KAMUSALLIĞIN DÖNÜŞÜMÜ VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

Modern devletlerde kamusal alan ve basın özgürlüğü konuları üzerine en çok düşünülen konuların başında geliyor. Kutlu Kağan Dalkılıç, kamusal alanın oluşumu ve medyanın rolüne mercek tutuyor.

KAMUSALLIĞIN DÖNÜŞÜMÜ VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ

Jürgen Habermas “Kamusallığın Yapısal Dönüşümü” kitabında, “kamusal alan” kavramını enine boyuna tartışır. Kamusal alan kavramı oldukça önemli bir kavram, zira Antik Yunan’dan 18-19. asır İngiltere’sine kadar bireylerin genel ile olan ilişkilerini, kamusal söylem ve tartışma alanı formunda inceliyor ve açıklıyor. Bu kavramı ilk defa derli toplu kuramlaştıran yazar, kamusal alanın, burjuva yani geniş-orta sınıf sermaye sahibi halk kitlelerinin salonlarda, kahvelerde devletin ve otoritenin yetkilerini tartışmasıyla başladığını belirtir. Yani, geniş burjuva(halk)kitleleri kahvehane ve salonlarda toplanarak bir tartışma forumu çerçevesinde aslında farkında olmadan bir  “kamusal alan” oluştururlar. 

Kamusal alan kavramı ile Habermas “The Structural Transformation of the Public Sphere” adlı eserinde, önemle mealen şunu vurgular: Kamusal alan, bireylerin özel ve kişisel faaliyetlerinin dışında ve buna karşıt, geneli ilgilendiren meselelerin tartışıldığı bir alandır. Bu özel alanda günün meselelerini tartışmak üzere bir araya gelen insanlar bir kamuoyu ve gündem oluştururlar.  

Bu kamuoyu ve genel gündem elbette kendiliğinden oluşmuyor. Batı’da esas olarak krala karşı sermaye ve siyasal özgürlük mücadelesi veren burjuva öncülüğündeki halk kitleleri var. Bu geniş kitleleri kahvelerde, salonlarda toplayan esas şey sermaye endişesi ve sosyal sınıfsal rekabet olsa da, dönem içerisinde onları tetikleyen şey de basın-yayın faaliyetleridir.  

Böylece basın yayın ile tetiklenen ve örgütlenen “kamusal alan” bir süre sonra Batı’da geniş halk kitlelerinin sesi olmaya başlar. Devleti ve icraatlarını eleştirmek için ilk ortak tepki bu meydanlardan yükselir. Bu durum bir süre sonra güçlü bir “kamuoyu” oluşturur ve iktidar üzerinde bir baskı meydana getirir. Bu baskının gücü her geçen gün artar. Aydınlanma ve Modernite ile beraber geleneksel devlet formundan ulus devlet formuna geçişte, yani kralın-kilisenin egemenliğinden millet egemenliğine süren yolculukta, kamusal alan ve kamuoyu faktörü gücü sınırlayıcı bir unsur olarak baş gösterir, otoriteyi halk ile pazarlık yapmaya mecbur eder. 

Habermas, başlarda basın yayın ile tetiklenen ve bir o kadar da kendiliğinden gelişen bu özel burjuva kamusal alanının ve bu “kamusal alan”lardan yükselen sesin “kamuoyu” oluşturma gücünün medyaya dönüştüğünü söylüyor. Bunu “İletişimsel Eylem Kuramı” ile ortaya koydu. Medya böylece, modern devlette profesyonel bir “kamusal alan” vazifesi görerek özgür tartışma forumu, gücü ve otoriteyi eleştirebilme, onu sosyal-toplumsal adına denetleyebilme gücü oldu. Günün sonunda devlet(iktidar-güç) ile halk arasında meşru mutabakatın olgunlaşması adına önemli bir araç olarak ortaya çıktı. Aksi takdirde tek taraflı bir otorite kurulabilirdi. 

Ne yazık ki bu süreci iç faktör olarak yaşamayan birçok ülkede “özel kamusal alanlar”  kendiliğinden oluşmadığından, elbette bu sadece bir etken, bu simetrik pazarlık da kurulamadı. Devlet ile millet arasındaki bu tek taraflı pazarlık, iktidarın amansız ve denetimsiz bir otoriteyle vatandaşın ve milletin haklarını örselediği ulus devlet biçimlerini önümüze koydu. Buradan öğrendiğimiz şey şu oluyor: Devleti ve onun gücünü meşru kılan esas unsurun, Rouesseau’nun tabiriyle sosyal sözleşmenin, kamuoyunda tartışılarak olgunlaşması ve kamusal alanlardan yükselen sesin yani maşerî vicdanın süreçte aktif bir rol oynamasına bağlı olduğu gerçeğidir.  

Habermas’ın kamusallığın dönüşümüyle ilgili iddiası ise işin bir başka yüzünü ortaya koyuyor. Sürecin sonunda medyanın ticarileşmesiyle birlikte, medya baronlarının devlet-meşru otorite ile pazarlık ederek bu “kamusal alan”ı işlevsizleştirmesi veya manipüle etmesi önümüze geliyor. Sadece bu değil, medya bir kamusal alan faktörü olmaktan çıkarak, ticari kaygılarla halkın devletten bağımsız sesi olma özelliğini yitirmekle birlikte kâr getiren imajinatif ögelerle gerçek gündemden kopuyor ve popülerleşiyor.  

Medya, başta kamusal bir alan olarak iktidarı denetleyen kamuoyu gücü olmak sıfatıyla başladığı yolculuğuna sürecin sonunda ticari kaygılarla “kamusal alan”ı tabiatından kopararak devam ediyor. Bu kopuşu başarmak otoriter rejimlerde çok daha kolay gözüküyor, zira medya ile iktidar arasındaki menfaat- tehdit-şantaj ilişkisini denetleyecek kurumlarınız zaten ortada yok.  

Bizde olduğu gibi aslında, ne kadar yakın bir hikâye değil mi? Ama bir farkla: Habermas’ın bahsettiği dönem 17-18. asır İngiltere’si . Biz bu tecrübelere hürmet etmediğimiz için tüm bu sürecin sonuçlarını 2019’da ancak kafamızı duvarlara vurarak öğreniyoruz. Burada bizim için önemli olan esas mesele kamusal alan gibi iktidarı denetleyecek tartışma alanlarının kendiliğinden oluştuğu bir geleneğimiz zaten yoktu. Epey sonra yapay teşviklerle kurulan, kamusal alan vazifesini zor şartlarda yürütmeye çalışan özerk medya alanları da sürecin sonunda Habermas’ın işaret ettiği manipülasyonlara uğradı. Meşru güç ile işbirliğine gitti ya da onun güdümüne girdi, ticari kaygılarla popülerleşti ve bu dönüşümü denetleyecek bağımsız kurumlarımız da olmadığından, bu dönüşüm oldukça kolay oldu.  Günün sonunda yeni sosyal medya alanları ortaya çıktı ve yeni kamusal alanlar sosyal medyada üretilerek varlığını devam ettirmeye çalışıyor. 

Sonuç itibariyle, kamusal alan kavramı özünde bizdeki gibi devletin bir parçası değildir, devlet icraatının toplumda tartışıldığı yerdir. Basın, modern dünyada yeni bir kamusal alan faktörüdür. Ve otorite tarafından manipüle edilirse kamusal alan ortadan kalkar. Bu yüzden hukuk teminatı altında basının ifade hürriyeti elinden alınmamalıdır, yeni kamusal alanlar oluşması umudu korunmalıdır. Basın özgürlüğü devlet aleyhine bile olsa, millet menfaatine olabilir hatta bazen iki grubun menfaatinden bağımsız da olabilir. Bir basın türü bir ülkede devlet lehine çalışmak zorunda değildir. Bilakis kamusal alanın tabiatı gereği basın ve medya, devletin icraatlarının tartışıldığı yerdir.(The Post filmini konuyu merak edenler izleyebilir) 

Medya ve basın özgürlüğü dediğimiz şeyin, gelişmiş liberal demokrasilerde neden Anayasa Mahkemesi’nce teminat altına alındığını ve bunun uygulandığını anlamak, Habermas’ı okuduktan sonra daha iyi anlaşılabilir. Kamusal alan, tabiatı gereği devletten bağımsız ve hatta iktidarı tartışabilmek için ortaya çıktığından, devlete-iktidara karşı bu kamusal alanları, medyayı güvence altına almak gerekiyor. Çünkü basının önemli bir kısmı manipüle edilse bile yeni özgürlük alanları ve medya türleri hukuk güvencesi altında yeniden “kamusal alanlar” oluşturabiliyor. Aksi durum umudu tüketiyor ve üçüncü dünya ülkesi Sovyet rejimlerini hatırlatıyor.