Tarih: 09.05.2020 15:18

“Kur’an iğne, bizim okumalarımız iplik” Müslüman öznelliğin inşası

Facebook Twitter Linked-in

Yasin AKTAY ANALİZ ETTİ...

Kur’an’la kurulan ilişki bir insanın Müslüman olma vasfının ve sürecinin merkezinde yer alan bir konudur. Her Müslüman için Kur’an Allah’tan kendisine özel olarak indirilmiş, kendisini özel olarak muhatap alan bir mesajdır. O yüzden Kur’an’ı anlamayla ilgili sorunlar, Kur’an’a inanmadan okuyanlardan çok farklı bir düzeyde ele alınır. İnanmayan biri için sıradan bir metin olan bu Kitab, Müslüman için mesajın sahibiyle kendisi arasındaki bir özel mesajlaşma biçimidir. Bu, Müslümanı Kur’an’ı anlama konusunda başkalarına nazaran farklı bir imtiyaza sahip kılar.

Aslında Müslüman olmadığı halde bu Kitab’ı okuyup etkilenen ve Müslüman olanların tarih boyunca sayısız hikayesi mevcut. Günümüzde de sıkça tekrarlanan bir tecrübedir bu. Bu noktada herkesin bu kitabın işaret ettiği hakikatle kendine özgü bir buluşma noktası oluyor. Ama zaten o buluşma gerçekleştiği andan itibaren yine Kur’an’la okuyucu arasındaki ilişki sıradan bir metin-okur ilişkisinden ayrışmaya başlıyor.

Teolojinin, hatta onun İslam dünyasına çevrilmiş dili olarak Kelam ilminin en büyük handikapı sürekli Allah hakkında konuşması, Allah’ı bir bilim nesnesi, konusu, meselesi olarak ele almasıdır. Oysa Allah, hakkında konuşulacak bir varlık olmanın öncesinde ve ötesinde hissedilecek, yönelinecek, ibadet edilecek, dertleşilecek, dua edilecek, dostluk edilecek, konuşulacak bir varlıktır.

Allah hakkında konuşmak değil, Allah’la konuşmak. Kur’an okumak tam da Allah hakkında konuşmayı aşarak metafizik sığlıklarda gezinmek yerine bizzat Allah’la konuşmanın bir yoludur. Bu Kitap Allah’ı anlattığı gibi insanı da anlatıyor, böylece okuyan kişi Allah’la tanıştığı kadar kendisiyle de tanışıyor. Böylece rabbini bilmek ile kendini bilmek arasındaki müthiş daire en etkili biçimde işlemeye başlıyor. Tabii bütün bunlar Kur’an’ı usulünce ve adabınca okumakla olacak şeylerdir.

Ve yine tabii bu anlaşma zeminin oluşabilmesi önünde dil farkı, tarih farkı, toplum ve tecrübe farkı ve Kur’an’ın kendine özgü yönleri hakkındaki bilgi eksikliğinin ne kadar engel oluşturabileceği hatırlatılabilir. Elbette bir yandan da Kur’an’ı tanımaktan, onunla daha etkili bir anlaşma zeminine yaklaşma çabalarından geri durmamak gerekiyor. Aslında daha önce de Hüseyin Kazım Kadri’nin Nûru’l-Beyan (Vadi Yayınları) tercümesinin yayını dolayısıyla bugün Kur’an’ın geçmişe nazaran, hatta şaşırtıcı biçimde Osmanlı’dakinden bile çok daha fazla okunuyor olduğunu söylemiştik. Modernleşme ile daha fazla Kur’an okunması arasındaki bu ilişki bir çok kişi için bir çelişki veya paradoks olarak görülebilir. Ancak modernleşmenin tabiatı kadar Kur’an’ın tabiatına vakıf olunduğunda bunun hiç de şaşılacak bir şey olmadığını söyledik.

Tabii okumasının yaygınlaşmasına paralel olarak Kur’an hakkındaki bilgiler de, bilinç de artıyor. Tek bir tercüme değil, çok sayıda tercümesiyle, sohbetiyle, tefsiriyle muhatap olan bugünün Kur’an okurları giderek Kur’an’la aralarındaki dil farkını aştıklarını hissedecek noktaya gelebiliyorlar. Elbette herkese aynı anda teşmil edilecek bir seviyede değil.

Belki de Anthony Giddens’ın Modernliğin Sonuçları’nda (Ayrıntı Yayınları) bahsettiği modern insanın düşünümselliğinin bir boyutu da burada bir Müslüman öznesi için kendini hissettiriyor. Tıp, ekonomi, hukuk, fizik vs. eskiden sadece uzmanlarına açık olan alanların modern ve postmodern dünyada giderek herkesin dahil olabildiği konulara dönüşmesi yani. Bu durum din ve ilahiyat alanına çok daha kolay uyarlanabilir ve aslında Kur’an’ın bireyle kurmayı hedeflediği ilişkinin tabiatına da bu durum büyük bir uygunluk taşıyor.

Kur’an’la ilişki bir Müslüman öznelliğinin tarih boyunca inşasının hep merkezinde olmuştur. Bugün de İslamcılığın doğuşunu ve gelişimini hep Batı ile ilişkileri merkeze alarak açıklamaya çalışanlar için bu durumun ayrı bir uyarıcı önemi vardır. İslamcılık salt Batılılaşmaya bir tepki veya Batı sömürgeciliğine karşı bir tepki bağlamına sınırlandırılamaz. Haddi zatında ilk İslamcı söylemler batılılaşmaya karşı çıktıklarından daha fazla İslam’ın özünden sapmaya, Kur’an’la ilişkilerin ihmal edilmiş olmasına ve İslam’ın bir bidat ve hurafe dinine dönüşmüş olmasına, Allah ile kul arasına girmiş aracıların dini saptırmasına karşı çıkıyorlardı. Bu karşı çıkış ise İslam dünyasını batı ile ilişkilerinin bağlamına sıkıştırılabilecek bir mevzu değil. İslam tarihinin her döneminde dinin bu tarz yozlaşmasına karşı çıkan ve Müslümanları merkezinde Kur’an ve sahih Sünnetin olduğu İslam’ın özüne dönmeye davet eden hareketler olmuştur. Diğer türlü okuma İslamcılığı türedi, köksüz veya kökü dışarıda bir hareket olarak basitleştirmeye çalışan bir eğilimi ele veriyor.

Salman Sayyid’in daha önce tartıştığımız “Hilafeti Hatırlamak” isimli kitabının da bana göre en önemli sorunu (İslamcı bir perspektiften de olsa) İslamcılığı Batı-merkezli bir dünyaya karşı sahip olduğu (imtiyazlı da olsa) konumuna gereğinden fazla vurgu yapmasıdır. Oysa yine kendi kitabının ”Hermenötik” başlıklı bir bölümünde Kur’an’la ilişkinin Müslüman öznelliğinin inşasının her zaman merkezinde yer aldığına dair çok değerli analizlere de yer veriyor.

Bu analizlerde Kur’an okumada farklı yaklaşımlara, seviyelere ve ihtilaflara rağmen Kur’an’ın bütün İslam ümmetinin en önemli birleştirici unsuru olabildiğinin hermenötik koşullarını çok iyi ortaya koyuyor.

Belki sonra başka yerden devam ederiz ama bitirirken, Sayyid’den bir çok çağrışımı ve imgeyi harekete geçirebilecek küçük bir alıntı: “Kur’an iğne, bizim okumalarımız ise ümmeti birbirine diken iplerdir.”




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —