Tarih: 09.09.2019 12:07

KONUŞMAMAK İÇİN DİŞLERİNİ ÇEKTİREN TARİHÇİ

Facebook Twitter Linked-in

Sayın Taha Akyol, geçenlerde Karar gazetesindeki köşesinde “ Milli Tarih ve Malazgirt” başlığıyla yayımladığı yazısının sonunda, sözü ünlü bir tarihçimize getirip şöyle diyor:

“Milli Şef İnönü, 28 Temmuz 1942’de İstanbul’da tarihçi Mükrimin Halil Yınanç Hoca’dan Selçuklu tarihi yazmasını istedi. Hoca’nın ‘Türkiye Tarihi- Selçuklular Devri’ adlı öncü eseri 1942’de yayınlandı. Bildiğim kadarıyla Malazgirt’le Anadolu’nun vatanlaşmasını anlatan ilk ilmi tarih kitabı budur. Kürtleri de anlatır.

Merhum Mükrimin Halil Yınanç, diğer bütün öncü tarihçilerimiz gibi Batı’da okumuş, tarihçiliğe de, Tarih-i Osmani Encümeni’nde başlamıştı.”

Taha Bey’in köşe yazısı olması dolayısıyla – belki de – aceleye getirerek kaleme aldığı bu yazıda görülen eksik ve yanlış noktalara temas etmeden önce dünyaca ünlü tarihçimiz Mükrimin Halil Hoca’nın tarihe, özellikle Ortaçağ İslam tarihine olan vukufiyetine kısaca temas etmek istiyorum.

İstanbul Üniversitesi Rektörü Ord. Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan, Mükrimin Halil Hoca’nın ölümünden hemen sonra kaleme alıp 28 Aralık 1961 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımladığı yazısına şu satırlarla başlıyor: “Herkes kitap okur, Mükrimin kütüphane okurdu! Hayatının son ayları olacağını kimsenin hatırına bile getirmediği birkaç aydan beri –bilmiyorum kaçıncı defa– içine daldığı Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ni bitirmek üzereydi. Akşamüzeri saray kapanırken hademelerle beraber dışarı çıkar, sokaklara sürünürcesine uzun ve şişkin çantası bir elinde, öteki elindeki bastonunu meşhur tavrıyla kullanarak Sultanahmed’i geçer ve ara sıra bana uğrardı. Hemen her görüşmemizde ‘Kitap ne vakit çıkacak?’ münakaşası açılır ve o türlü mazeretlerini sayar, dökerdi.

Evet, Üniversite Ortaçağ Tarihi Ordinaryüs Profesörü Mükrimin Halil, ‘Türkiye Tarihi’ adıyla başladığı büyük eserin yalnız 191 sayfalık bir fasikülünü yayınladı (1944) arkası gelmedi.”

El-hak bunların hepsi doğrudur. Mükrimin Halil Hoca, yalnız Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ni okumakla yetinmedi, başta Beyazıt Devlet Kütüphanesi, Süleymaniye Kütüphanesi olmak üzere İstanbul’un diğer bütün kitap hazinelerini hatmetti. Bu geniş tecessüs ve büyük merak onu tarih okyanusunun mahir bir yüzücüsü haline getirdi. Evet, başlangıçta çok dağıldı ama sonunda sahayı biraz olsun daraltarak Ortaçağ İslam tarihi bilhassa Selçuklular üzerinde uzmanlaştı. Fakat –moda deyimle– uzmanlık da onu kesmiyordu. Ermeni, Süryani tarihleriyle birlikte daha birçok kaynaktan istifade etmek istiyordu. Nitekim böyle de yaptı. Prof. Faruk Sümer Hoca’nın ifadesiyle, asıl ilgi alanı Ortaçağ Türk Tarihi olduğu için kırk yıldan fazla bir zaman çalışarak pek çok ve pek kıymetli malzeme topladı. Bunları büyük bir titizlikle sayısı yüzü geçen defterlere kaydetti. Ne yazık ki, bunlar, bugüne kadar kitaplaşmadı. Kısaca söylemek gerekirse Mükrimin Hoca’nın yayımlanan eserleri; yayımlanmayanların yanında devede kulak bile değildir. Ayrıca Hoca’nın mükemmelliyetçiliği, yanlış yapma korkusu, daha fazla kaynağa ulaşma düşüncesi, ilmiyle mütenasip (doğru orantılı) eser yazmasını engelliyordu. Evet, müverrihimizin “Türkiye Tarihi” çok önemli bir kaynaktır ama hacim itibariyle de çok küçüktür. Durum böyle olunca Taha Bey’in ifadesiyle Milli Şef, Mükrimin Hoca’dan Selçuklu Tarihi’ni yazmasını istedi. O da “Türkiye Tarihi –Selçuklular Devri”ni yayımladı, cümlesi eksik olması dolayısıyla boşta kalıyor. Yani yukarıda izah ettiğimiz sebeplerden dolayı Mükrimin Hoca, İnönü’ye hemen öyle olumlu bir cevap vermiyor.

Taha Bey aynı yazısında Mükrimin Halil’in diğer öncü tarihçilerimiz gibi Batı’da okuduğunu söylüyor ama bu, yanlıştır. Hayır, merhum Batı’da okumadı, sadece Milli Eğitimci Rıdvan Nafiz’in yönlendirmesiyle Bibliothégue Nationele’de Selçuk tarihine ve beylikler tarihine dair bütün yazmaları incelemesi için Paris’e gönderildi. İki yıl süreyle bu görevi yerine getirdi. (1927). Bunun dışında Batı’yla başka bir ilişkisi olmadı. Yukarıda kendisinden iktibasta bulunduğumuz dostu Kâzım İsmail Gürkan bu konuda da şunları söylüyor:

“Kitap kurdu Mükrimin, Paris’te ‘Milli Kütüphane’ye girdi ve iki yıl seçtiği kitapları okuyup istinsah ettikten sonra memlekete döndü. Eminim ki, Mükrimin’i bir daha Paris’e götürüp şehrin ortasında bıraksaydınız yolu bulamaz, kaybolurdu. Zira Milli Kütüphane’nin dışında onun Paris’le hiçbir alışverişi olmamıştı. İstanbul’un Beyoğlu cihetini de evvela kütüphanesi olmadığı için sevmezdi. Sonra camileri, medreseleri, türbeleri, çeşmeleri olmayan İstanbul onun için yaşanacak bir yer değildi, bir taş yığını idi.”

Sözümü bitirmeden şunu da belirtmek isterim ki, Hoca dünya çapında bir tarihçimiz olduğu kadar da, bir ahlak ve karakter âbidesiydi. Kim olursa olsun doğruları söylemekten çekinmez, dâvâsından, inancındantaviz vermezdi. Haydi buna bir örnek vereyim.

Devir Cumhuriyetin ilk yılları… Güneş Dil Teorisi diye ne idüğü belirsiz bir teori ortaya atılıyor. Konuyla ilgili bir kongre tertip ediliyor. Burada bir konuşma yapması için Mükrimin Halil Hoca da Ankara’ya davet ediliyor. Hoca, kanaatleriyle ve tabii ki ilmi gerçeklerle tam bir tezat teşkil eden bu teoriyi savunma, hatta fikir beyan etme sıkıntısından kurtulmak için çare aramaya başlıyor. Hemen tanıdığı bir dişçiye gidip, kuzum, bir insana konuşamaz raporunun verilmesi için kaç dişinin çekilmesi gerekir diye soruyor. Dişçinin sayıyı belirtmesi üzerine derhal koltuğa oturup birkaç dişini çektiriyor. Böylece büyük sıkıntısından kurtuluyor. Ben bu anekdotu, hem merhum Mehmed Niyazi Özdemir’den, hem de Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde yapılan bir anma toplantısında yakınlarından duydum. Ayrıca “Türk Tarih Kurumu” yayınları arasında çıkan “Ord. Prof. Mükrimin Halil Yınanç” isimli 1091 sayfalık kitapta da konuya yer veriliyor.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —