Tarih: 15.10.2020 00:44

Koronavirüs Krizi ve Su Yüzüne Çıkan Eğitimsel Gerçekler(*)

Facebook Twitter Linked-in

Bu yazının konusu koronavirüs salgını nedeniyle zorunlu olarak uygulanan uzaktan öğretimin faydaları, yöntemleri ve normal öğretimle karşılaştırılması değildir. Salgın nedeniyle yüzyüze eğitim yapılamadığı ve başka bir yol kalmadığı için “bari zararın neresinden dönülürse” mantığı ile zorunluluktan başvurulan bir yol olmasına karşın bazı eğitimciler ile öğretmenlerin uzaktan öğretimin yüzyüze öğretimden daha faydalı olduğuna yönelik akla ziyan açıklamalarını tartışmak hiç değildir. Olağanüstü zorunluluğun bir gereği olarak uygulanan uzaktan öğretim sürecini zorlama bir şekilde teoriyle meşrulaştırılmaya çalışmak yerine normal zamanlarda sümenaltı edilen ve önemsenmeyen ancak salgın nedeniyle artık su yüzüne çıkan bazı eğitimsel gerçeklerin tartışılması bu yazının konusunu oluşturmaktadır. Bu kapsamda (1) eğitim sisteminin yönetiminde ve önceliklerin belirlenmesinde istişareye dayalı bir kurula duyulan ihtiyaç,(2) koronavirüs salgını nedeniyle okula gidemeyen öğrencilerin okula ve öğretmenlerine yönelik duygusal bağlarının ne kadar zayıf olduğu veya hiç olmadığı gerçeği,(3) bu gibi olağanüstü kriz durumlarında sürekliliği ve devamlılığı sağlayabilmek ülke gerçeklerine uygun olmayan ideolojik zorunlu eğitimin gereksiz derslerinin sadeleştirilmesi ve (4) eğitimde yerelleşme gereğigibi konular bu çalışma bağlamında tartışılmaktadır. Bu gibi tartışmalar, krizlerin fırsata çevrilmesine yönelik köprüden önceki son çıkışlardan biri olarak da değerlendirilebilir.

Engin Aslanargun

Koronavirüs Salgını ve Etkileri

İnsanlık tarihinde hayatın olağan akışını derinden etkileyen ve yönünü değiştiren bazı dönüm noktaları vardır. Keşif, icat, toplumsal olay, savaş, saldırı, afet, salgın gibi faktörler olağan etki alanlarını aşarak insanlığı yeni bir maceraya sürüklemiş ve o zamana kadarki alışkanlıkları ters yüz etmiştir. İstanbul’un fethi savaş stratejisi ve ordu düzeni açısından Osmanlıların bir dünya gücü olduğunu tescilleyerek Batı-Hristiyan-Haçlı dünyası açısından bir çağın kapanmasına neden olmuştur. Amerika kıtasının keşfi ile başlayan süreçte suçlu, kaçak, maceraperest gibi insanların bu yeni kara parçasına akın ederek koloniler şeklinde yaşamaya başlaması ve devamında 19. yüzyılda kolonilerin birleşmesiyle ABD’nin ortaya çıkması önce Avrupa kıtasında sonra da dünyada dengeleri değiştirmiştir. Buharlı makinelerin icadı ve kömürün enerji kaynağı olarak kullanılmaya başlanmasıyla birlikte kol gücüne dayalı bir hayat makineler yardımıyla hızlı, seri ve mekanik bir üretime geçiş yaparak sanayi devriminin temellerini oluşturmuştur. Batı dünyasında ortaçağ olarak adlandırılan dönemde İngiltere ve Fransa’daki düşünürlerin öncülüğünde insanların kilise ve krallığın baskı, sömürü, istismar ve zulmüne isyan etmesi Aydınlanma olarak adlandırılan bir dönemi başlatmış; dinin sekülerleşmesi, dünyevileşmesi ve vicdanlara bırakılmasıyla sonuçlanan laisizm akımı ile Hristiyan mezheplerini ortaya çıkarmış, nihayetinde insan aklını esas alan rasyonel ve pozitivist akımı dünya üzerinde yaygınlaştırmıştır.

Coğrafi keşiflerle Avrupa dışındaki toprakları işgal ederek oradaki insan ve doğal kaynakları sömürgeleştiren Batılıların yeni bir siyasal düzen oluşturmak için başlattıkları Birinci Dünya Savaşı çok milletli imparatorluk düzeni yerine yeni dünya düzeni için daha kolay yönetilebilir çok sayıda ulus devlet ortaya çıkmıştır.

Bir zamanların popüler ve kullanışlı politikası olan ulus devlet söylemi, 1929 dakiBüyük Buhran adı verilen ekonomik krizin de tetiklemesiyle içe kapanmacı, militarist ve tek adam yönetimindeki faşist devletlerin ortaya çıkmış ve nihayetinde İkinci Dünya Savaşı gibi insanlık tarihinin en kanlı savaşlarından birine sebep olmuş, savaş sonrası bir zamanların popüler ve kullanışlı politikası olan ulus devlet söyleminin terkedilerek uluslararası birliktelikleri ve ittifakları teşvik eden politikaların yaygınlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Hayatın olağan akışını değiştiren, insan ve toplum hayatında dönüm noktası olarak değerlendirilen, bir çeşit paradigma değişikliği anlamına gelen İstanbul’un Fethi, Aydınlanma Devrimi, Sanayi Çağı, Birinci Dünya Savaşı gibi dönüm noktalarına 2020 yılının dünyasında Koronavirüs salgınını da eklemek abartılı olmayacaktır.

Milyonlarca insanın ölümüne, dünya ekonomisinin üçte bir küçülmesine ve toplumsal ilişkilerin durmasına neden olan bu salgın hastalığın en büyük kitlesel etkinlik olan okullardaki eğitime etki etmemesi mümkün değildi. Salgını kontrol altına almak, biranda çok sayıda insana bulaşmasını önleyerek yönetebilir düzeyde tutabilmek için okullarda gerçekleştirilen yüz yüze eğitim Mart 2020’ de önce üç hafta süre ile daha sonra da dönem sonuna kadar tatil edilmiştir. Yüz yüze eğitimi telafi etme adına uzaktan öğretime geçilerek öğretim süreci devam ettirilmeye çalışılmıştır. Dünya genelinde bütün ülkeleri eş zamanlı olarak etkileyen ve toplumsal hayatı kesintiye uğratan böyle bir olayın savaş dönemlerinde bile yaşanmadığı söylenebilir. Koronavirüs salgını nedeniyle okullarda yüz yüze eğitimin durdurulması ve bunun telafi edilmesi adına önceleri geçici olarak daha sonraları ise belirli bir süre boyunca devam edecek şekilde uzaktan öğretime geçilmesi eğitim-öğretim hayatında da yeni bir dönemin başladığı anlamına gelmektedir. Geleneksel uygulamalar, sınıf ortamı, yüz yüze iletişim, göz teması, sosyal öğrenme, grup çalışması gibi birçok noktada değişim zorunlu hale gelmiş ve geleneksel uygulamalar terkedilmiştir.

Eğitim öğretimin şekli ve yöntemi tamamen değişmiş, teknoloji karşısında öğretmen adeta boşa çıkmış, öğretim programlarının acilen yeniden yapılandırılması ve teferruatlardan arındırılması gündeme gelmiş ve eğitim politikalarının gözden geçirilmesi ihtiyacı hasıl olmuştur. Bu yeni durumun ne zaman kadar süreceği veya hayatın normale döneceği zaman henüz belli değildir; hatta belirli bir normalleşme düzeyi sağlansa bile önceki eğitim ortamlarına tekrar dönülebilmesi ve toplumsal ilişkilerin kaldığı yerden devam edebilmesi şüpheli görülmektedir. Bu tam anlamıyla bir paradigma değişikliğidir.

Olağanüstü değişimlerin eşiğinde bulunmak, farklı çözüm arayışlarına girmek, kısaca yeni bir şeyler üretmek ve söylemek durumunda kalmak bir anlamda paradigma değişikliği zamanının geldiğini göstermektedir. O halde nedir bu paradigma değişikliği? Koronavirüs nedeniyle karşı karşıya kalınan eğitimsel zorunluluklar nelerdir? Normal şartlarda yapılamayan ancak bu olağanüstü dönemde gerçekleştirilmesi gereken dönüşümler nelerdir? Kısaca koronavirüs salgının açığa çıkardığı çıplak gerçek nedir? Bu sorulara bütün boyutlarıyla cevap verilebildiği takdirde karşı karşıya kalınan paradigma değişikliği anlaşılmış olacaktır.

Eğitimde Paradigma Değişimi

Koronavirüs salgını nedeniyle ortaya çıkan ve Türk Milli Eğitim sisteminin yüzleşmek zorunda olduğu dört temel parametreden bahsetmek mümkündür. Bunlar eğitim sistemin yönetimi, öğrencilerin okula yönelik tutumları, ideolojik zorunlu eğitim sürecinin yeniden düzenlenmesi ve karar mekanizmaları açısından yerelleşmenin sağlanması başlıkları altında özetlenebilir. Aslında bu paradigma değişikliğine duyulan ihtiyaç uzun süreden beri hissedilmesine karşın yöneticiler tarafından görmezden gelinmekte ve statüko devam ettirilmekteydi. Koronavirüs krizi paradigma değişikliğinin artık zorunlu bir hal aldığını göstermektedir. Krizlerin fırsatlara çevrilmesi ve iyice su yüzüne çıkan sorunlara çözüm üretilmesi gerekmektedir. Normal koşullarda bile etkili olamayan ve öğrencilere hitap edemeyen bir sistemden kriz dönemlerinde etkililik ve verimlilik beklemek, buna yönelik çaba içerisine girmek hayalcilikten başka bir şey değildir. Normal şartlar altında her türlü insan kaynağı ile fiziki ve teknolojik olanaklar mevcut iken gerçekleştirilemeyen eğitim öğretimin uzaktan öğretim ile sağlanması mümkün değildir.

Öğretmenlerden canlı olarak yüzyüze dinlediği dersi anlayamayan veya öğrenemeyen bir öğrencinin bilgisayar karşısında birşeyler öğrenebilmesini beklemek en hafif ifade ile insan doğasını bilmemektir; pedagojiyi anlamamaktır; eşyanın tabiatına aykırıdır. Salgın sürecinde normal zamanlardaki imkan ve olanakların ne kadar kıymetli ve önemli olduğunun bilincine varılması bile önemli bir dönüşümdür.

Bu süreçte ortaya çıkan önemli bir değişim alanı eğitim sisteminin yönetimi ile ilgilidir. Koronavirüs salgını süreci ilk günden itibaren ülkemizde iyi yönetilmektedir. Bütün kesimlerin son zamanlarda üzerinde ittifak ettiği ender konulardan biri olarak salgın sürecinin yönetimi uzmanlardan oluşan bir heyetin önerileri doğrultusunda hükümetin son kararı vermesi şeklinde gerçekleşmektedir. Yürütme sorumluluğu taşıyan ve halktan aldığı yetkiyi bir sonraki seçim dönemine kadar kullanma hakkına sahip bir iktidarın son kararı vermesine kadar doğru ve yasal ise uzmanlardan oluşan bir heyetin önerileri doğrultusunda hareket etmesi de o kadar liyakat ve ehliyete önem verilmesinin bir göstergesidir.

Koronavirüs Bilim Kurulu yaklaşık 30 kadar alanında uzman akademisyen ile sağlık bakanlığı yöneticilerinden oluşmaktadır. Salgın hastalık ve bunun toplumsal boyutları ile doğrudan ilgili göğüs, enfeksiyon, mikrobiyoloji, halk sağlığı gibi alanlarda uzman bilim insanları belirli aralıklarla bir araya gelerek salgının gidişatı ile ilgili görüş alışverişinde bulunmakta, mevcut durumu değerlendirmekte, olası riskleri masaya yatırmakta, dünyadaki salgınla ilgili yeni durumu ve gelişmeleri izlemekte ve hükümete önerilerde bulunmaktadır. Kurulun başkanı olarak sağlık bakanı hükümet ile kurul arasında iletişimi sağlayarak eğitim, ulaştırma, turizm gibi alanlarda atılacak adımlarla ilgili bilgi ve öneri akışını sağlayan bir köprü görevi görmektedir.

Bilim kurulu herhangi bir baskı altında kalmadan uzmanlık bilgilerinin ışığında insan ve toplum sağlığını koruma ve bu salgını en az hasarla atlatabilme iradesinin bir sonucu olarak teşekkül ettirilmiş görünmektedir. Görüş ve önerileri tamamıyla bilimsel bilgi, deneyim ve istatistikler doğrultusunda şekillendiği için ciddi görüş ayrılıkları ortaya çıkmamakta veya kamuoyuna yansımamaktadır.

Salgının ortaya çıktığı günden itibaren altı ay geçmesine karşın hükümet ve kamuoyu ile paylaştıkları bilgi, görüş ve önerilerin çok büyük oranda isabetli çıktığı, insanlarca kabul edilerek uygulandığı ve her kesimce takdir edildiği ifade edilebilir. Bu haliyle Bilim Kurulu’nun, Türk Tabipler Birliği’nin istatistiklerle ilgili birkaç eleştirisi dışında bütün halk, devlet, muhalefet ve sivil toplum tarafından ciddiye alınan, meşru kabul edilen, takdir edilen ve saygı duyulan bir kurul olduğu söylenebilir.

Milyonları ilgilendiren görüş ve önerilerin tartışıldığı bir kurulun daha fazla tartışılması ve eleştirilmesi de mümkündür, normal karşılanabilir. Bilim kurulu oluşumundan yola çıkarak eğitim sisteminin yeniden yapılandırılmasını dört başlıkta tartışmak mümkündür.

1. Eğitim Sisteminin Yönetimi

Eğitim sisteminin sorunları da koronavirüs salgınından daha basit ve hafif değildir. En temel fark ölümlere tanık olunmamasıdır. Etkisiz, verimsiz ve kötü bir eğitim sisteminin neden olduğu toplumsal, bireysel ve ekonomik sorunlar uzun vadede çok daha büyük hasarlara yol açabilmektedir. Türkiye’de altı ay içerisinde altı bin kişi koronavirüs salgınından dolayı hayatını kaybetmiştir; bu üzücü bir sonuçtur, devleti ve toplumu derinden etkileyen önemli ve büyük bir olaydır. Ancak iyi tasarlanmamış eğitim sistemlerinin insan ve toplum hayatında bıraktığı hasar bundan daha hafif değildir. Etkisiz, verimsiz ve insanların ihtiyaçlarına karşılık veremeyen bir eğitim sistemi uzun vadede milyonlarca insanın hayatını olumsuz etkilemektedir.

Belki binlerce insanın biyolojik ölümüne tanık olunmamaktadır; ancak milyonlarca insan eksik, yanlış, ideolojik ve pozitivist eğitim ile mekanikleştirilmekte, sürüleştirilmekte ve insani özelliklerini kaybetmektedir. İnsanların gerçek potansiyelleri ve yetenekleri ortaya çıkarılamadığı için geleceğe yönelik hayalleri gerçekleşememektedir.

Beklentilerine ulaşamayan veya potansiyelini doğru yönde kullanamayan bireyler devlete ve topluma tepki geliştirerek birer tehdide dönüşebilmektedir. Benzer şekilde insanlar eğitim sistemi aracılığı ile toplumsal kuralları, örf ve adetleri, kültürel birikimi kısaca bir toplumu var eden değerleri öğrenemediği takdirde o toplumun, devletin ve milletin geleceği açısından büyük bir risk oluşturmaktadır. Kendi toplumuna yabancılaşan, kültürel değerlerini küçümseyen, ailesini ve davranış kalıplarını beğenmeyen bir neslin uzun vadede topluma vereceği zarar koronavirüs nedeniyle vefat eden binlerce insandan daha kalıcı ve vahim değil midir?

Sağlık sistemi elbette önemlidir, tedbirlere uyulmalıdır, bir insanın dahi hayatını kaybetmesi toplumun ölümü derecesinde önemlidir; ancak yanlış eğitim sistemi aracılığıyla dejenere olan, heba edilen, hayalleri kırılan, yanlış yönlendirilen, yetenekleri ortaya çıkarılamayan bir gençliğin neden olabileceği toplumsal ve kişisel tahribat uzun yıllar içerisinde milyonlarca insan üzerinde kalıcı etkiler bırakacaktır. Bugün için yirmi milyon öğrenci doğrudan eğitim sisteminden etkilenmekte, öğretmen ve aileler de dahil edildiğinde 80 milyonluk nüfusun yarısından fazlası eğitim sistemiyle ilgili konumda bulunmaktadır. Bir sistemdeki sorunlara çözüm üretmenin ilk adımı yönetim kademesinden başlamaktır.

Sorunları üreten zihniyetlerle çözüm üretilemeyeceği için ilk adım popüler bir ifade ile bürokratik oligarşi olarak tanımlanan yönetim kademesinden başlamaktır. Sorunların kaynağı olan, çözüm üretmeyen,sistemi tıkayan, yönetici eğitimine ve projesine sahip olmayan üst düzey oligarşik bürokrasiden başlamak gerekmektedir. Koronavirüs salgını ile mücadelede uygulanan iyi bir örnek olarak eğitim bilim kurulunun oluşturulması ve ülkenin eğitim politikaları ile ilgili bakanlığa ve hükümete görüş ve önerilerde bulunması atılacak ilk adım olmalıdır.

Cumhurbaşkanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Yüksek Öğretim Kurulu gibi üst düzey birimlerde Eğitim ve Öğretim Politikaları Kurulu,Talim Terbiye Kurulu, Üniversitelerarası Kurul gibi çok sayıda birim olmasına karşın bunları hepsi uzmanlık yerine bürokratik bir mekanizma olarak ön plana çıkmakta ve kendilerini o kurula atayan makamın kararlarını tasdik etmekten ve meşrulaştırmaktan öteye geçememektedir. Bu gibi kurullarda kararların nasıl alındığı bilinmemekte, kamuoyuna bilgilendirme yapılmamakta ve şeffaf uygulamalar gözlenememektedir; daha çok üst düzey yöneticilerin verdiği kararlara meşruiyyet kazandırmaya ve gerekçeler oluşturmaya çalışan kurul izlenimi verdikleri için toplum nezdinde pek güvenilir bulunmamaktadır. Bu kurullarda ülkenin eğitim sorunları yerine üst yönetimin belirlediği ikincil derecede öneme sahip konular gündeme gelmektedir.

Hükümete ve eğitim bakanına danışmanlık yapacak, ülkedeki eğitim öğretim konularında uzman, güncel eğitim sorunlarını dile getirebilecek, ülkenin uzun dönemli eğitim politikalarını şekillendirebilmek için görüş ve önerileri olan vizyon sahibi bir kurula acilen ihtiyaç duyulmaktadır. Somut olarak ilkokul, ortaokul, lise, üniversite, sınav sistemi, teftiş sistemi, öğretmen yetiştirme sistemi gibi konulardan başlamak üzere ülkenin acil cevap bekleyen ve her geçen gün kronikleşerek koronavirüs halini alan sorunlarının masaya yatırılması gerekmektedir. Rutin olarak belirli aralıklarla toplanan, toplantı gündem ve sonuçlarının şeffaf olarak kamuoyu ile paylaşıldığı bir uzmanlar heyetinin yönlendirmesine ve rehberliğine acilen ihtiyaç duyulmaktadır.

Uzmanlardan oluşan bilim kurulunun teşekkülü ciddi ve önemli bir irade ile gerçekleşebileceği için bu kurulda alınan kararların uzun vadede uygulamaya aktarılması da aynı şekilde güçlü bir irade eliyle mümkün olabilecektir. Bugün itibariyle Türkiye’de böyle bir iradeyi sergileyebilecek tek kurum Cumhurbaşkanlığı’dır.

Hâlihazırdaki eğitim sorunlarını masaya yatırabilecek ve çözüm üretebilecek bir irade eğitim bakanlığını aşmaktadır. Eğitimle ilgili alınacak kararlar ve atılacak adımlar öğrenci, öğretmen ve aileler düşünüldüğünde on milyonlarca insanı doğrudan etkileyeceği için bakanlığın böyle bir tepkiyi göğüsleyebilmesi mümkün değildir; haddi zatında bakanlık bürokrasisi içerisinde böyle bir değişimi planlayabilecek bir vizyon da görülmemektedir. Yılların bürokratik ve oligarşik bir alışkanlığı ve hastalığı olarak daha çok teferruata dair palyatif değişim ve yeniliklerle zaman geçirilmekte ve kamuoyuna bir şeyler yapılıyor izlenimi verilmeye çalışılmaktadır. Maalesef ilk zamanlarda lider tarafından dile getirilen bürokratik oligarşi eleştirisi bir ümit oluşturmuş iken gelinen nokta itibariyle yeni bir oligarşik bürokrasinin tam gaz yoluna devam ettiği gerçeği kamuoyunda yüksek sesle dile getirilmektedir. Eğitim sisteminde keyfiyetin önlenmesi ciddiyet, liyakat ve ehliyetin hayat bulabilmesi için en üst irade olarak cumhurbaşkanının girişimiyle şeffaf bir eğitim bilim kurulunun oluşturulması, eğitim sorunlarının tartışılması, önceliklerin belirlenmesi ve politika oluşturulması sürecinde yine en üst irade tarafından desteklenmesi gerekmektedir.

Böyle bir kurul üst düzey yöneticiler ile politikacıların elini rahatlatacak, çevreden gelebilecek keyfi istek ve beklentilerin önüne geçecektir. Böylece milyonlarca insanı ilgilendiren radikal kararlar alınsa bile netice itibariyle bilim insanlarından oluşan bir kurulun iradesi söz konusu olduğu için kamuoyu tarafından kabullenilmesi ve hazmedilmesi daha kolay olacaktır. Zaten istişare ile verilen kararların doğruluğu en yüksek düzeyde olacağı ve gerekçeleri kamuoyu ile şeffaf bir şekilde paylaşılacağı için yönetime olan güven de artacaktır.

Bugün itibariyle atılacak bundan daha rasyonel bir adım ve yöntem bulunmamaktadır. Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren tek parti, çok parti, askeri yönetim, olağanüstü hal yönetimi, azınlık hükümeti, koalisyon hükümeti, demokratik yönetim gibi çok çeşitli hükümet türleri iş başına gelmiş bürokrat bakan, siyasetçi bakan, eğitimci bakan, akademisyen bakan, öğretmen dostu bakan gibi çok çeşitli nitelikteki insanlar eğitim bakanlığı yapmıştır.

Öğretmen yetiştirme, lise ve üniversite giriş, yönetici atama, program geliştirme, okul kademeleri, denetim yöntemi gibi alanlarda (sadece beş-altı değişiklik son yirmi yıl içerisinde olmak üzere) onlarca kez düzenleme yapılmış, neredeyse tamamı isim ve şekil değişikliğinin ötesine geçilememiş ve nihayetinde sorunlar katlanarak günümüze kadar ulaşmıştır. Okullarda “öğretimin gerçekleşmemesi” gerçeği ile yüzleşme cesaretini neredeyse hiçbir yönetim gösterememiştir. PİSA, TIMMS gibi uluslararası sınavlar ile üniversite ve ortaöğretim giriş sınavları gibi ulusal merkezi sınav sonuçları “öğrencilerin öğrenemediğini” göstermesine karşın bu sorun eğitim politikalarını belirleyen üst yönetimin acil gündemi haline gelmemiştir.

2020 ortaöğretim giriş sınavında koronavirüs salgınından dolayı sadece 8. sınıf birinci dönem konularından soru hazırlanmasına karşın 20 matematik sorusundan ortalama başarı oranı 4,89 soru düzeyinde gerçekleşmiştir. Yani ortalama olarak öğrenciler sınıflarda öğretilen matematik konularının ancak yüzde 25’ini öğrenebilmişlerdir. Geriye kalan yüzde 75’lik kısım boşa gitmiş, öğrenilememiş, öğrenci ve öğretmenler boşa kürek çekmişlerdir. Üniversite giriş sınavında TYT fen bilimlerinde 20 sorudan ortalama 2,6; AYT fizik 14/1, kimya 13/1, biyoloji 13/1 ortalama yapan öğrenciler bu derslerde neredeyse hiçbir şey öğrenemediklerini itiraf etmektedir.

Bu vahim ve yoğunbakımlık tablo karşısında yüzlerce üst düzey eğitim yöneticisi, binlerce okul yöneticisi, on binlerce öğretmen ve milyonlarca öğrenci etkisiz ve verimsiz bir eğitim sisteminde “mış” gibi yaparak tribünlere oynamaya devam etmektedir. Bu gruba üniversite hocaları da dâhildir. Bu sistemin entübe olmuş hastadan bir farkı var mıdır? Sonuç olarak “balık baştan kokar” veya “baş nereye giderse ayaklar da oraya gider” atasözlerinde altı çizilen gerçek ile yüzleşmek ve gereğini yapmak adına ülkedeki eğitim politikalarını tasarlayacak, öncelikli sorunları tespit edecek, uzun vadeli çözüm önerileri sunacak bir eğitim bilim kurulu ile böyle bir kurulun oluşumuna öncülük edecek ve önerilerini ülkenin geleceği adına uygulama cesaretini gösterecek siyasi bir iradeye ihtiyaç bulunmaktadır.

Devam edecek...

(*) Özgün İrade Dergisi 2020 Ekim(198.) Sayısı




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —