‘Kebabı köz, yiğidi söz öldürür!’

Teknokrat yazar ve Anadolu Yayıncılar Birliği Başkanı Yusuf Tosun, Prof. Dr. Hayrullah Şanzumi'nin Karbon Kitaplar arasından çıkmış bulunan "Közname"adlı eserini yorumluyor.

‘Kebabı köz, yiğidi söz öldürür!’

"…Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmamıştır. Köz de anasırı erbaadan biri olup hayatın bir bütün veçhesi için ezeli, ebedi, dünyevi, uhrevi boyutlarıyla bir ana rüknüdür. Eğer köz olmasaydı ne yiyip ne içecektik. Nasıl ısınacaktık, nasıl teknoloji üretecektik. İnsanoğlunun içindeki elektriklenmeden tutun da cehennemin en derin yerine kadar hepsinin müşterek özü köz olmaktan öteye gidememektedir.’

(…)

‘Haddizatında cehennemde ateş falan yoktur. Herkes kendi cibilliyet ve de eylemelerine binaen kendi günahlarının tedavisine yetecek kadar közünü beraberinde getirerek bir nevi yanıp tutuşup, eriyip, olgunlaşıp süzülerek fıtratındaki temizlik ve nezaheti yakalayabilmek için bütün kir, pas, haram, hile desise, fitne, fesat ve de tezvirat yükünden azade olup hafifledikten sonraki bu ahval öyle kolay olmasa gerektir.’*

(Prof. Dr. Hayrullah Şanzumi)

 

Közname…

Vaktiyle kerpiçten evlerimiz vardı. Evlerimizin yaşam merkezi olan ‘Hayat’ı (salon) vardı. Hayatta soğuk kış gecelerinde gürül gürül yanan sobalarımız olurdu. Hayatın arka tarafında ise –ki genelde pencere kenarına denk gelir- ‘makat’ımız (sedir-tahta oturak) bulunurdu. Duvarların kenarında da yün dokulu yastıklar ile minderler yer alırdı. Odanın köşesinde ise içinde sitil (kova), maşraba, tas bulunan ‘çimecek’imiz (küvet) olurdu. Bir de duvara asılı vaziyette gaz lambası… Bu arada yine duvarda asılı duran mavzer tüfeğini de unutmayalım.

Geceleyin geç vakitlere kadar meşe odunuyla sobalarımız yanardı. Bol bol meşe odunundan köz olurdu böylece. Yatma vakti gelince ‘eyiş’le (kül küreği) mangala közleri doldururduk. Sabaha kadar közler sönmesin diye üstünü kül ile kaplardık. Tabii beton evlerde bunu yapamazdınız. Çünkü hemen zehirlenirdiniz. Şayet ev topraktan ise közün bütün zararlı gazlarını emer, böylece zehirlenmeyi önlerdi. Çünkü toprak da insan gibidir. Veya toprakta olan bütün elementler insan da vardır. O nedenle kerpiç evde güvende idik ve zehirlenme nedir bilmezdik.

Ev halkından sabahleyin ilk kalkan kişi küllerin arasında közleri bulur ve onunla sobayı tutuştururdu. Şayet akşamdan közü mangalda küllemeyi unutmuş veya köz sönmüşse hemen komşuya gidilir, içinde köz olan kül alınırdı. Belki de bundandır atalarımız; “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” demiş ve hep öyle söylenegelmiştir.

Söz mangaldaki közden açılmışken biraz daha külünü savuralım isterseniz. Anadolu’da mangal etrafında dizilip sohbet etmek hala var mıdır bilmiyorum ama çocukluğumuzda yaşadık biz bu mangal sohbetlerini. Tadı bir başkadır mangal sohbetlerinin. Bir taraftan hararetle sohbet edilirken, bir taraftan da köz sürekli karıştırılır. Sohbet koyulaşıp demini aladursun közler de yavaş yavaş pişip külleşmeye başlar.  Buna Anadolu’da ‘köz pişirme’ derler. Közün pişmesi sohbetin de kemale erdiğinin nişanesidir.

Peki gerçekte pişen nedir?

Köz ustası ve de Közname müellifi Şanzuman Hazretleri der ki; “Haddizatında insan mı közü pişiriyor yoksa köz mü insanı pişiriyor bunu idrak etmek na mümkündür.”*

Şanzuman Hazretlerinin affına sığınarak deriz ki; “Filhakika ikisi de mümkündür.”

Söz sözü, köz de közü açıyor. Külü karıştırınca görürüz ki ne közler varmış!.. Mesela bir de ‘itin közü’ vardır ki, zinhar o iblistendir. Ona katiyen dokunmamak gerekir, yakar çünkü. O nedenle Mevlâna der ki;”Cibilliyetsize ilim vermek, caninin eline silah vermek gibidir.” El-hak doğru!

O nedenle itin közü de olmamak lazım. Çünkü; “Bir defa itin közü olmayıversin. Olunca da itin ruhu kıçından def ü ref olana kadar it her zaman it ve itoğlu itliğine devam eder.”* deyip taşı gediğine koyuyor pirimiz Şanzuman.

Haa… Şanzuman demişken şerhini de yapalım. Okuyanlar hatırlayacaktır. III. Harname’nin müellifi Hayrullah Şanzuman’dan bahsediyoruz. Hiciv, mizah ve de letaif kültürümüzün yaşayan gizli kalemi. Gizli diyorum çünkü bütün arama taramalarımıza rağmen kayıtlarda böyle bir eşhasa rastlayamadık. En son kanaat getirdik ki; başında Prof. Dr. olan bu isim bir müsteardır ve olsa olsa Hısn-ı Mansur topraklarından neşv-ü nema bulmuştur. 

Zaman zaman Üsküdar sahil boyunda yer alan Yalı Üniversitesi’nde sohbet demlediği de bulgular arasındadır. Ve benim dahi bir defasında o sohbetlerden birine korsan sami olarak duhul edip kulak misafiri olduğum vakidir. Daha öteye geçmeyelim, hurufattandır! …

Köze sebep ateştir

Öyle bir ahir zamanda yaşıyoruz ki insan artık her istediğini yazamıyor. Vakti gelince ancak yazabiliyorsun. Bir de senin ne düşündüğün çok da önemli değil, benim düşündüğümü yazacaksın deniliyor. Belki onun içindir ki müstear kullanılıyor. Dün de böyleydi, bugün de!...

Oysa kalem ya iyiliği tavsiye için ya da kötülükten alıkoymak için oynatılmalı değil mi? Necip Fazıl gibi ciğerinden kalemine kan çekerek yazanlar olduğu gibi, Orhan Şaik Gökyay gibi kalemine zaman zaman biber sürerek yazanlar da yok değildir. En nihayetinde “Yazılacak şiir kalemin ucunda durmaz” der şair Hüseyin Akın. Bir defa kalemden çıktı mı o yazı, şiir, kitap… her ne ise artık o senin değildir, halkın malıdır.

Tabii burada bütün mesele közden çıkıyor. Karbon kültür elementinin yayını olan Közname’nin* müellifi Şanzumi’nin közünden yani… Köze sebep ise ateştir.

Peki ateşle ne zaman, nasıl tanışmışız?

Ateşin bundan tam 790 bin yıl önce İsrail’de Şeria Nehri kıyısında kullanıldığı tahmin ediliyor. Elde edilen kalıntılar böyle diyor. Muhtemelen çakmaktaşının sürtünmesi neticesinde ateş elde edilmiştir. Çünkü ilkel toplumlardaki en eski ateş yakma yöntemi sürtünmedir. Ancak zamanla ateş üreten pistonlar üretilmiş ve 1827’de İngiliz kimyager John Walker içinde fosfor sülfat bulunan ve sürtününce yanan kibriti icat etmiştir. İnsanoğlu ihtiyaca binaen özellikle sanayi devrimiyle birlikte enva-i çeşit ateş üretmiş ve bilimle birlikte de gelişe gelişe ateşlenip alevlenmiştir. Öyle ki atom enerjisinin denetim altına alınması, ateş kullanımında atılan önemli bir adım olmuştur.

Hala da ateşle imtihanımız devam ediyor.

Yanarım yanarım deruni bir közde!

Tabii hep böyle somut, nesnel ateş yok! Bir de soyut, gözle görülmeyen ama daha çok hissedilen ateş vardır. Mesela aşkın ateşi…  ‘İlahi aşkın ateşiyle yanıp tutuştu’ deriz ya!... İşte öyle!... Bir de müziğimize ve darb-ı mesellerimize konu olan ateş var. Mesela; ‘…bir bakış baktı kalbimi yaktı’, ‘...yanıp tutuşuyorum’, ‘…yanarım yanarım’… gibi yangınlar da var.

Bu köz öyle bir közdür ki; bilinenin aksine dumanı üstünde tütmez. Öyle ki ateş olan yerden duman çıkmaz.  Kendi içinde derinlemesine bir yangına dönüşür adeta. Dumanı içine çeker. O dumanda için için pişer. İşte aşk ateşi böyledir. Harlandıkça harlar ve alevler göğe savrulurken ne kimse görür ne de dumanı havalanır.

Öyle çok yangını körükleyen ateşler var ki, hangi birisini sayayım…

Bir de saman alevi vardır. Bir anda alevlenip çabucak söner. Sadece alevi var, közü yok! Alevi yalancı gibidir, hemen bitiverir. Onun için aniden parlayıp zararla oturanlar için ‘saman alevi gibi’ derler. Ama gene de saman deyip geçmemek lazım. Hayvanlar için yem olarak kullanılmasının ötesinde kerpiç yapımında, çamur sıvada, tezek yapımında da kullanılır. Saman adeta betonun içindeki demir gibi işlev görür özellikle kerpiç ve sıvada. O nedenle demiş olunmalıdır; ‘…eğer ademin yapıldığı çamurda saman olsaydı, ademoğlu çatlamazdı!’ Ne incelik ama!

Alevlenip yakmayan ateşler de var. Misal mi? Nemrut’un Hz. İbrahim’i (as) yakmak için topladığı odunun ateşi! Bu bir mucizedir aslında.

Malum bilinen hadisedir. Hz. İbrahim, Nemrut tarafından yakılan ateşe atılınca Cenab-ı Çalap; “Ey ateş! İbrahim’i selamette tut ve onu yakma!” buyurur. Ateşi söndürmek için kırlangıçlardan karıncaya varıncaya kadar birçok hayvanat gagalarında su taşımışlar Nemrut’un ateşini söndürmek için. Sakın ‘Gagadaki su ne ola ki!...’ demeyin! Bu bir mesuliyet ve de hüsnüniyettir. Bu bir mücadele aşkıdır, davaya adayıştır, yola sebattır, fedakarlıktır. Bir bakıma “Zaferden değil, seferden sorumlu olma” bilincidir. İşte böylesi bir deruni aşktır ki buna sebep de deruni közdür.

Kısaca köz hem şer hem de rahmettir.  Bunu zemzem suyu gibi çoğalttıkça çoğaltmak mümkündür. Bir tarafta şeytanın yaratılışının ana mamulü, öte tarafta yüce yaratıcının bir terbiye ve de caydırıcılık malzemesidir ateş. Önemli olan hangi safta yer aldığındır.

Kebabı köz öldürür

Şimdilerde var mı bilmiyorum, eskiden taş plaklardan yükselen ‘kebabı köz öldürür’ nağmeleri vardı. İnsanı közün başka bir balkonunda yanıp tutuşturan yanık türküler yani. Akıp akıp gidersin dağ, taş demeden:

‘Narey esvap yıkıyor

Köpük sudan taşıyor
Nare'nin kaşı gözü
Ciğerimi yakıyor

Dağı duman olanın
Hali yaman olanın
Gece uykusu gelmez
Yarı güzel olanın

Kebabı köz öldürür
Sürmeyi göz öldürür
Aşıkı kursun değil
Bir kötü söz öldürür
Narey Narey hey Narey Narey’

 

Bu derin yarayı nasıl iyileştirelim şimdi ey hekim!

Köz eti pişirip çiğ olanı öldürür mü? Yoksa köz eti pişirip, olgunlaştırıp terbiye mi eder?

Çöz makarayı ki çöz?

İşte közün kültürümüzdeki derinliği? Biraz daha derinlere inip deştiğimizde;

“…adeta insanların cehennemde ateşte tedavi olup günahlarından arınmaları hadisatına benzediği görülecektir.”*

Yani görülüyor ki; insanların sazına, sözüne, özüne olduğu gibi közüne de dikkat etmesi gerekiyor.

Çünkü köz anasır-ı erbaadandır. O olmazsa nasıl hayat devam edebilir. Onun için son sözümüz; herkes közünün kıymetini bilsin ve köz pirine kulak kesilsin yönünde olacaktır:

“…Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmamıştır. Köz de anasırı erbaadan biri olup hayatın bir bütün veçhesi için ezeli, ebedi, dünyevi, uhrevi boyutlarıyla bir ana rüknüdür. Eğer köz olmasaydı ne yiyip ne içecektik. Nasıl ısınacaktık, nasıl teknoloji üretecektik. İnsanoğlunun içindeki elektriklenmeden tutun da cehennemin en derin yerine kadar hepsinin müşterek özü köz olmaktan öteye gidememektedir.”

(…)

“Haddizatında cehennemde ateş falan yoktur. Herkes kendi cibilliyet ve de eylemelerine binaen kendi günahlarının tedavisine yetecek kadar közünü beraberinde getirerek bir nevi yanıp tutuşup, eriyip, olgunlaşıp süzülerek fıtratındaki temizlik ve nezaheti yakalayabilmek için bütün kir, pas, haram, hile desise, fitne, fesat, ve de tezvirat yükünden azade olup hafifledikten sonraki bu ahval öyle kolay olmasa gerektir.”*

Kaynak: dunyabizim.com