Kitapla İrtibat ve Düşünsel Sapma

Kadir Çiçek Yazdı;

Kitapla İrtibat ve Düşünsel Sapma

Zihinden fikre beslenen, fikirden dile şekillenen eylemlerimiz, bizim inanç dünyamızı simgeleyen niteliktedir. Eylemin rengi inancın rengini yansıtır. Bu yüzden insan yaptıklarının, sayfalar arasındaki varlığının bilincinde olduğu sürece anlamlı yaşam sürdürebilir.

Müslümanların yaşamlarını şekillendiren, kendi hayat normlarını oluşturan, ilkeler bütünlüğünü teşkil eden ve düşünüş, kavrayış, idrak ediş boyutunu besleyen kaynak Kur’an’dır. Kur’an’a yaklaşım biçimi, o insanın yaşam biçimini, dolayısıyla kişiliğinin içeriğini ortaya koyar. Kur’an’dan beslenen beyin, olgunluğu kuşanabilecek fırsatı kolayca yakalayabilir. Kur’an’a yabancılaşan beyin ise karmaşık yaşantılar çağıran sesin bağımlısıdır.

Modern dünya, insanı muğlaklarla örülü çekim kuvvetine almak için onun önüne sınırsız sayıda meşguliyetler sunar. Amaç, insanın irade yönünü sapmalara maruz bırakmaktır. Bir türlü kendi kimliğimize kavuşamadığımız bu eklektik sarmalda, berrak fikirler üretmemiz mümkün değil. Çok susayan birinin, yeterince su içememe durumunda takati kalmayacağı için sağlıksız düşünme ve verimsiz eylemde bulunması gibi, insan da önüne çıkan çetrefilli durumların içinden eğer yeteri derecede bilinçlenmemiş; yani inandığı kitaptan yeterli oranda beslenmemiş ise buradan yenilmeden çıkması oldukça zordur. Aslında hayattaki konumumuz, Kur’an’a yakınlığımız veya uzaklığımızın yaşamdaki mücessem boyutudur. Kendi değerimizi kendimiz belirliyor ve içinde bulunduğumuz durumu yine kendimiz şekillendiriyoruz.

Müslümanlar için Kur’an, bugün farklı nitelikler arz etmektedir. Hayat içindeki öznel fonksiyonuna darbe vurulmuş olması, onun en temel özelliğine saldırıdır aslında. Şekillendirici yönü terk edilmiş durumda. Bunun yerine, şekilcilik yönü ön plandadır. Söz sahibi olması yolunda neredeyse hiçbir çaba sarf edilmiyor. Nitekim bugün, her Müslüman açısından “Kur’an ne anlam ifade ediyor?” diye sorulduğunda, çoğunlukla kutsallık, mübarek oluşu, hatim etmek veya ölüler kitabı şeklinde cevaplar alınmaktadır. Burada ifade edilen duruma, dilsel boyutta bir karşı çıkış olabilir; ancak pratikte Müslümanların yaşamlarında çoğunlukla Kur’an’ın yeri budur. Kur’an elbette ki kutsaldır; ancak zaten kutsal olana durmadan kutsallık katılamaz. Onu, ancak hayatın içine çekerek ve insanlık için var olduğu gerçeğini göstererek, onun öznellik boyutunu yaşatarak, haykırarak, eylemde canlandırarak kutsal oluşunu ortaya koyabilirsiniz. Şunu ifade etmeye çalışıyorum; kutsal olanın etkin oluşu, onu durmadan haykırarak değil, onu yaşamda muktedir kılarak gerçekleşir.

Durmadan okumak, bitirmek; tekrar tekrar okumak ve yine bitirmek… Fakat okuduğunu anlamdan koparmak, üstelik içeriğinden haberdar olmamak şeklindeki bu kısır döngü ile bir ömür geçirmek, Kur’an’ın var oluş amacına uygun bir durum değildir. Şu gerçeğin farkına varmadan insanlığa söyleyecek ciddi fikirleri yakalayabilmemiz mümkün değildir: Bir değerin veya kaynağın kutsallığı, insanı yönlendiren, insanın eylemlerini şekillendiren, ona kimlik veren, bilgi yükleyen; uğruna mücadele verilen, mesajı yaşatılan, ilkeleri somutlaştırılan, emirleri yaşantıda belirginleştirilen durumlarda zaten var olur. Yani uğruna hayatın şekillendiği şey kutsallık vasfını zaten bu yönüyle gösterir.

Kur’an, kanun yapma yönünden edilgen duruma düşürülmüş ve bunun yerine onun, kulakların pasını silen dilsel makamdaki otoritesi yükseklere çıkarılmıştır. Mananın özü kaybolmaya yüz tutmuş ve şekilcilik had safhada yerini korumaya devam etmektedir. Bütün bu yaklaşımların neticesi, büyük fikirlerin doğuşu önündeki engellerin devasa büyüklükte görünüm arz etmesidir. Kur’an’a bakışın yücelik ve ona yaklaşmanın “ürkekçe” olduğu bir anlayış, hayatın içine dahil edilmesi gereken bir “hayat kitabı” olduğu gerçeğini idrak etmekten yoksunluğu bize miras bırakmış gibi. Çünkü yücelik, dönüştürücü özelliği olan içindir. Dahası yücelik, ilkelerinin yürürlükte olduğu kaynak içindir. Kur’an ne kadar etkin, söz sahibi ve başvuru kaynağı kılınırsa yüceliği o kadar tasdik edilir.

İçinden, adaletin kavranıp eylemde aktif hale getirilmesi, temiz kavrayışın, komşu haklarının gözetilmesinin, toplumsal alanda merhametin ikame edilmesinin, insanlığın selametine dönük yaşantının sürdürülmesinin alınmadığı bir kitabın elbette ki diğer karşılığı “ölüler kitabı”dır. Dirilere okunmayan bir kitabın, kolaycılığa kaçılarak ölülere okunması gayet doğal bir durumdur. Dirilerle dönüşecek bir dünyada, kitabı hayattan koparmak, adaleti öldürmekle eş değerdir. Zira kitabın sesine kulak verip adaleti ve iyiliği tesis edecek olanlar ölüler değil dirilerdir. Bu bakımdan, dirilerin mahrum bırakıldığı ilkelerin, mezarlık alanlarında seslendirilmesi, insanlık adına selamete çıkan yolların enkaza dönüştürülmesi gibidir. Ölüler, ölmeden önce kitaba muhataptır. Öldükten sonra o kitabın kendi hayatlarında ne kadar söz sahibi olduğu ve mesajların kendi eylemlerini ne kadar biçimlendirdiği ile ilgili hesap verme zamanı gelir. Ve o günde, kitaptaki ilkelerin ne kadar yaşamsallaştırıldığı ile ilgili hesap sorulur.

Müslümanlar bugün yeniktir. Müslümanların görüntüsü, adeta yönünü kaybetmiş körlerin görüntüsü gibidir. İzzeti, Kur’an’dan koptukları gün kaybettiklerini idrak edemiyorlar. Ya da farkında olmalarına rağmen darmadağın olmalarından dolayı sağlam kulpa bir türlü tutunamıyorlar. Dünya menfaati çevresindeki dönüş hızları, onları tefekkür ve yetinme olgusundan mahrum bırakmaktadır. Kur’an’dan uzaklaştıkça dağılıyorlar ve dağıldıkça savruluyorlar. Üstelik kütükler gibi…

Resûl der ki: “Rabbim! Şüphesiz ki benim kavmim, bu Kur’ân’ı terk edilmiş olarak bıraktılar.”

(Furkân, 30)

Bu ayetin tam da bizim içinde bulunduğumuz durumu ifade ettiğini bilmek için Kur’an ile hemhal olmak yeterli.

