Karadâvî’nin ardından…

Taha Kılınç,Mısırlı olup uzun yıllar Katar’da yaşayan, oradaki İslamcı çizgi ile devletin de dıştaki itibarına katkı sunan, aynı zamanda verdiği fetvalarla polemiklere yol açan âlim ve fakih ola sayılan Yusuf El-Karadavi’yi yazdı.

Karadâvî’nin ardından…

Katar’ın başkenti Doha’nın dış semtlerinden birinde bulunan Ömer bin Hattab Camii’nde, 14 Ocak 2011 Cuma günü, coşkulu bir tören vardı. Cuma namazı kılındıktan sonra cemaat dışarı çıkmamış, önceden duyurulan tören için mihrabın önündeki kürsülere yönelen hatipleri dinlemeye koyulmuştu. Bunlar arasında en coşkulu konuşmayı yapan kişi, hutbeyi de aynı heyecanla irad etmiş olan Prof. Dr. Yûsuf el Karadâvî idi. Coşkusunun ve heyecanının sebebi ise, Tunus’tan gelen bir haberdi: Yaklaşık bir aydır protesto gösterilerinin hedefinde bulunan Cumhurbaşkanı Zeynelabidin Bin Ali, müsrif karısı Leylâ Trâbelsî ve çocuklarıyla birlikte ülkeyi terk ederek Suudi Arabistan’a sığınmıştı. O sıralarda henüz yeni telaffuz edilmeye başlayan adıyla “Arap Baharı”nın ilk meyvesi, Tunus’taki bu değişimdi. Karadâvî, zalimlerin ve diktatörlerin hep benzer akıbetlere maruz kaldığından bahisle, En’âm sûresinin 45’inci ayetine atıf yapmıştı konuşurken...

O gün orada bulunanlardan biri de bendim. Âhir ömründe nihayet şahit olduğu “müjde”lerin sevinciyle adeta yerinde duramayan Karadâvî’yi izlemek, bölgenin yakın tarihine dair kalın bir kitabı okumak kadar öğreticiydi.

Yûsuf el Karadâvî, Vefat eden Mısırlı âlim...

 

Yûsuf el Karadâvî, 96 yıllık bereketli ve hareketli bir ömrün ardından, önceki gün can emanetini sahibine teslim etti. Karadâvî, Mısır’ın küçücük bir köyünde başlayan, ardından hep yüksek tempoda seyreden hayatı boyunca ilimle aksiyonu birlikte götürmüş, sürekli aktif siyasî gelişmelerin merkezinde yer almış, Müslüman Kardeşler Teşkilâtı’na yakınlığı sebebiyle genç yaşında hapislerle tanışmış, 1960’lardan itibaren de Katar’a yerleşerek ilmî faaliyetlerini burada sürdürmüştü. Körfez’in bu küçücük ülkesi, Karadâvî’nin yönetici elitlerle kurduğu sıkı bağlantılar sayesinde kendisine farklı bir rota çizmiş, “İslâmcı” çizgiyle barışık kalmış, komşularıyla yaşadığı çok çeşitli krizlere rağmen de -fiziksel boyutlarının çok ötesine taşarak- Müslüman dünyanın önemli odaklarından birine dönüşmeyi başarmıştı. 1996’da El Cezîre televizyonun kurulması ve Karadâvî’nin burada adeta bir başrol oyuncusu olarak sahneye çıkması ise, Katar’ın siyasî gücünü artıran en önemli vesilelerdendi.

“Ezherli âlim”, artık bundan böyle Arap halklarına doğrudan hitap eden bir kanaat önderi, yaman bir polemikçi ve fetvalarıyla kitleleri yönlendiren cesur bir fakihti. Aynı zamanda İslâmî hareketlerle organik bağ içinde ve pek çok liderle doğrudan temastaydı. Şöhreti kısa zaman içinde Arap dünyasını aşacak, kendisi doğudan batıya, sözlerine kulak kabartılan dinî ve siyasî bir aktöre dönüşecekti.

Karadâvî, Filistinli grupların İsrail’de canlı bomba (“istişhad”) eylemleri düzenlemesine yeşil ışık yaktığı fetvasıyla büyük tartışmalara yol açtı. Batı medyası kendisini “terörist” ilân ederken, İslâm dünyasından birçok önemli isim ve kurum söz konusu fetvaya şerh düştü. İsrail’in her canlı bomba eyleminden sonra Filistinlilere daha fazla zarar vermesi de, Karadâvî’ye yönelik eleştirileri yoğunlaştıran bir başka unsurdu. Nihayet 2016’da Karadâvî fetvasını geri çekerek, “artık bu türden saldırılara gerek kalmadığını” duyurdu. Onu böyle davranmaya sevk eden en büyük sebep, hiç şüphesiz o dönemde IŞİD’in intihar saldırılarıyla gündeme oturmasıydı. Karadâvî, Filistin direnişinin, zihinlerde IŞİD çağrışımına yol açmasını istememiş olmalıydı.

Karadâvî’nin “Kudüs’ü ziyaret etmek haramdır” içerikli meşhur fetvası da, keza tartışmaları beraberinde getirdi. Böyle bir ziyaretin “İsrail işgalini meşrulaştıracağını” savunan Karadâvî, zaman içinde Filistin’i ve Filistinlileri fiilen terk etmenin mahzurları net bir şekilde ortaya çıkınca, bu fetvayı “yumuşatarak” Türklerin ve diğer Müslüman halkların gitmesinde bir mahzur bulunmadığını, ancak Arapların gitmemesi gerektiğini belirtti. Meseleye hâlâ “İsrail’i tanımış olmak” noktasından baktığı anlaşılıyordu.

Fıkhî yorumlarının, siyasî duruşunun ve güncel meselelerde aldığı tavırların yol açtığı polemikler bir yana, Yûsuf el Karadâvî, milyonlarca Müslüman üzerindeki doğrudan tesiriyle şimdiden tarihin büyük şahsiyetleri arasındaki yerini aldı. Uzun ömrü boyunca hiç durmadan konuştu, yazdı, seyahat etti, kitlelerle buluştu. Hatıralarını ayrıntılı bir şekilde kaleme alarak, tecrübelerini sonraki nesillere aktardı. Sayısız öğrenci yetiştirdi. Teknolojinin nimetlerinden istifadeyle, arkasında görüntülü ders, sohbet, hutbe ve mülakatlardan oluşan ciddi bir dijital arşiv bıraktı.

Yûsuf el Karadâvî’nin serüveni, iyi yetişmiş ve davasına inanmış bir insanın, tarihin dönüm noktalarında kendi başına ne büyük işler çıkarabileceğinin hikâyesi olarak da okunmaya değer. Cesaret verici örneklerin giderek azaldığı şu modern zamanlarda özellikle…