Bazen bir cümle, sahibinin niyetinden bağımsız olarak, bir devrin şeceresini döker ortaya. Cumhurbaşkanı’nın oğlu Bilal Erdoğan’ın “Yeniden bu toplumda ‘Dindar olan insan iyidir’ yargısını güçlendirmek zorundayız” ifadesi, basit bir siyasi temenni olarak okunup geçilemez. Bu cümle, aslında derin bir yarılmanın, farkında olunsun ya da olunmasın, toplumsal bilinçaltına sızmış bir çöküşün itirafıdır.
Bu çıkışı yargılamak yerine kıymetli bulmak gerekir. Zira en koyu karanlıkta bile birinin “ışık sönüyor” demesi, gerçekliğe olan bağın henüz tamamen kopmadığını, vicdan kırıntılarının hala bir yerlerde titreştiğini gösterir. Bir sorunun varlığını kabul etmek, imkânsız görünse de çözümün ilk adımıdır. Fakat bu kabul, beraberinde çok ağır, çok sarsıcı soruları ve yüzleşmeleri de beraberinde getirmesi gerekir.
Her şeyden evvel, kaybettiğimizi itiraf ettiğimiz o yargının içini doldurmak, kavramların hakkını teslim etmek zorundayız. “Dindar insan iyidir” derken kastedilen ölçü nedir?
Şüphesiz burada kastedilen; kişilerin özel hayatındaki ibadet şevki, namazdaki huşusu yahut kıyafetindeki semboller değildir. Toplumun bir insana “iyi” hükmünü vermesi için onun gece kaç rekat namaz kıldığına değil, gündüz insan içine çıktığında, yani kamusal alana adım attığında etrafına ne yaydığına bakılır.
Mümin anlamında dindar; sadece Allah’a karşı vazifelerini yapan değil, Allah’ın kullarına karşı “emin” (güvenilir) olandır. Dindarın kamusal alanda görünen hali; korku, endişe ya da kibir değil; huzur, teminat ve selamettir.
İyilik dediğimiz şey, bir insanın başkası üzerindeki tasarrufunda gizlidir. Bir “dindar” yönetici, amir ya da esnaf; elindeki gücü ve imkânı kullanırken, karşısındakine “Benim hakkım onda zayi olmaz” duygusunu verebiliyorsa iyidir. Dindarın yürüyüşü, bakışı, ticareti ve siyaseti; muhatabında “ondan bana zarar gelmez” hissini uyandırmıyorsa, o dindarlık bireysel bir tatminden öteye geçemez.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) “Müslüman, elinden ve dilinden diğer insanların emin olduğu kimsedir” tarifi, kamusal bir anayasadır. “Emin” olmak; bir makamda oturduğunda liyakati gözetmektir. “Emin” olmak; ihale masasında yetim hakkını, kendi çocuğunun rızkından aziz bilmektir. “Emin” olmak; trafikte, hastane sırasında, vergi dairesinde, mahkeme salonunda “başkalarının hakkına tecavüz etmeyeceğine” dair, toplumun bilinçaltına verilmiş sessiz bir sözdür.
Bugün, “Dindar insan iyidir” yargısının çöküşü; dindarların namazı, orucu terk etmesinden değil; dindarlığın bu “kamusal emniyet” vasfını yitirmesinden kaynaklanmaktadır. Dindarlık bir “kimlik” olarak parlatılırken, bir “ahlak” ve “karakter” olarak buharlaşmıştır. İnsanlar artık dindar birini gördüğünde “İşte güvenebileceğim bir liman” demek yerine uzak dursun diye düşünüp yüz çeviriyorsa ve hatta “Acaba gücü yetse beni ezer mi, hakkımı yer mi?” endişesini taşıyorsa; burada kaybedilen şey imaj değil, inancın toplumsal itibarıdır.
Kimlikten öte bir imtihan olarak iyilik
Bence tartışmalı olmakla birlikte (yani şahsen dindarlık ve iyiliğin varoluşsal bir bütün olduğuna inanmakla birlikte) diyelim ki dindarlık “salt bir kimlik” olabilir; ama tartışmasız olan bir hakikat var ki iyilik, kimlikten çok öte bir her an sınanan bir iddia/imtihandır. Üstelik iyilik, en rahat zamanlarda, steril ortamlarda değil; güçle temas ettiğinde, menfaatle karşılaştığında, korku devreye girdiğinde, “bizden-öteki” ayrımı kolaylaştığında imtihan olur.
Güç, insanın içindeki iyi niyeti otomatik olarak büyütmez; tam tersine, iyi niyeti sınar ve çoğu zaman öğütür. Bu yüzden “dindar olan insan iyidir” yargısının yeniden güçlenmesi, dindarların ekranlarda, meydanlarda veya makamlarda daha çok görünür olmasına değil; daha çok hesap verebilir olmasına bağlıdır.
Çünkü toplum, haklı olarak en çok şunu sorar: “Madem iyilik iddiasındasınız, o zaman kötülükle aranıza ne kadar mesafe koyuyorsunuz? Bu iyilik iddiası sizi gücün zehrinden koruyor mu, yoksa o zehri meşrulaştıran bir kılıfa mı dönüşüyor?”
Bugün bu tablonun en hüzünlü tarafı, yaklaşık çeyrek asırdır “dindarların” yönettiği Türkiye’de, “kamusal iyiliği” ve ahlakı örgütlemesi beklenen “sivil” toplumun yaşadığı büyük trajedidir.
Sivillik, tabiatı gereği devlete mesafeyi, güce karşı hakkı savunabilme özgürlüğünü gerektirir. Sivil toplum, iktidara yakın olanın adı değildir; iktidarla ilişkisinde mesafesini ve ilkelerini koruyabilenin adıdır. Yakınlık, bazen imkân sağlar; ama ilke yıpranırsa, o imkân bir süre sonra vicdanı susturan ağır bir prangaya dönüşür.
Ne yazık ki dindar mahallede zaten gelişmemiş olan bir fikir olan sivil kalma çabası, bugün ateşten bir gömlek giymektir. Kimlik ve güç siyasetinin yarattığı o ağır basınç, kurumları, vakıfları ve cemaatleri bir tercihe değil, bir mecburiyete sürüklemiştir: Ya tam itaat edip “bizden” olacaksın ve nimetlerden faydalanacaksın ya da hizayı bozduğun anda “hain” damgası yiyip yok olma tehlikesiyle yüzleşeceksin.
Pek çok iyi niyetli yapı; kurumları yaşasın, talebeleri ortada kalmasın, hayır kapıları kapanmasın korkusuyla, vicdanlarının sesini kısmak zorunda bırakılmıştır. Bu, gönüllü bir teslimiyetten öte, gücün “sivilliği” ezip kendine benzetmesidir. STK’ların devletin birer şubesi, yürütmenin birer aparatı haline getirildiği; fonların, binaların ve imkanların “sadakat” karşılığında dağıtıldığı bu düzende, “sivil” bir iyilikten bahsetmek mümkün olabilir mi?
Hizada durmayanın başının ezildiği, itiraz edenin ötekileştirilip tecrit edildiği bir ortamda “iyilik”, özgür iradenin değil, korkunun bir türevi haline gelmiştir. Oysa asıl soru şudur: Bir toplumda, haksızlık karşısında konuşmak ve fikrini özgürce ifade etmek “bedeli olan” bir şeye dönüştürülmüşse, o toplumda iyilik nasıl yeşerecek?

