Tarih: 01.10.2022 14:18

Kardavi farkı

Facebook Twitter Linked-in

Vefat haberini aldığımda zaten İstanbul’a gitmek üzere yola çıkmaya hazırlanıyordum. İstanbul’da katılacağım bir toplantının ardından ertesi sabah üniversitenin Akademik Açılış dersini vermek üzere Siirt’e geçecektim.

İnna lillah ve inna ileyhi raciun. Allame şeyh Yusuf El-Kardavi bu dünyadaki yolculuğunun sonuna varmış, Rabbine kavuşmuştu. İstanbul’a doğru yola çıktığımda duymamış olabilirim diye arayıp haber verenler, hakkında bir-iki kelam etmeyi de ihmal etmeyerek rahmet dilerken benim yeni rotam yeniden oluşmuştu bile. İstanbul’a varır varmaz üç saat sonraki Doha uçağına yerimi ayırttım, katılmam gereken toplantıya yarım saatliğine katılıp hemen havaalanına geri döndüm.

Bir âlim ölmüştü, bütün Müslümanların âlimi, ömrünü İslâm’a, Müslümanların meselelerine adamış, sadece ilim tahsil edip öğretmekle kalmamış bu ilmin gerektirdiği siyasi bilinci de sonuna kadar özümsemiş, bunun önderliğini yapmış, kelimenin en gerçek anlamıyla bir âlim. Ama benim de kişisel olarak çok yakınlık duyduğum bir insan.

Kendimi bildim bileli kendisini de bildiğim, bildiğim zamandan beri istikametinde şaşırtacak, görmesem de görüşmesem de fikirleriyle, duruşuyla, samimiyetiyle yakınlık duyduğum bu âlimle vicahen de ne zaman tanıştığımı hatırlamıyorum bile. Muhtemelen ilk katıldığım konferanslarında, toplantılarında.

İki binli yılların başında onun kuruculuğunu ve başkanlığını yaptığı Avrupa Fetva Konseyinin İstanbul’daki bir toplantısına “Türkiye’de İslâm ve Laiklik” üzerine ilk defa Arapça sunduğum bir tebliğle katılmıştım. Bu vesileyle kendisiyle daha yakından sohbet etme fırsatı bulmuştum.

2016 yılında İstanbul’da dünya Müslümanlarının Türkiye’ye, insani yardım ve dünya mazlumlarının yanında sergilediği duruş dolayısıyla düzenlenen “Teşekkürler Türkiye” toplantısına hasta olduğu halde ve o yaşıyla Doha’dan gelip katılmaktan geri durmamıştı. Katılım gerekçesini “İyiliğin karşılığı iyilikten başka nedir ki?” ayetini ve “İyilik yapan insanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükredemez” hadis-i şerifini sürekli okuyarak ifade ediyordu.

O gece bugün dünyada temsil ettiği değerlerle, duruşla, mücadeleyle Türkiye’nin yanında durmanın bütün Müslümanların görevi olduğunu kendi üslubuyla anlattı ve bilhassa Erdoğan’a bolca teşekkür ve dua etmişti. “Teşekkürler Türkiye, çünkü Nureddin Zengi’den beri Türkler İslâm’ın zor zamanlarında hep tarih sahnesine hizmetleriyle girdiler” sözü konuşmasından aklımda kalan en çarpıcı cümlelerden biri.

Toplantıdan sonra ziyaret ettiğimiz Cumhurbaşkanı ile karşılaşma anını çok net hatırlıyorum. Tekerlekli sandalyede olduğu ve ayağa kalkamadığı halde Cumhurbaşkanı yaklaştığında onu ayakta karşılamak için etrafındakilere kolundan tutup kaldırmalarını istemişti de insanlar gerek olmadığını söylediklerinde kızarak ve bağırarak isteğinde ısrar etmiş ve “Bu yiğit, cömert, mütevazı lider oturularak karşılanmaz” demişti.

Üç sene önce Katar’daki ofisinden sekreteri aradı. Şeyhin Arapça olarak çıktığını duymuş olduğu kitaplarımdan birer nüsha istedi. Şerefle dedim, hemen yolladım. Kendisini Türkiye’den ziyaret eden bazı tanıdıklara sekreterine Arapça olarak Yeni Şafak veya aljazeera.net’te yayınlanan yazılarımı basın özetine koymaları talimatını vermiş olduğunu öğrenmem büyük bir saadet olmuştu, ama açıkçası bu saadet aynı zamanda yazdıklarımda artık onun da okuyor olduğunun bilgisini ve sorumluğunu da yüklüyordu.

Kardavi’yi ebedi âleme yolcu etmek üzere kısa süre içinde dünyanın her yanından İslâm dünyasının tanınmış bütün âlimleri toplanmıştı. Cenaze, vacip olan kısmının dışında, bir yas havasından ziyade dünya Müslümanlarının bir buluşma, sohbet ve müzakere ortamına dönüştü birden. İki gün boyunca kurulan taziye çadırında veya dışardaki buluşmalarda Kardavi üzerine ve onun üzerinden bütün İslâm dünyasının meselelerinin etraflıca konuşulduğu bir ilim ve edebiyat ziyafetlerine sahne oldu.

Öyle olurmuş âlimin ölümü. Belki âlimin ölümüyle gerçekten bir âlem ölüyor, ama o âlimin âlemine şahitlik edenlerin buluşmasının nasıl bir âlem bereketini gösterdiğini bu vesileyle görmüş oldum. Açıkçası başka hiçbir cenazede göremediğim bir durumdu bu.

Moritanya’dan allame M. Deuddo, Sudan’dan Usam el-Beşir, Irak’tan Yusuf el-Karadaği, Libya’dan Ali M. Sallabi, Fas’tan M. Raysuni, Filistin’den İsmail Heniye ve Halit Meşal, Wadah Khanfar, Ahmet Mansur, Mısır’dan Muhammed el-Sağir, İbrahim Münir, Mahmud Hüseyin, Türkiye’den, Şam ulemasından Şeyh Kerim Racih, Türkiye’den Prof. Ali Erbaş ve Prof. Mehmet Görmez ve ismini anamayacağım yüzlerce âlim, entelektüel, siyasi.

Kardavi’nin cenazesi vesilesiyle yapılan sohbetlerde onunla ilgili herkes kendi tecrübesini, anılarını anlatırken bir şey dikkatimi çekti. Yaşı itibariyle hepsinden oldukça büyük olan Kardavi’nin bu insanların hepsiyle kurmuş olduğu dostane ilişkiler. Aralarında otuz, kırk, elli yaş olanlarla enteresan bir dostluk ilişkisi olmuş.

Daha da ilginci, aralarında çok farklı ilmi, edebi ve entelektüel fark olan bütün bu insanların hepsinin kendisiyle kendi derinliklerine ve ufuklarına uygun bir erdem, düşünce ve edebi haz ufku ve derinliği yakalamış olmaları.

Sanırım kendisini bu kadar geniş çevrelerde bu kadar güçlü bir biçimde kabul ettiren Kardavi farkı nedir diye sorulacak olursa ilk işaret edilmesi gereken şey bu olsa gerek. İlim, fıkıh, siyaset, mücadele, edebiyat, şiir ve hepsinden önemlisi erdemler bazında hakkını çok iyi verdiği dostluğu.

“Âlimin ölümü âlemin ölümü gibidir sözünü hatırlatıyordu” Mehmet Görmez Hoca taziye çadırındaki konuşmasında. Bu sözü her âlim öldüğünde hatırlarız aslında. Vakıa, her âlimin bir âlemi vardır. Bu âlemin girişi çıkışı zannedildiği kadar da kolay değildir. İlim yoluyla bir âlemin inşasının nasıl gerçekleşiyor olduğunu ve burada kimin ne kadar eğlenebildiğini, kimin hangi kenarına, hangi ucuna ne kadar girip hangi nasibini ne kadar alabildiğini gerçek ilim sahipleri çok iyi müşahede ederler.

Bu müşahedelerinin hepsini herkesle paylaşmazlar. Paylaşmak isteseler de paylaşamazlar, çünkü müşahede ettikleri gerçekleri, müşahede ettikleri şekilde, ağırlıkta ve ehemmiyette herkesin idrak etmesi mümkün olmaz. Buna rağmen onların âlemine girmek isteyenlerin de kendi kaplarına göre bir nasipleri olabiliyor, o kaba göre alacaklarını alıyorlardır.

Zaten bu ayrımı yapmadan o âleme destursuz dalanların farkı da hemen sırıtıyor. O âleme girmenin desturunu da bilmek lazım, biraz da ona bakalım.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —