Tarih: 01.05.2021 10:04

Kur'an ve İslam lahuti olduğu kadar aynı zamanda nasutidir

Facebook Twitter Linked-in

 

Prof. Dr. İlhami Güler ile gerçekleştirdiğimiz röportajın ikinci bölümünü bugün yayımlıyoruz. 

DAHA FAZLA OKU

- Peki, bu ilişkiye dair birtakım kavramsallaştırmalar var. 'İmkânsız Devlet' kitabında Wael B. Hallaq bunları tartışıyor bildiğiniz gibi. Birileri adalet devleti derken, bir başkası İslami devlet kavramsallaştırmasını dillendirmekte. Modern devlet diyende var, çoğulcu/liberal/seküler devlet diyenlerde. Bu kavramsallaştırmalardan hangisini kullanılmalı sizce.

Az önce dediğim gibi İslam'ın devlet ile olan ilişkisi Makāsıdü'ş-şerîa ise insanların devleti yaratması ve devlet otoritesi icat etmelerinin gerekçesi birbirleriyle örtüşüyor. Devlet dediğimiz aygıt, toplumsal adaleti ve güvenliği, düzeni sağlamak için vardır. Dolayısıyla bu anlamda iktisat, siyaset ve hukuk sonuna kadar dindir.

Bireysel hayatınızda cürmünüz kadar yer yakarsınız ama devlette eğer siyası erk iseniz veya bürokratik erk iseniz oradaki sorumluluğunuz bin kadar daha artar. Eylemlerinizin haddiyeti artar. Bir devlet başkanı iseniz 83 milyonu ilgilendiren karar veriyorsunuz demektir.

Verdiğiniz karar, ya adalet, hakkaniyet, makasıd ve maslahat üzeredir ya da çalma, zulüm ve adaletsizlik üzerinedir.  İktisadı alanda da bu böyledir. Dolayısıyla İslâm'i anlamda devlet kategorisini siyasal kategoriden, iktisadi ve hukuki kategoriyi dinden ayırmak asla mümkün değildir benim kanaatime göre.

Fakat bunun dinin içinde olması demek, eşittir totaliter, dogmatik, kutsiyeti olan bir yapı manası çıkmamalı. Kendini Tanrının temsilcisi olarak ileri sürerken, Tanrı adına cinayet işlemeyi, şiddet uygulamayı, kendi arzularını-heveslerini, kendi iradesini topluma zorla dayatma hakkını asla vermez.

Bunun da ilkesi şura kavramıdır bilindiği gibi. Kur'an bu hususta gayet açıktır. Şura dediğimiz şey, ortak akıl demektir. Ortak akılla karar vereceğiz. Birinin kendi iradesini, Tanrının iradesi olarak dayatmaya hakkı yoktur. Böyle olursa teokrasi çıkar, oysa İslam'da teokrasi yoktur, ilkesel olarak şura vardır.  


- İslam devleti gibi bir formdan bahsedemeyiz mi diyorsunuz. Devletin ilkelerinden veya işlevlerinden mi bahsedilmeli. Şura gibi, adalet ve Makāsıdü'ş-şerîa gibi mi demek istiyorsunuz.

Gayet tabii.


"Kur'an'ın insanları tartışmaya katması onun hem özelliği hem de güzelliğidir"

- "Kur'an'ın mahiyeti ve Yorumu" isimli kitabınızda; "Kur'an sadece gökten inmemiştir, aynı zamanda yerden bitmiştir. Yerle gök arasında diyalektik bir ilişki söz konusudur" diyorsunuz. Ya da Nasır Hamid Ebu Zeyd'in "Vahiy, Allah'ın insan sözüdür" tespitini doğru buluyorsunuz. Kur'an'ın mahiyetine dair bu tespitlerinizi açmanızı istesek ne dersiniz?

Benim Kur'an tanımım şöyledir: Allah'ın insan aklı, insan vicdanı, insan dili, insan aracılığıyla insana hitabıdır. Dikkat edin burada Allah tam faildir. Vahyi inzal eden, cümleleri kuran, cümlelerin maliki Allah'tır. Ama Allah o cümleleri insan aklı, insan vicdanı, insan dili ve insan aracılığıyla yani Hz. Muhammed'in aracılığıyla insanlara hitabıdır.

Allah'ın hakkını Allah'a insanın hakkını insana veren bir tanımdır bu. Burada dikkat edilecek şey şu, vahyin malzemesi büyük ölçüde aşağıdan alınmıştır. Kur'an'ın insanları tartışmaya katması O'nun hem özelliği hem de güzelliğidir.

Yani ortada bir diyaloji var. Kur'an, aşağıda ne oluyorsa, ne konuşuluyorsa Allah tarafından dinleniyor zaten. Mesela Kur'an'da geçen "Kocası hakkında seninle tartışan, seninle mücadele eden kadını Allah duydu" diyor bir ayette.

Tartışan kadını duyan Allah, müşriki de duyuyor, ehli kitabı da Müslümanları da duyuyor. Yani Allah aşağıyı dinliyor ve oradan sözler iktibas edip, onları yorumluyor. Kur'an'ı ayetleri bir anlamda değerlendirmedir, yorumdur. Allah'ın yorumudur yani.

İnsan şu şöyle-bu şöyledir dediğinde, Allah bu doğrudur diyor. Şunu şöyle yaptığınız zamanda da Allah doğru yaptınız diyor. Yani bir bakıma Allah, aşağının içtihadını da cehdini de görüyor, değer veriyor. Diyalojik derken bunu kastediyorum.

Mesela Rıdvan biatını düşünün. Hudeybiye denilen yere kadar gelip karar veren Hz. Muhammed'in arkadaşlarıdır. Orada savaş tehlikesi beliriyor ve gelenler hep birlikte yemin ediyorlar kendi özgür iradeleriyle. Ellerini ellerinin üzerine koyarak, "bizler Hz. Muhammed'i terk etmeyeceğiz ve sonuna kadar savaşacağız" diyorlar yani biat ediyorlar.

Dikkat edin aşağısı yani sahabeler kendi özgür iradeleriyle karar veriyorlar, içtihad ediyorlar ve bunu bir eylem ile ortaya koyuyorlar. Fetih süresindeki ayet ise ortaya konulan bu özgür eylemden sonra geliyor. Yani Tanrı sonradan işin içine katılıyor.

Bugünün terminolojisiyle söylemek gerekirse, Hz. Muhammed ve arkadaşlarının iradesiyle Allah'ın iradesi karşılıklı olarak diyalektiktir, tek yanlı değildir. Dolayısıyla Kur'an'ı bütünüyle yukardan tek yanlı, tek taraflı direktifler gibi algılamak yanlıştır.

Sürekli aşağısı sanki aptal, aşağısı cahil, aşağısı hayvan, aşağısı sürü, yukardan sürekli bilgi yağıyor onlara şeklindeki bir yaklaşım bence yanlıştır. Aşağıda son derece doğru sözler söylendiğinde, doğru kararlar verildiğinde Allah yukarıdan murakabe ediyor, gözlüyor, doğruya doğrudur diyor, yanlışa da yanlıştır diyor.

Dolayısıyla Kur'an'ın bir dudağı yerde bir dudağı gökte deriz ya, evet bir dudağı yerde bir dudağı da göktedir. O sadece gökten inmemiştir aynı zamanda yerden bitmiştir. O lahuti olduğu kadar aynı zamanda nasutidir de. Yani insanidir. 
 

KİTABLARI-7.jpg


"Kur'an lahuti olduğu kadar aynı zamanda nasutidir"

- Burada bir dikey ilişki, yatay ilişki ayrımı yapmak hatalı olur diyorsunuz sanırım. Yoksa daha başka bir ilişki kavramsallaştırmasını mı kastediyorsunuz. 

Hem dikey bir ilişki hem de yatay bir ilişki diyebiliriz. Millet sanıyor ki, Allah gökyüzünde durup, yukardan aşağıya konuşuyor. Bana göre Allah Arap sokağına durup, yandan konuşuyor. Uzaydan, gökten konuşmuyor.

Dolayısıyla Kur'an'ın hitapları dikey olduğu kadar (yukardan konuşma) aynı zamanda yataydır da (yandan konuşma). Yani horizontal olduğu kadar vektöreldir de Kur'an'ın hitabı.
- Tasavvufun söylediği gibi dikey bir ilişki değil, aynı zamanda yatay bir ilişkide söz konusudur diyorsunuz. 

Aynen öyle diyorum. 
"Kilisenin sürüleştirme tarzındaki yabancılaşmasına karşı, aydınlanmanın geliştirdiği, şeytanlaştırma yoluyla bir yabancılaşma"

-  Biraz da Batı düşüncesini ve Batı dünyasını konuşalım isterseniz. Batı; Din ve Tanrı eksenli bir dünyadan çıkıp, Rönesans, Reform, Aydınlanma ve Ulus devlet ile bambaşka bir dünyaya giriyor bildiğiniz gibi. Bu yeni dünyaya ilişkin retorikte eşitlik, özgürlük, akılcılık vs söylemi var. Batının bugün için bu söylemini, vaadlerini gerçekleştirdi/gerçekleştiriyor diyebilir miyiz? Yeryüzünü cennet kılma ideası vardı mesela. Oysa pratikte insanlığın gördüğü savaş, yoksulluk, kriz, sömürgecilik, asimilasyon, eko-sistemin tahribatı ile paradoksal bir durum ortaya çıkmadı mı? 

Kanaatim şu ki, Aydınlanma, Rönesans, reform kavramları, Kilisenin yaratmış olduğu hapishaneden, cendereden kurtulmak için tabiki doğru şeylerdi. Tekrar doğaya dönme, akla dönme, insana dönme tüm bunlara İslâm'i açıdan karşı çıkılmaz bence.

İslamiyet'in kendisi doğayı, insanı ve aklı esas bir din olduğu için. Dolayısıyla o anlamda aydınlanmanın kiliseden koparken ortaya koymuş olduğu Rönesans, reform olaylarında tabiatın, insanın keşfi ve özgürlüğüne dair çabalar, hedefler doğruydu kanımca.

Fakat orada sorun şu, bu süreç aynı zamanda Tanrının ve dinin tümüyle devre dışı bırakılmasını beraberinde getirdiği için yanlış oldu. Sarkacın bir ucundan korkunç derecede diğer uca fırlaması sorundur. Çocuğu yıkarken atılan kirli suyun yanında çocuğunda atılmasının yaşanmasıydı Aydınlanma.

Kilisenin yarattığı kiri atarken, Tanrıyı da dini de birlikte kaldırıp atması bir bakıma. Dolayısıyla bu atma, adına Hümanizm ve Sekülerizm dediğimiz olguyu doğurdu.  Hümanizm ve Sekülerizm Nietzsche'nin ifadesiyle Tanrının öldürülmesi, Tanrının tümüyle devre dışı bırakılmasıdır. Tanrıyı tümüyle yaşamdan çıkarıp atmaktır. Sonra ne oldu? Faust'un Meafisto'sundaki gibi insan tabiri caizse tekrar şeytanlaştı. Ya da ruhunu şeytana sattı.

Dolayısıyla bu, Kur'an'ın ifadesiyle istiğnadır, istikbardır, şeytanlaşmadır. Şöyle diyelim, kilisenin sürüleştirme tarzı yani hayvanlaştırma tarzındaki yabancılaşmasına karşı aydınlanmanın geliştirdiği ise, şeytanlaştırma yoluyla bir yabancılaşmadır. Tersinden bir yabancılaşmadır. Şeytanlaşma ve yabancılaşma, yeryüzünün fesada uğramasıdır, zulümdür, yeryüzünün kolonileşmesidir. Emperyalizmdir. İki dünya savaşıdır. Üç tane insanlık dışı sistem yaratmaktır.

Kapitalizm, Faşizm ve Komünizmdir. Faşizm ve Komünizm iflas etti, acılarını da insanlık bizatihi yaşadı. Yeryüzünde 60 milyon insanın katliamına sebebiyet verdi, bu sistemler. Üçüncüsü olarak kapitalizm kaldı şu anda. Üçüncüsünün kıskacında da bugün insanlık kıvranıyor.

İnsanlığın içinde bulunduğu durum iyi değil. Gelir dağılımındaki adaletsizliği görüyoruz. "Bir kişiye dokuz pul, dokuz kişiye bir pul, bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa" tablosunu andırıyor dünyanın şu anki gelir dağılımı.

Eko-sistemin çok ciddi düzeyde tehlikeye sokulduğu, yeryüzü kaynaklarının sömürüldüğü haddinden fazla israf edildiği de ortada. Özellikle teknolojinin yarattığı tahribatı gündelik hayatımızda bizatihi yaşıyoruz. Bunu Heidegger'in dikkat çektiği Gestell kavramını kullanarak açıklamak yerinde olabilir.

Gestell demek çatı, çerçeve ben bunu Türkçeye ipek böceği kozası olarak çeviriyorum. Gestell ipek böceği kozası gibi bir şey. İpekböceği kozası çok teknik bir şeydir. Çok teknik olarak örer kozayı ipekböceği. Kozayı bitirdiği zaman, yani teknoloji tamamlandığı zaman ipekböceği kozanın içinde kalır ve ölür.

İnsanlığın geldiği nokta bu tekno-citylerde, metropollerde insan büyük ölçüde doğadan koparak fıtratından koparak, Tanırının ayetlerinden koparak teknik hale getirildi. Hatta insan bedeni bile biliyorsunuz giderek Yuval Harari'nin 'Homo Deus' kitabında ortaya koyduğu gibi önümüzdeki dönemde artık robotların ve yapay zekânın hegemonyasına girerek artık postinsan yani insanın bittiği, teknik araçların hegemonyasını kurduğu bir döneme giriyoruz. Belki de girdik.

Dolayısıyla aydınlanmanın bizi soktuğu yol, şeytanın yoludur ve bu yolun insanlığı getirdiği yer, çok matah bir yer değil. Gezegenin ekosistemi çok ciddi düzeyde yaralanmış durumda. İnsan demografisi de insanlıkta ciddi düzeyde yaralanmış. Bunun için ben farklı röportajlarımda dile getirdiğim gibi, Tanrının nuruna ve Tanrının bizi üflediği ruha şiddetle ihtiyacımız var. Yani tekrar Tanrıya dönmek, doğaya dönmek zorundayız.  
- Rönesans, reform ve aydınlanma ile birlikte hümanizm ortaya çıktı dediniz. Hümanizm yerine biz asimilasyonu ve ırkçılığı görüyoruz gezegenimizde. Eşitlik, adalet ve insanın özgürlüğü söylemi yerine de yoksulluk ve sömürgeciliği görüyoruz ama…  

Doğru söylüyorsunuz. İfrat ve tefrit yaşandı batıda. Bir zulümden başka bir zulme geçildi. Kur'an'da zulmün bir anlamı da karanlıktır. Bu yüzden batının krizden çıkışının ben Tanrısız olacağı kanaatinde değilim. 
 

KİTABLARI-4.jpg


"Modernleşme ile ortaya çıkan cumhuriyet Türkiye'si, çok kötü bir taklit"

- Bilindiği gibi Osmanlı'da Aydınlanma ve modernleşme hareketiyle yüzleşti. 19.yüzyıldan itibaren askeri ve düşünsel olarak tarih sahnesinden çekil(tiril)di Osmanlı. Bu yüzleşme süreciyle beraber, 20.yüzyılın başlarından itibaren Müslümanların krizden çıkış yolları, arayışları ve çözüm modelleri üzerine bu dönemde gelişen çabaları nasıl bir okumaya tabi tutuyorsunuz? 

