Küresel sistemde jeopolitiğin dönüşü

Birinci Dünya Savaşı´ndan tam 100 yıl sonra, dünya yine bir kırılmanın eşiğinde. Bu kırılmada jeopolitik unsurlar yine devrede.

Küresel sistemde jeopolitiğin dönüşü

Orhan Karaoğlu(*)

Tarihin en yıkıcı savaşının üzerinden 100 yıl geçti. Birinci Dünya Savaşı´nın sona erdiği 1918 yılından sonra kurulan düzen yeni savaşları engelleyemedi. 100 yıl sonra dünya yine bir kırılmanın eşiğinde. Bu kırılmada jeopolitik unsurlar yine devrede.

Jeopolitik, uluslararası ilişkilerde coğrafi etmenlerin güç ilişkileri üzerindeki etkisinin incelenmesi olarak nitelendirilir. Jeopolitik kuramcılar, doğal sınırlara ulaşma, önemli deniz yollarından yararlanma ve stratejik önem taşıyan kara parçalarını denetim altında tutma gibi kaygıların, ulusal politikaların belirlenmesindeki önemini göstermeye çalışmışlardır. Coğrafi kaygılar, yalnızca uluslararası siyasette kilit rol oynamaya çalışan güçlü devletlerin politik hesaplarında değil, ulusal çıkarlarını korumak için uygun coğrafi sınırlara ulaşmayı amaçlayan küçük ve orta büyüklükteki devletlerin etki alanlarının belirlenmesinde de başlıca rolü oynamıştır. Kuşkusuz jeopolitik, dış politika kararlarında tek belirleyici değildir. Ancak bir ülkenin diğer ülkelerle kıyaslandığında ortaya çıkan değerleri, güç unsurlarıyla birleştiğinde, olası sonuçları olumlu ya da olumsuz etkileme özelliğine sahiptir.

Jeopolitik on dokuzuncu yüzyılın başından itibaren, ülkeler arasındaki güç mücadelesini ve uluslararası sistemi etkileyen bir bilim dalı olmuştur. Jeopolitik teori devletlerin coğrafi özellikleri ve dünya üzerindeki konumlarıyla izledikleri dış politika arasında, doğrudan deterministik bir ilişki kuran bir teoridir. Diğer faktörler sabit kalmak üzere, ülke coğrafyasının dış politikayı belirlediği savunulmaktadır. Buna göre, ülkenin kara ülkesi ya da okyanuslarla çevrili olması, önemli nehirlere ve deniz ticaret yollarına sahip olması, o ülkenin dış politikasında belirleyici bir etki yapmaktadır. Dolayısıyla devletlerarasındaki rekabette, bu tür coğrafi özellikleri olan bölgelere sahip olmanın sağlayacağı avantaj önemli rol oynamaktadır. Ayrıca devletlerin dünya üzerindeki konumu, devletin dış politika gündemini ve önceliklerini belirlemektedir.

Berlin duvarının yıkılışının ve Soğuk Savaş´ın bitmesinin ardından,1990´lı yıllarla beraber hemen hemen her alanda ?küreselleşme? sözcüğü duyulmaya başlandı. Küreselleşme süreciyle beraber ulaşım ve iletişim olanaklarında ve bilgi teknolojisindeki ilerlemeler, devletleri coğrafi konumlarının sınırlarını aşılabilir hale getirdi. Bunun neticesinde, ?jeopolitik etmenlerin uluslararası politikalar bakımından önemi azalıyor mu? tartışmaları ön plana çıktı.

İlk zamanlarda küreselleşmenin faydaları konusunda bir görüş birliği hakimdi. Sürdürülebilir ekonomik kalkınma, yaşam standartlarının artması, teknolojik ilerleme, insan haklarının öne çıkması ve bilginin daha hızlı yayılması gibi unsurlarla küreselleşme tüm dünyaya yayıldı. Diğer taraftan, günümüzde ?küreselleşmeden daha çok gelişmiş ülkelerin nemalandığı? iddialarıyla beraber sorgulanmaya başlandı. Ayrıca bu sorgulama, ABD gibi küreselleşmeyi başlatan ülkelerde bile yapılmaya başlandı. Bununla birlikte, 11 Eylül sonrası ABD´nin Afganistan ve Irak işgalleri, 2008 küresel ekonomik krizi, Arap Baharı gibi bölgesel meseleler, Rusya ve Çin´in güçlenmeye başlaması, bölgesel güçlerin küresel siyasette etkisinin daha çok hissedilir hale gelmesi, hem küreselleşmenin muhtevasında hem de jeopolitiğin anlamında değişime yol açtı.

1980´lerden itibaren küreselleşmenin hızla yayılması, Soğuk Savaş´ın sona ermesiyle güçsüzleşen Rusya ve şimdiki gücünde olmayan Çin, Batı´ya küreselleşmeyle birlikte yeni alanlar açarak jeopolitik faktörlerin arka plana itilmesine neden oldu. Diğer bir ifadeyle sermayenin neo-liberalizmin de etkisiyle dünyada söz sahibi olduğu, ?jeopolitik?, ?ulus devlet?, ?sınırlar? gibi kavramların önemini yitirdiğine dair iddiaların uçuştuğu bir döneme girilmişti.

1980´li yıllarla birlikte serbest ticaret ve sermaye piyasası mantığıyla şekillenen küresel ekonomik düzen, 2008 ekonomik krizinin ardından sarsılmaya başladı. Bununla beraber, Çin´in küresel siyasette giderek artan etkisi ve uygulamaya koymak istediği ?bir kuşak bir yol? projesinin Türkiye dahil 65 ülkeyi ilgilendirmesi, ABD-Çin arasındaki jeopolitik rekabetin artmasına neden oldu. Joseph Nye´ın da ifadesiyle, iki ülke arasında ?kooperatif rekabet? (cooperative rivalry) yaşanmaya başlandı (burada kastedilen olgu, iki ülkenin işbirliği içinde mücadele etmeleri veya aralarındaki rekabetin ikisinin de işine yaraması durumudur). Bu rekabet nedeniyle jeopolitik unsurların yeniden tartışılmaya başlandığı bir döneme girildiği görülüyor. 1990´lardan itibaren ikinci plana atılan jeopolitik faktörlerin son yıllarda tekrar ağırlık kazandığına yönelik analizlerin artması, ?Yeni Soğuk Savaş?, ?Yeni Dünya Düzeni?, ?küreselleşmenin sonu?, ?çok kutupluluk? ve benzeri başlıkları taşıyan makalelerin sayısının artmasıyla birlikte, jeopolitiğin tekrar küresel siyasette söz sahibi olduğu bir konjonktür vuku buldu.

Bu minvalde analizlerin, makalelerin, fikirlerin çoğalmasında en önemli parametre Çin-ABD rekabetinin kızışması. Çin´in ?bir kuşak bir yol? projesiyle ABD ile sürtüşme noktaları ortaya çıktı. Örneğin ABD, Çin´in üretim gücünü kesmek için, Çin´in enerji ihtiyacını gidermek amacıyla girdiği alanlarda yeniden düzenleme yoluna gitti. Çin´in Kızıldeniz´den, Sudan´ın limanlarından petrol alması, Sudan´ın referandumla ikiyi bölünmesinde önemli rol oynamıştır. Keza Kızıldeniz çıkışında Somali bölgesindeki çatışmaların, korsanların varlığı, Çin´i alternatif yollar izlemeye itmiş, bu nedenle Çin Myanmar´dan Çin´e giden alanda iki boru hattı inşa ederek enerjiyi bu yolla ülkesine aktarmayı tercih etmiştir. Bu petrol boru hattı için, Myanmar ve Çin petrol firması (PetroChina) Arakan eyaleti önündeki deniz sahasından petrol çıkarma hakkı elde etmiştir. Son dönemdeki Arakan Müslümanlarının yaşadığı sıkıntıların sebepleri arasında jeopolitik rekabetin de etkisi olduğu unutulmamalıdır. Ayrıca Çin Afrika´da özellikle ?yumuşak gücünü? kullanarak hamleler yapmaktadır. Örneğin Çin 45 Afrika ülkesinde tıbbi yardım istasyonları kurmuştur. Cezayir, Sudan, Nijerya, Angola gibi petrolü ve gazı olan birçok ülkeye, Çin petrol şirketi ve bankalarıyla girmekte, bu ülkelerde karayolları, demiryolları, havaalanları yapmakta, ucuz tüketim mallarını Afrika´ya göndermekte ve kredilerle bu ülkelere yardımda bulunmaktadır.

Ortadoğu´da Suriye´de 8 yıldır süren savaşın arka planındaki nedenlerinden biri de Doğu Akdeniz´deki jeopolitik rekabettir. Yine Trump yönetimindeki ABD´nin İran´a karşı politikalarını sertleştirmesinde, yalnızca ABD´nin ve İsrail´in Ortadoğu güvenliği bağlamında değil, Çin´in ?bir kuşak bir yol? projesindeki 6 ekonomik güzergahtan biri olan Türkiye-İran-Pakistan koridorunu da kontrol altına almak istemesi yatmaktadır. Yine bunun yanı sıra, Çin´in Basra körfezinde istikrarı sağlamak için denge politikası izlediği görülmektedir. Bir yandan İran ile ilişkilerini geliştiren Çin, diğer yandan da Körfez Arap ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini geliştirme yolunu izlemiştir. Çin Umman, Irak ve Mısır´da da enerji yatırımları yapmaya devam etmektedir. Bütün bunlar Ortadoğu´daki jeopolitik rekabetin izdüşümleridir.

Çin bir diğer jeopolitik rekabet alanı olan Pasifik´te, Güney ve Kuzey Çin denizindeki adalar ve kıta sahanlığı kaynakları için Japonya, Filipinler, Endonezya, Hindistan, Vietnam, Tayvan, Brunei ve Malezya ile çekişme durumundadır. Özellikle Çin´in Filipinler ve Japonya´yla çekişmesi, ABD-Çin jeopolitik rekabeti şeklinde de okunabilir. Bütün bunlara ilave olarak, Hint okyanusundaki Çin-Hindistan çekişmesi, İngiltere, Almanya ve Rusya´nın jeopolitik ve jeoekonomik hamleleri, bölgesel ve küresel alanda ağırlığı artan Türkiye, Brezilya, Hindistan gibi ülkelerin stratejileri neticesinde, 21. yüzyıl dünyası farklı bir yapıya doğru evrilmektedir.

Büyük resimdeki bu gelişmelerle birlikte, giderek artan terör, küresel eşitsizlik, göçmen/mülteci sayısının artması, yabancı düşmanlığı, İslamofobinin artması, iklim değişikliği, çevre, su, gıda, enerji güvenliğinin azalması, dini-mezhebi ve etnik kimliklerin güçlenerek ?kabile dünyasına? doğru evrilme riski de, 21. yüzyıl dünyasının bir önceki yüzyıla göre çok sayıda farklılık arz ettiğini ortaya koyan gelişmelerdir. Bu gibi küresel sorunlarda sağlıklı değerlendirmeler yapılabilmesi ve ?büyük resmin? görülebilmesi için jeopolitik paradigmalar kullanılmalıdır.

Dünya sistemi 100 yılda, 1918´den sonra kurulan Milletler Cemiyeti´nden Birleşmiş Milletler´e, ?Yeni Dünya Düzeninden? ?Dünya Düzensizliğine?, oradan da ?bölgesel ittifaklara? uzanan bir süreçten geçti. Günümüzde ortaya çıkmaya başlayan yeni küresel sistemi ?esnek/gevşek çok kutuplu sistem? olarak adlandırmak mümkün. Bu çok kutuplu ortam, değişken gruplaşmalar oluşturmakta ve bu gruplar arasında da geçişkenlikler artmaktadır. Başka bir ifadeyle, bir aktör birden fazla grupla farklı zamanlarda ve farklı konularda ittifak ilişkisine girebilmektedir. Sistemin ?esnek/gevşek? olarak nitelendirilmesinin temel nedeni de budur.

Türk dış politikası açısından bakıldığında ise önümüzdeki dönemin kilit kavramının ?denge siyaseti? olacağı söylenebilir. Türkiye için öncelikli politika ise konu temelli müttefiklerinin sayısını artırarak, birbirleriyle tam örtüşmeyen konu bazlı ittifaklar arasındaki bu ?altın dengeyi? yönetebilmektir. Bir nevi ?dengenin dengeleyicisi? olmak önemlidir. Türkiye´nin dış ilişkileri açısından en öncelikli konu ABD, Rusya, AB, İran, İsrail ve Suudi Arabistan arasında dengeli bir ilişki izleyebilmektedir. Bu altı aktörün çoğunluğuyla geliştirilebilecek iyi ilişkiler, Türkiye´nin istikrarı açısından önemlidir.

ABD Başkanı Trump´ın Eylül 2018´de Birleşmiş Milletler´deki konuşmasında ?Biz küreselleşme doktrinini reddediyoruz. Tüm ülkeler kendi ülkelerini korumalıdır? şeklindeki tarihsel değer taşıyan açıklaması, bir dönemin sonunun geldiğinin apaçık göstergesidir. Mevcut düzen sona ererken yeni bir küresel düzen/uluslararası sistem oluşmaktadır. Küresel düzendeki bu değişimde, küresel siyasi ortamdaki güç kaymaları, bölgesel savaşlar, büyük çaplı ekonomik krizler, mikro milliyetçiliğin yükselmesi, küresel eşitsizliğin artması, çevresel felaketler ve teknolojik yenilikler etkilidir. Bu yeni sistem oluşurken jeopolitik faktörler ön planda yer almaktadır. On dokuzuncu yüzyılın başından itibaren ülkeler arasındaki güç mücadelesini ve uluslararası sistemi etkileyen bir parametre olan jeopolitik, algılanışı dönem dönem değişse de uluslararası sistemi etkilemeye ve belirlemeye devam edecektir.

________________________

(*)Uluslararası ilişkiler uzmanı Orhan Karaoğlu Ortadoğu politikaları alanında çalışmaktadır.