve yayın hizmetleri hakkındaki kanunun 9. maddesinin 2. fıkrası gereği; “ticari iletişimlerde bilinçaltı tekniklerinin kullanımı” yasaklanmıştır. Fakat ne acıdır ki kanunen yasak olsa da bu büyük pazarda subliminal yolu seçen yerli ve yabancı şirketler, oldukça fazladır ve hayatımıza müdahale etmektedir.

Kur’an’da peygamber kıssaları vardır. Bunların birçoğunda, “yaygınlık kazanmış bir sapkınlığa karşı” ilahi uyarılar taşıyan görevler söz konusudur. Peygamberler, kimi zaman tek başına kimi zaman küçük inananlar topluluğu ile yaygın bir sapkınlığa mâni olmak, insanoğlunu yeniden fıtrat iklimine taşımak için çaba sarf ederler. Var olan yaygın sapkınlığı asla kabul etmezler, aksine kendilerini korumaya çalışırken insanları da kurtarmaya çalışırlar. Hiçbir zaman yanlışa boyun eğme yoktur.

Toplumların değişim ve dönüşüm yolculuğu bazen evrensel doğruların bile hatalı olduğu algısını yaygın kabuller hâline getirebilir. Doğruluk, suç olarak telakki edilebilir. Bunun örneklerini görüyoruz, ilahi kitaplarda. Bu durum kimi zaman öyle bir hâl alır ki Nuh peygamberde örneğini gördüğümüz gibi peygamber dahi kendi ailesini bu sapkınlıktan kurtaramaz olur. Lut peygamberde de bunu görürüz. Kölelik; hâkim sistem hâline gelebilir ve bu normal kabul edilebilir. Oysa insan psikolojisinin seyri; fıtraten erkeğin erkek, kadının ise kadın olarak yaşantı sağladığı takdirde ruhsal sağlığını koruyacağını bize ispatlamıştır. Erkek davranışı sergileyen kadın ya da kadın davranışı sergileyen erkeklerin, psikolojik açıdan derin problemler yaşadıklarını görmezden gelemeyiz. 

Çocuklarımız; büyük bir tehlike altında. Ergenlik döneminde anlatılacak konuların küçük yaştaki çocukların izlediği çizgi filmlerde yer alması; çocukların hazır olmadığı, anlam veremediği cinsellik konularında merak uyandırması ve deneme/yanılma yöntemlerine varan girişimleriyle “kendi ayağımıza sıkar” durumdayız. Devletin mutlaka bu konuyu dikkatle takip etmesi gerekmektedir. Bu nedenle çizgi filmler konusunda; yayınlandıktan sonra ceza vermek yerine yayınlanmadan önce içeriği, çocuk psikolojisi uzmanları tarafından kontrol edilmedir. İş işten geçtikten sonra alacağımız önlemlerin hiçbir faydası olmayacaktır. Bu konuda hukuki düzenlemelerin ve ciddi yaptırımların hayata geçirilmesi, son derece ehemmiyetlidir. Amaç; hiçbir çocuğun olumsuz çizgi film içeriğinden etkilenmemesidir.
Ondan daha da mühimi; ailelerin seçici olmaları, televizyon izledikleri kadar evlerinde manevi değerlere yer vermeleridir. Bizler; Müslüman olduğunu iddia eden bir toplum olarak Kuran’ı, hayatımızın dışına çıkardık. Ailece Kuran okuyanların sayısı, giderek azalmaktadır. Oysa bu; en etkili bir panzehirdir, varlığımızı korumak için hayatî önemi vardır. Aile içi sohbet ve bilgi alışverişi ancak böyle sağlanır. Çocuğu, televizyonun önüne oturtup gelişigüzel bir çizgi filmi açarak kendine zaman ayırdığını zanneden anneler, büyük bir gaflet içindedirler.

Dikkat edilmesi gereken diğer bir husus; çocuklara seçtiğimiz giysilerin üzerindeki resimlerdir. Örümcek adamlar, Süpermenler, kuru kafalar olduğu gibi üzerinde Marihuana resminin olduğu t-shirt ile camiye gelen gençlerimiz var. Ne giydiklerinin farkında bile değiller. Anneler bunu yıkayıp ütülerken evladının ne giydiğinden bîhaber; babalar, yemek masasında oğlunun üzerinde ne olduğunu görmüyor bile. Ezcümle; ciddi bir savruluş var.

Bismillah ile başlarken dahi kovulmuş şeytanı gerçek anlamda kovmuyoruz. Çünkü onunla nasıl baş edeceğimizi bilmiyoruz. Şeytanı elinde mızrağı gözlerinden ateş çıkaran dikenli kuyruğu ile görmüyoruz elbet, ancak evimize bir çizgi film kahramanı olarak girebiliyor ve cirit atıyor. Çocuklar masumiyetlerini yitiriyor, vaktinden önce cinselliğe eğilim artıyor. Bu bakımdan en asgari önlem olarak; televizyon ve internet ortak alanda kullanılmalı ve çocuk, bu aletlerle baş başa bırakılmamalıdır. Böylelikle kontrol mekanizması daha kolay olacaktır. Bundan daha da önemlisi; çocuklarımızla arkadaş olmalı ve beraberce paylaşacağımız alanlar oluşturmalıyız.

1937-2006 yılları arasında çekilen 47 Disney filmini inceleyen psikolog, sosyolog ve antropologlardan oluşan bir araştırma grubu, bunların birçoğunda çocukların cinsel istismara karşı kendilerini korumada yanlış mesaj içeren sahneler yer aldığını ve çizgi filmlerdeki pek çok sahnede çocuk karakterlerin, isteklerinin dışında yetişkin karakterlerle fiziksel temas hâlinde resmedildiği sonucuna vardı. Bir diğer durum, çizgi filmlerde saldırganlık, şiddet ve cinsellik öğelerinin masumlaştırılarak çocuklara servis edildiğini ortaya koydu. Son dönemlerde çizgi filmlerde garip, insan figürüne benzemeyen canlıların arttığını vurgulayan uzmanlar, bu fantastik karakterlerin, çocukların kafasını karıştırdığını ve gerçek dünyayla olan uyumunu olumsuz etkilediğini belirtiyor. [3]Yaşanan intihar vak’alarını, bu bağlamda değerlendirebiliriz. Ailenin bilinç seviyesinin kritik değerinin yanı sıra devlete, sivil toplum kuruluşlarına ve toplum önündeki sanatçılara bu konuda çok iş düşüyor.

Bu bilinçlenme ve alt yapı çalışmalarıyla birlikte geleceğimizin mimarları; gençlerimizi, dışlamadan anlamaya çalışarak iyiliği emredersek ve kötülükten çevremizi berî tutmaya çalışırsak kalkanımız sağlam olur ve topyekûn bir kurtuluşa ermeyi umabiliriz.

Bahadır Yenişehirlioğlu

Makas dergisi, Ağustos-Eylül 2019, sayı 9

Kaynakça:



Orjinal Habere Git
— HABER SONU —