Osmanlı'da akıl uzunca bir süre ihmal edildiği için, Avrupa'da meydana gelen değişimi farkettiği zaman bu oldukça geç oldu. Çünkü aklın devre dışı kaldığı zaman uzunca bir süreyi içeriyordu ve bundan dolayı da mesafeyi kapatamadı. Mesafe biraz daha kısa olsaydı belki taklit yoluyla ya da etkilenme yoluyla bu mesafeyi azaltabilirdi.

Oysa bizim oğlan bina okur, döner döner yine bina okur kabilinden geçirdiği için bizim medreseler bir iki asrı, mesafeyi kapatamadı. Tanzimat, Jöntürkler, Meşrutiyet vs ile Avrupa'yla temas başlıyor. Orada hakikaten Avrupa'da olup biteni idrak etmeye çalışan aydınların ortaya çıktığını ve de etkilendiğini görüyoruz.

Batıdan etkilenme ayıp bir şey değil bu arada. Asıl sorun kendine has bir yapıyı, sentezi ortaya koyamaması idi. Dolayısıyla Cumhuriyete geldiğimiz zaman çok kötü bir taklit ortaya çıktı. Cumhuriyetin bir taklit olarak ortaya çıkması Osmanlının çöküş dönemindeki arayış çabalarının fazla sağlıklı, organik olmayışını doğurdu. Bu arayışları ve çabaları sahici kılmadı.

Eğer orada sahici bir çaba olsaydı, zamanında biraz daha erken batıda olup biteni idrak edip, kendi kodlarını o doğrultuda dış dünya ve toplumsal dünyadaki olguları nedensellik üzerinde tıpkı İbn Haldun'un yaptığı gibi; sosyoloji, antropoloji ve psikolojide de nedensellik içinde okusaydı, belki durum değişebilirdi.

Biraz teoloji biraz teosofi biraz dogmatik bir tekrardı bu dönemdeki arayış ve çabalar kanaatimce. Dogmatik tekrarın uzun sürmesi Osmanlı'nın Avrupa'da olup biteni idrak etmesini engelledi. Dolayısıyla geç kalmış olduğundan dolayıdır ki sonuç olumsuz oldu.

Oradan sağlıklı bir sentez çıkmadı. Çıka çıka cumhuriyet Türkiye'si çıktı. O da çok kötü bir taklitti. Niye kötü bir taklit? Çünkü Osmanlı da teolojik düşünce dikkat edin skolastikti. Aktif değildi. Klasik İslâm'i ilimlerin teşekkül ettiği Abbasiler dönemindeki gibi veya Emevilerin sonlarındaki gibi aktif değildi. Yani teolojik düşünce aktif bile değildi Osmanlıda. Haşiye, şerh, zeyl… kavramları ile bir düşünme sözkonusu idi.

Düşünce aktif olmayınca da mitoloji ya da mitik düşünce egemen oldu. Osmanlıda toplumsal ve siyasal alanda egemen olan büyük ölçüde mitolojiydi, mitik düşünce idi. Mitoloji aşamasında kalmış olan bir halk, cumhuriyetle birlikte birden batının pozitif bilim aşamasına sıçratılmaya çalışıldı.

Yani bir tür uzun atlama yapıldı. Mustafa Kemal'in kullandığı "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" sözü mitoloji aşamasındaki bir halkın, uzun atlama ile ilim-bilim aşamasına geçirilme yöntemiydi ki halk geçmedi o aşamaya, hatta geçemedi. Dikkat edin Türkiye'deki üniversiteler aradan geçen bunca zamana rağmen sahici bir bilimsel felsefe üretemedi.

Sebep Osmanlı'daki skolastik dönemin çok uzun sürmüş olması. Uzun sürmeden sonra mitolojiye tekrar dönmüş olan yani tasavvuf ve tarikatların anlatmış olduğu menkıbelerin egemen olduğu bir dünyadan siz batının teolojik düşüncesinden sonra geçtiği felsefi aşama, felsefi aşamadan sonrada geçtiği bilimsel aşamaya geçmeye çalışan bir Cumhuriyet kurmaya çalışıyorsunuz. Bu yüzden Atatürk ve Cumhuriyet kadroları uzun bir atlama yaptı diyorum. 


"İslamcı hareketin teoloğu, filozofu yok, tarikat şeyhleri ve şairleri var"

- 20'nci yüzyıl başındaki İslamcıların modernleşme ile karşılaşmalarında mitolojik düşünce içerisinde olmayan aktörleri yok muydu? Said Halim Paşaların, Mehmed Akiflerin, Babanzade Ahmet Naimlerin… Çözüm arayışları da mı mitolojik düşünce içerisindeydi? 

Orada bir teoloji vardı. Said Halim Paşa, Babanzade Ahmet Naim, Cevdet Paşa, Mehmed Akif gibi şahsiyetler tekrar rasyonel teolojiyi başlatmak istiyorlardı. O rasyonel akıl, adına İslamcılık dediğimiz hadisenin karakteristik özelliğiydi zaten. Ama cumhuriyetle birlikte Batıcı, Türkçü kanatların koalisyonu sonucunda İslamcılar deyim yerindeyse diskalife edildi. Cumhuriyet seküler politik bir yapı olarak, ulus devlet modeli şeklinde kuruldu.

Dolayısıyla cumhuriyet boyunca bu İslamcı düşünce etkin olamadı. Etkin olsaydı başka bir model çıkardı muhtemelen. Türk İslamcılığı eğer kadük kalmışsa şayet, 60'lardan sonra başlayan İslamcılığın ileri gelenlerinin dikkat edilirse büyük ölçüde şairler ve şeyhlerden müteşekkil olmasındandır.

Bilimsel ve felsefi düşünen aktörlerinin yok denecek kadar az olması ya da bu aktörlerin belirleyici olmamasındandır. Mesela Mehmet Akif şair olmasına karşın, az buçuk batıya ve geleneğe karşı eleştirel tarafı da olan bir düşünürdü.

Bu tip aktörler az sayıda idi. İslamcı hareketin teoloğu, filozofu yoktur. Tarikat şeyhleri ve şairleri var. Cumhuriyet döneminde İslamcılığın bu tarz kişilerin eline kalması ya da Osmanlının son dönemindeki İslamcı hareketin o teolojik faaliyetinin akim kalmış olması hazin olduğu kadar atlamanın İslamcılık lehine olmasına da mani oldu kanımca.

O teolojik faaliyet, cumhuriyet boyunca devam etseydi, belki İslamcı hareket daha ayağı yere basan daha düşünce merkezli bir yapıya dönüşebilirdi.  


"Ulus devlet büyük ölçüde, acı, ıstırap, asimilasyon ve jenosit gibi sonuçlar yarattı"

- Bir makalenizde (Siyasette din dili ve milliyetçiliğin doğurduğu sorunlar makaleniz)  Hayali bir cemaat oluşturmak için "Ulus Devlet ve Milliyetçilik, dindarların yaratmış olduğu ötekileştirme ve düşmanlığın şiddetinden kat be kat fazlasını yaratmıştır" diyorsunuz.  Ulus devlet ve milliyetçiliğin tahribatları üzerine bize neler söyleyebilirsiniz?

Öncelikle şunu söyleyeyim. Aynı dili konuşan insanların birbirleriyle dayanışması, birbirini sevmesi, birbirlerine hizmet etmeleri ve toplumlarının gelişmesi için genelde insanların özelde de entelektüellerin her türlü hizmet yapma duyguları, arzuları masumdur.

Milliyetçilik eğer buysa bunun insani ve İslâmi olduğunu kabul etmek lazım. Bu reddedilecek bir şey değildir. Vatanperverliği de aşağı yukarı milliyetçilik ile aynı bulurum. Vatanperverlik milliyetçiliğin biraz daha medeni olanıdır.

Milliyetçilik aynı dili konuşan akraba olan insanlara hizmet etmeyi savunduğu halde, vatanperverlik orada yaşayan bütün insanların iyiliğini ister. Vatanperverlikte bu anlamda milliyetçilik ile masumdur, doğru bir şeydir. Ama Avrupa'da gerçekleşen olay bu değildir.

Burada Irkçılık dediğimiz korkunç bir egoizm var. Bir dili konuşan insanların kendilerini diğerlerinden üstün görmeleri, diğerlerini aşağılamaları ve onların dillerine müdahale ederek, onların karakterlerine, kültürlerine, kişiliklerine müdahale ederek onları asimile etme, yok etme, ezme, katliama tabi tutma tarzında bir proses sözkonusu milliyetçilik ve Ulus Devlet olgusunda.

Avrupa'da bu kanlı oldu. Bunu da burjuva sınıfı yaptı. Burjuva sınıfı zenginleşince, egemen olduğu teritoryada bulunan diğer etnisiteleri ya sürgün etmeye ya katletmeye ya da onları asimile etmeye çalıştı. Dolayısıyla Michel Foucault'un kimlik teknolojileri dediği yani ulus devletin kimlik yaratma teknolojileri çok korkunç oldu.

Üniversite, kışla, okul, çekirdek aile, hastane, hapishane gibi ideolojik aygıtları kullanan Ulus devlet, insanları tamamen torna tesviyeden çıkma şeklindeki bir homojenleştirmeye tabi tuttu. Doğal olanı ise farklı insanların yaşadığı bir bahçe olmasıdır, torna tesviye ile tektiplik değildir. Bir sürü farklı otun, farklı çiçeğin, farklı ağacın bulunduğu flora olmasıdır asıl olan. Doğal ve insani olan da budur.

İmparatorluk yapılarında oluşan kimlik teknolojileri ise son derece insaniydi. Bu kimlikler uzun sürede oluşurdu. Farklı dili konuşan insanlar, komşu mahallelerde birlikte yaşayabiliyorlardı. Asla birbirlerine karşı dinleri farklı olsa da, kilisenin yaşattığı şiddet ve zulüm yoktu, İslam toplumlarında yaşayan farklı kimlikler arasında.  

Nitekim milliyetçilik dalgası gelmeyinceye kadar, imparatorluklarda böyle sorunlar oluşmadı. İslam toplumlarında bir sürü farklı din, dil, mezhep ve etnisitenin varlığı adeta yaşayan bir habitattı. İnsani habitat. Ulus devlet ve milliyetçilik olgusu ise, sanki buldozerle doğal bir habitata dalıp orayı traşlayıp, doğal olan bütün unsurları yok edip, onun üzerine beton bina yapma teşebbüsü gibi bir şeydi kanımca.

Ortaçağ şehirleri ile modern metropollerdeki fark da böyledir. Modern bina çok katlı, betondan bir yapıdır. Oysa doğal olan ahşap ve taş işçiliğidir. İnsani olan buydu. İnsani olan imparatorlukların dönemiydi. Milletler kendi dayanışmalarını yapıyorlardı, dillerini konuşuyorlardı, dinlerini yaşıyorlardı ama üst bir birlik olarak imparatorluk onların güvenliğini sağlıyordu.

Ben imparatorluk yapıları ile ulus devleti mukayese ettiğim zaman, imparatorluk yapılarının ulus devletten çok daha medeni ve çok daha insani olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Dolayısıyla ulus devlet, büyük ölçüde, acı, ızdırap, asimilasyon, jenosid gibi sonuçlar yarattı.

İnsanlık açısından sonuçlarının çok matah olduğu söylenemez. İnsanlık tarihine jenosid kavramını ve pratiğini, Batıda gelişen milliyetçilik ve onun ete kemiğe bürünmüş hali olan Ulus devletler maalesef insanlığa armağan etti. 


- Başka nedenleri olmakla birlikte I. ve II. Dünya Savaşları biraz da bu ulus devletin, milliyetçiliğin sonucu değil miydi?

Evet, tamamen bunun sonucudur. Dünyaya iki dünya savaşı yaşattı milliyetçilik ve Ulus Devlet. Şu anda hala aynı şey devam ediyor bence. Savaş ve şiddetin tahribatını Ulus Devletler, günümüzde sömürü tarzında devam ettiriyorlar. 


"Modernite o denli zuhur etmiş ki, zuhurunun şiddetinden özünü göremiyoruz"

- İslam düşüncesinin ve Müslümanların çağın yeni olgularına, özgün, bütüncül ve sadra şifa olucu bir bakışı sergileyemediklerini görüyoruz istisnaları olsa bile. Bunun nedeni nedir? Müslüman aklın yetersizliği mi kaynakların yetersizliği mi imani/manevi dinamiklerin kurumuşluğu mu Müslüman zihnin modern olanla kuramadığı yolu yordamı bulamayışı mı yoksa Müslüman dünyanın güç birliği içerisinde olmamasına mı bağlıyorsunuz? Ya da Modernizm ve kapitalizmin güçlü bir epistemik ve ontolojik yapıya sahip olmasına mı?

Birincisi şu, modernite hakikaten çok korkunç bir tezahür. Aydınlanmadan sonra gelişen, Endüstri devrimi ve Fransız ihtilali dünyanın topoğrafyasını değiştirdi. Dünyanın altyapısı-üstyapısı da bu modern seküler aydınlanma sonrası üretilen batı kültürü tarafından belirleniyor. İbn Arabi'nin bir metaforu var.

Tanrıyı tasvir etmek için diyor ki, "Zuhurunun şiddetinden dolayı özünü gizleyen Allah." Yani aşarı derecede tezahür ettiği için Allah'ı göremiyoruz. Böyle bir benzetmesi var. Bu benzetmeyi benimsediğim için değil. Metafor güzel olduğu için bunu moderniteye uyarlamaya çalışacam.

Modernite o denli zuhur etmiş ki, zuhurunun şiddetinden özünü göremiyoruz. Bütün insanlığın bu modernite tarafından neredeyse her şeyi; altyapı-üstyapı, bilinç, siyaset, iktisat, hukuk, teknoloji… hakikaten son üç yüzyılda dünyamızı çepeçevre kuşattı.

Diğer tarafta ise İslamiyet'e baktığımız zaman Osmanlıdaki haline, Sünnilik, Skolastik, Medrese, Saltanat, Tarikat, mitik düşünce gibi kavramlar egemendi. Osmanlı iki şeyi başaramadı. Birincisi, Osmanlıdaki düşüncenin skolastik hali, batıdaki gibi fiziki morfolojileri yani fiziksel olayları takip ederek onları tanımlama, keşfetme ve onları yeniden şekillendirme ihtimalini ortadan kaldırdı. Bilimsel keşif yapma ve teknik icat çıkarma yönünü budadı.

Oysa bilimsel keşif ve icat çıkarma batıda gelişti. Batıda felsefi ve bilimsel aşamadan sonra da teknik ortaya çıktı. Batının hikâyesi böyle oluştu. İkincisi Osmanlı, toplumsal formasyonları, toplumsal olguları ve olayları kavramaktan ciddi düzeyde yoksundu.

İbn Haldun gibi birkaç istisnalar, sosyoloji ile toplumsal tarihsel olayları algılamaya çalıştı ve bir teori ortaya koydu. Bu batıdaki sosyal bilimlere tekabül ediyor. 16 ve 17'nci yüzyıldan itibaren batıda, toplumsal bilimler gelişmeye başladı. Osmanlı ise bundan yoksundu.

Dolayısıyla batıdaki düşüncenin şiddetli bir şekilde tezahürü her alanda bütün bilimleri yaratması, o bilimin de endüstri devrimini yapması, endüstri devriminden sonra da ekonominin zenginleşmesi ile Batı neredeyse dünyayı kolonize etti, sömürdü. Bunu hayvan benzetmesi ile anlatmak gerekirse, Batıyı ve yarattığı aygıtları, etçil vahşi hayvanlara benzetirim. Batı 16-17'nci yüzyıldan sonra etçil hayvanlar gibi sağa sola saldırmaya başladı.

Oysa Osmanlının ruhu ise otçul idi. Otçul dediğimiz şeyi iki hayvan örneği üzerinden vererek anlatayım. Koç ve bufalo. Bufalo ve Koç bilindiği gibi boynuzludur. Kendini koruma silahı vardır. Fakat Osmanlıyı ister koç isterse bufalo olarak alın, yaşlı bir bufalo ve yaşlı bir koç idi.

Etçil vahşi hayvanlar olarak da aklınıza; Aslan, Kaplan, Sırtlan, Kurt gelsin. Etçil hayvan saldırmaya başladığı zaman bu otçul yaşlı hayvanın kendini koruma kapasitesi yoktu. Sonunda da bunu parçalayıp, ortadan kaldırdılar. Hikâyemiz biraz da buna benziyor bizim. 


- Müslümanların çağın sorunlarına karşı koyamayışlarını daha çok, modernizmin ve kapitalizmin epistemik ve ontolojik olarak güçlü olmasına bağlıyorsunuz öyleyse. 

Sadece Batıya değil. İslam'ın temsilcisi olan Osmanlının uzun süreden beri geviş getirerek, kendi düşüncesini yenilememiş olmasına da bağlıyorum.

Yani kendini yenilemediği için Batının saldırısına mukabelede bulunamadı, kendini bir koç ve bufalo olarak koruyamadı. Bu da uzun süre geviş getirmesi (biraz da otçul olduğu için) ya da mağara uykusuna yatmış olmasından kaynaklıdır. Kendi ihmalimiz de var. Onu da görmemiz gerekiyor. Sorunu sadece Batıya yıkmak doğru değil.


"Kur'an'da ahiret tamamen dünyaya dalınarak, dünyayı ıslaha yöneltirken, tasavvuf dünya-ahiret ayrımını yapar"

- Tasavvufu, tarikatları, geleneği; Batılı kavramsallaştırmayla dogmatik ve skolastik nitelendiren bir yaklaşımınız var. Tüm bunların sorunlarımıza çözüm olamayacağını düşünüyorsunuz. Kur'an veya İslam'da tasavvufu ve geleneği olumlayan bir içerik yok mu? Modernizm ve Kapitalizmin rekabetçi, tüketim ve kar hırsını kamçılayıcı, neredeyse heva ve hevesi ilah edici kodlarına karşı tasavvuf ve gelenek neden sadra şifa olmasın? 

Uzunca bir süredir Tasavvufun sakat bir doğum olduğunu söylerim. Zühd mesela, tasavvufun temeli zühttür. Zühd Kur'an'da olumsuz bir değerdir. Zühd Kur'an'da savunulan bir değer değildir. Zühd kelimesi, Yusuf (as)'ın kuyudan çıkarıldıktan sonra satılmasıyla ilgili bir ayette geçer. O da peş para etmez, az bir payeye sattılar anlamında.

Zayid, Zaid kelimesi olarak negatif geçiyor. Bu da değersiz anlamındadır. Tasavvufun dünyayı değersizleştirmesi, aşağılaması, insanın içgüdülerine kök söktürmesi, içgüdülerini reddetmesi İslami açıdan asla kabul edilecek bir şey değil.

Tasavvufun bir de; ruh-beden ayrımı yapması, bedeni aşağılaması, ruhu yüceltmesi asla kabul edilemez. Dünya-ahiret ayrımı yapıp, dünyayı lanetlemesi, aşağılaması da kabul edilemez. Kur'an'da ahiret tamamen dünyaya dalınarak, dünyanın içinden dünya ıslah edilerek, imar edilerek kazanılması gereken bir yer iken, Tasavvuf bizi tamamen dünyadan el etek çekerek, bir lokma bir hırka anlayışına yönelterek, bizleri inziva, zühd, çile kavramlarıyla hemhal olmamızı salık vermektedir.

Epistemoloji açısından ele alındığında da Tasavvuf batın, sezgi ya da aklın devre dışı bırakılması gibi yönleriyle de kabul edilemez. Tasavvufun örgütlenmesine bakıldığında bireyin tüm iradesinin ortadan kaldırılıp, Hristiyanlıktaki gibi bir temsil iddiasında bulunan insanların türemesi, bireylerin özgür iradelerinin tümüyle ortadan kaldırmaları nereden alırsanız alın, Kur'an ve İslam ile bağdaşır bir tarafı yok. Vahdeti vücud anlayışının da İslam ile alakası olmayan bir şey olduğuna inanıyorum.

Tamamen kadim kültürlerden gelen bir öğretinin gelip, İslam'ın içine sızması ve İslam'ın ontolojisini, epistemolojisini, etiğini felç etmesi, nereden bakarsanız bakın tasavvuf tarzında kristalleşmesini, İslam'ın bir tahrifatı olarak görmekteyim.

Bunu niçin söylüyorum? İslamiyet'i öğrenmenin yolu olan birinci kaynağımız Kur'an ise, Kur'an'da dünya ile ahiret arasında sağlam bir denge kurulmuştur. İçgüdüleriyle maneviyatımız arasında bir denge kurulmuştur. Kur'an'da dünya nimetleri ve zenginlik asla reddedilmez. Jung'un kastettiği anlamda ideal dörtlü; duyu, düşünce, ahlaki duygulanım ve sezgidir.

Bunların asla birbirinden kopmayacak tarzda içiçe olduğu, ayrı olmadığı ve bunu da ben kalp, fuad, basiret, nur ve ruh kavramlarıyla ifade ediyorum. Bugün bizim yapmamız gereken şeyin, Kur'an'daki bütünselliği yeniden kurmak olduğudur. Kur'an bütünselliği getirirken, Tasavvufun parçalı kılan yaklaşımını sürdürmenin bugün İslam dünyasının sorunlarını çözeceği kanaatinde değilim.

Bu yüzden Tasavvufu yenileyelim, Tasavvuf derdimize deva olur yaklaşımını doğru bulmuyorum. Tasavvufun kendisi, mistisizm evrensel bir kategoridir. İbrahim'i öğretinin dışında bir şeydir. İbrahim'i öğretinin içine sızmıştır. Tasavvuf Yahudiliğe sızarak Kabbalizmi, Hristiyanlığa sızarak Manastır hayatını doğurmuştur.

Tasavvuf, İslam'da ise tarikatlar olarak kendini göstermiştir. Bunun insani bir olgu olması, doğru olduğu anlamına gelmiyor. Ben İbrahim'i öğretinin, Peygamberi öğretinin çok daha doğru olduğu kanaatindeyim. Tasavvuf dediğimiz mistik öğretinin farklı bir din olduğu farklı bir ontolojisi, teolojisi, etiği, epistemolojisi olduğunu ve bunun İslam'a girerek İslam kültüründe yaşamış olmasını, İslam toplumlarında görünür olmasını, bizim bu öğretiyi normal algılamamızı gerektirmez.

Nietzsche'nin meşhur bir lafı vardır: "Hastalık uzun sürdüğü zaman ve yaygın olduğu zaman, kitleler bunu normal olarak algılamaya başlar." Oysa toplumların böyle iyi gözler üretip, aklı başında insanlar, filozoflar, düşünürler üretip, bunun hastalık olduğunu teşhis etmeleri gerekir. Maalesef İslam toplumları büyük çapta böyle insanlar yetiştiremediği için, bin senedir yaşadığımız hastalığı normal algılamaya başladık.

Tarikat tarzındaki cemaatleşmede İslamiyet'ten motifler yok diyemem. Elbette vardır. Oradaki hümanizm, sevgi, barış, merhamet gibi. Yunus Emre,  Mevlana, Hacı Bektaş da İslâmi unsurlar vardır. Fakat İslâmi unsurlar İslam'a mal edilmelidir.

Çünkü onlar zaten İslam'ın hakkıdır. Sanki İslamiyet kaba, sert, şiddet dinidir ve bu sorunları çözemiyor, Tasavvuf ile bu sorunlar çözülür veya Tasavvufla çözebiliriz şeklindeki bir yaklaşım kabul edilemez. Tıpkı Selefi tarzdaki şiddeti de nasıl İslam'a bağlamıyorsak ve kabul etmiyorsak.


- Kapitalizm ve sekülerizm dalgasına karşı Kur'an'da varolan bütünsellik ve dengenin bir çözüm modeli olduğunu söylüyorsunuz. Bunun için de Tasavvufa ihtiyaç yok mu diyorsunuz?

Kur'an doğru anlaşıldığı takdirde Sekülerizmin insanlığı getirdiği noktadan kurtarabileceği kanaatindeyim. Bunun için de tekrar yeniden bir zühd, yeniden bir dünyayı inkâr, yeniden ruh-beden ayrımına gitmemize gerek yok. Kur'an ve Hz. Muhammed'in öğretisi bize yeter.


- Bu arada Hocam, Seyyid Hüseyin Nasr, Rene Guenon ve bu çizgideki neo-gelenekçi, sufi bir yaklaşım var bildiğiniz gibi. Elitler arasında da teveccühe mazhar oluyor. Kapitalizm, Sekülerizm ve Modernizme karşı ortaya koydukları entelektüel alternatiflikte sözkonusu. Bu yaklaşımı da sorunlu görüyorsunuz bu durumda sanırım.

Kesinlikle görüyorum. O öğreti vahdeti vücuda ve Hinduizm'e dayanıyor. Onun yüzü Hindu öğretidir. Hinduizm kaynaklıdır. İslam coğrafyasındaki vahdeti vücud ile örtüşüyor. Çünkü akrabadırlar, genetiktirler.

Dolayısıyla Rene Guenon, Seyyid Hüseyin Nasır gibilerin ileri sürdükleri o öğretinin, insanlığa bir çözüm getireceği kanaatinde değilim.

Ben İbrahim'i öğretinin, Hz. Peygamber öğretisinin çözüm olduğuna inanıyorum. Yalnız Hristiyanlık-Yahudilik-İslamiyet'te şu anda görülen dogmatik teoloji ile değil. Çünkü bu damarın ciddi manada sorunları var. 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —