Kötülükle yüzleşme sanatını ustalardan öğrenmek

Erol Köroğlu, artigercek.com’da “Kötülükle yüzleşme sanatını ustalardan öğrenmek” başlıklı bir yazı kaleme aldı

Kötülükle yüzleşme sanatını ustalardan öğrenmek

29 Ekim gecesi birkaç farklı yerde havai fişek gösterisi oldu. Ortalık birbirine girdi. Evdeki kedim çok etkilenmiyor, biraz korkar gibi olduğunda onunla konuşunca sakinleşip uykuya devam ediyor. Fakat evlerde yaşayan köpeklerin çok korktuklarını biliyorum. Sokakta yaşayan kedi ve köpeklerin ses ve titreşimden ne kadar etkilendiğini varın siz düşünün. Kuşları zaten hiç konuşmayalım.

Havai fişeklerle ilgili yıllardır bu düşünceleri taşıyorum ve yapıldığında sosyal medyada eleştiren bir şeyler yazıyorum. Bu defa yazınca Twitter’da tepkiler geldi, beni cumhuriyete karşı olmakla, Gezi’de ölen çocuklara üzülmemekle suçlayan birkaç kişi oldu. Bir de, birkaç kere “duyar kasmak”la suçlandım. Spor yaparken istemli olarak kaslarımı kasıyorum ama bunun dışında pek kasma durumu yok hayatımda. Olağan bir biçimde duyarlıyım, bir şey kasmam gerekmiyor. Fakat böyle bir şey varsa, o da iyi fikir. Duyarsız olmaktansa, böyle bir kasma eylemi neticesinde insanların duyarlı hale gelmesini öğretebiliyorsak, bunu deneyelim. Duyar kasabilenler bunu nasıl yaptıklarını anlatabilirse, belki açık erişimli bir teknik olarak yaygınlaştırabiliriz.

Sosyal medya ve özellikle trol olgusu, gündelik hayat diyalogları üzerinden hiciv ve mizah üreten yazarları hatırlatıyor bana. Mesela modern Türk edebiyatının 19. yüzyıldaki ilklerinin temsilcisi Şinasi’nin, Batı tarzı ilk tiyatro oyunumuz olan “Şair Evlenmesi”ndeki Atak Ese ve Batak Köse karakterleri… Ya da Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanlarındaki absürdün sınırlarını zorlayan gündelik hayat konuşmaları… Böyle düşünmek eğlenceli aslında. Mesela sosyal medya trolleri gerçek hayatta yoklarmış, bunların her türlüsü yazarları kâğıda dökemediği için ortalığa dökülmüş olgunlaşmamış karakterlermiş. Heeyyy, troller! Gerçek hayatımızdan çıkın, sizi küçük karakterler haline getirip yazıya geçirecek yazarlar bulun kendinize.

Şaka bir yana, bir anlamama krizi içindeyiz. Bir anlayışsızlık, yanlış anlama, en olmayacak lafı en olmayacak ters açıdan anlama, özellikle çarpıtma, önümüze çıkan mesaj ve meselelere pislikçikler kondurma, icabında bunları sıvama şeklinde ilerleyen bir kriz. Her konuda böyle. Hayat bir mobbing durumuna dönüştü. O kadar çok özel ve tüzel oluşumda mobbing, Türkçesiyle bezdiri, o kadar yerleşti ve anlaşıldığı kadarıyla da, o kadar beğenildi ki, tüm toplumsal iletişim, sokaktaki konuşmadan sosyal medyaya, oradan medyaya ve siyaset alanına mobbinge dönüştü. Belki de kişisel gelişim uzmanları artık nasıl daha etkili mobbing yapılır kitapları yazıp konuşmaları yapmalı. Bu işi daha sistemli hale getirmenin vakti gelmedi mi? Neden çocuklarımız mobbinge uğraya uğraya örselensinler ki? Okullarda kuramsal ve uygulamalı olarak bu konu öğretilsin. Sertifikası, diploması filan olsun. Belirsizlik, hele ki bu pandemi çağında çok yorucu oluyor.

Mesela geçen hafta işten çıkartılma hikâyesini anlattığım moleküler biyolog Dr. Tolga Sütlü… Tolga Hoca medya ve sosyal medyada defalarca anlattı, ben yazdım, bizim Boğaziçi’nin iç haberleşme kanallarında bölüm başkanı uzun uzun anlattı. İşten çıkarmanın nasıl hatalı olduğu, atanmış rektör Naci İnci’nin işten çıkarma yazısında Karolisnka Enstitüsü raporunu yanlış yorumladığı, muhtemelen okumayıp yandaş medyanın çarpıtma haberlerine dayandığı iyice ortaya koyuldu. Peki biz şimdi neyi anlamadık? Neyi anlamıyoruz? Tolga Sütlü’yü sevmeyebilirsiniz. Hatta nefret edin, bir mahzuru yok. Fakat onu yanlış anladığınız ya da okumayıp onu çarpıtanlara dayanarak harekete geçtiğiniz için Tolga Sütlü’yü işten atamazsınız. Neden Naci İnci, “çok pardon, yanlış bir iş olmuş, bu işten çıkarma kararını geri çekiyoruz” demiyor? Demediği gibi, hatasını ortaya koyan yazıyı medyaya yollayıp dünya âleme ilan ediyor? Ben mi bir şeyleri anlamıyorum, neler oluyor? Kasılı duyar durumu mu yaşıyorum yine, anlayamadım.

Burada şaka ediyorum ama durum ciddi tabii. Sözünü ettiğim bu cehennemi durumdan örgütlü kötülük türüyor. Ortada İngilizce bilenlerin kolaylıkla okuyup anlayabileceği, Türkçeye çevrilebilecek, çeşitli biçimlerde özetlenmiş, ne anlama geldiği ortada bir raporu bir medya trolü Sütlü’nün adını lekelemek üzere yamuk yumuk hale getirince ve Sütlü’nün “idari amiri” bu yamuk yumuk lekelemeyi fraktal biçimlerde kullanarak bir yargıda bulununca, dünyanın her yerinde kendine iş bulabilecek, kanser aşısının geliştirilmesi üzerine çalışan bu parlak bilim insanı üç otuz kuruşluk maaşından oluyor, yönettiği projeler donuyor, laboratuvarına giremiyor. Tüm bunlar gerçekten sadece Tolga Sütlü’ye mi kötülük sizce? Tolga Sütlü kamusal yarar üretmeye çalışıyordu. Sırf başka Boğaziçi hocaları gibi öğle yemeği arasında 15 dakika rektörlüğe sırtını dönerek akademik nöbet tuttuğu için, Boğaziçi’ni ele geçirme ve bunu gerçekleştirme yolunda gerekirse 52 yıllık bu kamu araştırma üniversitesini çökertme operasyonuna muhalefet ettiği için işine son veriliyor. Kanser aşısını da, onun yerine paraşütle o bölüme yerleştirilecek, liyakat sorunları taşıma ihtimali yüksek yeni akademisyenler üretir artık. Zaten bunu üretmekten kolay ne var? Biraz duyar kasnaklasam, ben bile bulabilirim kanser aşısını.

Geçen haftalarda kötülüğü anlamanın gerekliliğinden, kötülüğün sıradan insanlar tarafından gerçekleştirilen bir şey olduğundan, ağza alınamaz ahlaki yanlışların hem kurban hem de faili kilitlediğinden söz ettim. Bunların olmadığı bir gelecek düşünebilmek ve düşleyebilmek için işin içine hem eleştirel aklımızı hem duygusal zekamızı katarak çaba harcamalı, toplumumuzun geçmişinde yer alan kötülüklerle yüzleşebilmeliyiz. Şahsen cumhuriyetimizin gelecek sene idrak edeceğimiz 100. yılını önemsiyorum. Fakat havai fişekli, şiirli, militarist söylemli bir kutlamayı daha, velev ki devasa boyutlarda olsun, içim kaldırmıyor. Geçen yüzyılda olup biten olumlu gelişmelere memnuniyetle bakarken, bir yandan da olumsuzluklarla yüzleşemez miyiz? Şu geçen yüzyıl bize aynı zamanda, pek çoğu hayatta olan on binlerce işkenceci, katil, gaz döküp yakan, yalancı şahitliklerle hayat karartan, adaletsiz mahkûmiyet ve eziyetlere fütursuzca imza atan kötülük faillerini de getirmiyor mu? Bunları çocuklarımızın geleceğinden çıkarmak için hiçbir şey yapamayacak mıyız?

Bu bizi yüzleşme konusuna ve buna doğrudan yol açmayacaksa bile, her açıdan sağlam bir altyapı oluşturacak olan empati eğitimi meselesine getiriyor. “Başkasının acısına bakabilen” insanlar yetiştirmedikçe, herhangi bir yüzleşme projesi üretilebilir mi? Bu kolay bir soru değil ve empati eğitiminin pek çok yolu ve örneği olabilir. Ben aşağıda son üç haftadır sözünü ettiğim Hayatta Kalanlar romanı üzerinden bazı düşünceler geliştirmeye çalışacağım.

Evvelki hafta Kemal Yalçın’ın 2007’de Birzamanlar Yayıncılık’tan çıkan bu belge romanının başkahramanı Agop Yıldız’dan söz etmiştim. Boyabat’ın Avloğuç Köyü’nden Hollanda’ya işçi olarak giden Agop, köydeki babası Cinosdu’nun bazı Türk komşuları tarafından hindi çaldığı iddiasıyla dövülüp, boynuna hindi tenceresi asılarak Boyabat’ta gezdirilmesi ve ancak para vaadiyle serbest bırakılması olayının ardından, ana babasını İstanbul’a getirirken, bir yandan da ruh sağlığını yitiriyor, dilini bile konuşamadığı Hollandalı ruh doktorlarının yardımıyla 10-15 yıllık bir tedavi sürecine giriyordu.

Aynı yazıda Agop’un bu rahatsızlığının sadece bu olaydan kaynaklanmadığını, tüm çocukluğu boyunca köydeki Türkler tarafından aşağılanma ve hatta annesine tecavüz edilmesi gibi pek çok travmanın, sonunda bu ruhsal patlamaya yol açtığını anlatmıştım. Burada ise, yazar Kemal Yalçın’ın kitabı kurma biçimi üzerinde durmak arzusundayım. Yüzleşme çabasının ne kadar meşakkatli ve nazik bir süreç olduğunu gözler önüne seriyor Yalçın’ın çalışması.

Kemal Yalçın’ın kitapları çok doğal ve ilk bakışta insana naif gelen bir anlatıma sahiptir. Yazar, Hayatta Kalanlar’ın sunuşunda da belirttiği gibi, konu edindiği kişilerden izin alır, onların konuşmalarını teybe kaydedip sonra yazıya aktarır ve bu aktarımları gerçek hayattaki kahramanlarına okutup onaylarını aldıktan sonra kitap haline getirir. Fakat bu sadece dış görünüşten ibarettir. Ortada zorlu bir süreç olacaktır. Bunu kitabın akışı üzerinden betimlemeye çalışayım.

Yalçın, kısa sunuşunda konuya nasıl bir tarihsel ve siyasal çerçeveden bakmakta olduğunu ortaya koyduktan sonra, birinci bölümde Agop’un 1972’de Türkiye’ye ilk izne gidişinden itibaren, arada bilgi amaçlı kısa geriye dönüşler içeren kronolojik bir anlatım sunar. Bir tür serim olarak düşünebileceğimiz ilk bölüm, baba Cinosdu’ya yapılan ahlaki yanlış üzerinden düğüme bağlanır ve kitabın üçte birinden daha fazlasını tamamlayacak ikinci bölümün sonuna kadar, Agop’un ruhsal rahatsızlığının uzun yıllar içindeki gelişim ve çözümüyle noktalanır. İkinci bölümün sonuna geldiğimizde Agop artık daha dengeli bir noktaya gelmiş, ailesiyle ekonomik durumunu da oturtmuş bir biçimde yaşamaktadır.

Normalde burada bitmesini beklediğimiz roman, üçüncü bölümde, oraya kadar görülen üçüncü tekil şahıs anlatıcı sesinin ben anlatıcıya, 2005 civarında Agop’la tanışan Kemal Yalçın’ın sesine dönüşmesiyle başka bir evreye girer. Bu defa Agop’un hikâyesini merak eden Kemal Yalçın, onun izniyle Agop’un sesini kaydetmekte ve biz de böylece Agop’un ağzından, bu defa ilk iki bölümde anlatılmayan çocukluk yıllarını ve başka konuları görmekteyizdir. Bu, okuru oldukça şaşırtan bir şeydir. Kemal Yalçın amatörce mi davranmaktadır? Burada Agop’un anlattıklarını, ilk yüz sayfadaki anlatıya yediremediği için mi böyle bir teknik seçmektedir? Bu arada, bu yöntemin kitabın sonuna kadar devam edeceğini, kitabın ikinci üçte birinde Agop kendi sözlerini tamamladıktan sonra, son üçte birlik bölümde sırasıyla karısı Sultan, abisi Artin ve Agop’tan izin alarak Boyabat ve Avloğuç’a giden Kemal Yalçın’ın bulup konuştuğu insanların anlattıkları da önümüze gelecektir.

Ben burada naiflik ya da amatörlük değil, ciddi bir yazarsal strateji görüyorum. Hayatta Kalanlar bir belge roman ve bir yaşam anlatısı örneği. Yalçın’ın tüm kitapları görüşme yöntemiyle hazırladığı yaşam anlatılarıdır ve bu konuda çok deneyimlidir. O yüzden, Agop’un hayatındaki belirleyici travmayı, hikâyenin tam ortasından anlatmaya başlayıp bir noktaya ulaştırıyor. Fakat kitabı bitirmiyor. Çünkü bu kitap, Kemal Yalçın’ın yüzleşme süreciyle ilgili olarak topluma sunduğu bir öneri. “Gel, bu konuya buradan, benim gördüğüm yerden bak” diyor. Aynı zamanda da “ben bu meseleyle ilgili insanları böyle dinledim” diyor. Ses çıkarmadan, onların sözlerine ve bazen sessizliğe gömülmelerine saygı göstererek, tamamıyla birer madun olan bu insanların konuşabilmesi için aracı olarak…

O zaman önce buzdağının görünen ucunu anlıyoruz. Sonra yazar Yalçın’ın müdahalesiyle verdiği pek çok altbaşlıktan geçerek konunun 1915’e, hatta 1890’lardaki Hamidiye Alayları’na bağlanan ve bu süreçte çeşitli biçimlerde büyüyen kötülüğü izliyoruz. Kitapta Agop’un ardından gelen son bölümler de, fail olmayan Müslüman hemşerilerin, konuya nasıl baktığını, duyulan ve elbette duyulması gereken utancı ortaya koyuyorlar. Elbette o noktada artık Agop’un yanındayız. Elbette bu kötülüğün karşısındayız. Korumasız bir insana hırsız diye iftira edilmesine, boynuna yemek kazanı asılarak toplum içinde aşağılanmasına, ancak haraç vererek kurtulmasına kayıtsız mı kalacağız? Lanet olsun kötülüğü başlatan, yaptıran ve çoğalmasına yardım eden her faile! Kimliğimize bulaştırdığınız bu lekeyi kabul etmiyoruz.

Yerimiz, tarafımız, Agop’un anlatısının ardından gelen ve Türkiyeli Türk, Kürt, Ermeni ve diğer kimliklerden sanatçıları bir araya getiren dost meclisinde. Yalçın’ın hazırladığı yoldan yürüdüğümüzde kötülükle nasıl yüzleşilebileceğini somut biçimde görüyor, anlıyoruz. Ötekini dinlemeyi ve sorumluluk yüklenmeyi öğreniyoruz. Ağza alınamaz kötülük yangınlarına karşı nerede duracağımızı, yangının durması ve hiç başlamaması için nasıl bir çabaya girişmemiz gerektiğini çıkarsayabiliyoruz. Gerisi bizim çabamıza, karamsar akıllı ama iyimser iradeli geleceğe bakışımıza kalıyor.

Haftaya bu noktadan devam edelim.

Umudunuzun ateşi canlı kalsın, hiç sönmesin.

 

Kaynak: farklı bakış