Kur’an’ı hayatımızın içinden, adeta ona büyük bir saygı göstererek, öpüp başımıza koyarak çıkardık. Önce hürmetlerimizi sunduk, sonra “sen şöyle bir kenara çekil ey yüce kitap…” dedik. Önce ekonomi, siyaset, sosyal ve eğitim alanında ona söylenecek söz bırakmadık, sonra da “ey kurban olduğum Kur’an, sen çok yücesin, sen bu işlerle uğraşmayacak kadar kutsalsın…” dercesine eylemde bulunduk. Önce kötü eylemlerde bulunduk, sonra arınmak için güzel sesimizle onu okuduk. Okuduk ama anlamadık. Belki anladık ama işimize gelmeyince, işimize yarayacak şekilde tevil ettik. Onu okurken sesimizin güzelliğine edilen iltifatların büyüsüne kapılarak, mesajlarının ağırlığını hissedemeyecek duruma evrildik.

Onu “mehcur” bıraktık. Ona danışmadan yaşadık. Soru sorma gereği duymadan, çağa söyleyecek sözü olduğunu idrak etmeden; dahası çağı güzelleştiren yegane kaynak olduğunun bilincine varmadan yaşadık. Onu eğitimde ölçüt saymadık. Siyaset alanında otorite kılma gereği duymadık. Ekonomi alanındaki bu çöküşten çıkış yolunun Kur’an’da olduğu gerçeğine kör kesildik. Toplumsal alandaki ifsadın giderek derinlere sirayet ettiği bu yaşantıda, söz hakkı verilmeyen belki de tek kaynak Kur’an’dır. Hayatımıza hiçbir şekilde karıştırma gereği duymadığımız Kur’an’ın “mehcur” bırakılması, terk edilmesi, yalnızlaştırılması tam da bu demektir.

Tarihte, Kur’an’ı dinlemek yerine, sürekli olarak Kur’an’ın kendisini dinlemesi için mücadele eden böylesi başka dönem yaşanmamıştır. Yüksek sesle ve güzel makamla dillendirilerek okunmasında gösterilen ihtimam, ne yazık ki yaşantıya aktarılmasında gösterilmiyor. Buradan, Kur’an tilaveti gereksizdir anlayışı çıkarılmamalıdır; ama asıl amacın da bu olmadığı ve Allah’ın insanlardan istediği şeyin, Kur’an ilkelerinin yaşamsallaştırılması ve söz sahibi kılınması olduğudur.

Şunun da farkına varmamız gerekir ki, Kur’an’dan koptukça kendimizi buhranlara atmış oluyoruz. Kur’an’ı terk ederek, derin anlamsızlıklarla örülü hayatlara koşuyoruz. Kur’an’ı gündemden düşürdüğümüz her bir durum için giderek değersizleşiyoruz. Saygımızı ve etkililiğimizi, Kur’an ile irtibatımızı koparma noktasına taşıdığımız yerde kaybettik. Zillet içinde sürüngenler gibi oluşumuzu, başka yerlerde izzet arayışına girişimimize borçluyuz!

“Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır…” Ayetinden yola çıkarak, insanlığın içinde bulunduğu çıkmazdan ancak kendi kıblemiz, kendi kaynağımız, kendi Kitabımız, kendi vahyimize dönerek buhrandan kurtulabildiğimizi anlamalıyız. Herkes kendi ideolojik saplantısı içinde arayışlar sergiler. Bizim için vahyin istikamet çizgisi ve umdeleri hakikatin ta kendisidir. Doğruyu ve istikameti bulma adresimiz Kur’an’dır.

Kur’an’ı bir aya değil bir yıla yayarak okumak; bitirmek için okumak yerine içselleştirerek ve idrak ederek okumak; akıl ve kalp birlikteliği ile okumak; hayatımızın merkezine taşıyarak okumak en öncelikli hedefimiz olmalı.

Netice olarak, Kur’an’ı duyduğu halde anlamadan okumak ile anladığı halde duymamış gibi yaşamak arasında fark olmadığını ve onu hayatın merkezine taşımamız gerektiğini idrak etmemiz elzemdir.

 

Kaynak: farklı Bakış