Kamu işlerinde istişare ve katılımcılık

Mustafa Çağrıcı yazdı;

Kamu işlerinde istişare ve katılımcılık

Klasik kültürümüzde –çağdaş demokrasilerdeki gibi anayasal ve yasal kurallara bağlanmış olmasa da- ahlâkî olarak toplumsal karar ve uygulamalarda katılımcılığı teşvik eden bir anlayış ve gelenek vardı. Bizzat Kur’an’da, “Müminlerin işleri aralarında istişare ile yürür” (Şûrâ 41/38) denilerek bir vizyon verilmişti. Başka bir ayette Hz. Peygamber’e, “Kamu işinde onlarla istişare yap” (Âl-i İmrân 3/159) buyrulur. Tabiatıyla Peygamberimiz bu buyruğa titizlikle uymuş, sonraki nesillerden de onu izleyenler çıkmıştır. Daha çok “istişare/şûrâ/meşveret” kavramlarıyla literatüre geçen bu katılımcı anlayış ve uygulamanın –bildiğim kadarıyla- en güçlü savunucusu ise 11. yüzyılın büyük hukukçu ve ahlakçısı Ali b. Muhammed el-Mâverdî olmuştur. Mâverdî, kamu hukuku alanında, çağına göre oldukça ileri ve –ne yazık ki- sonraki âlimlerce devamı getirilmeyen eserler yazmıştır.

***

Maverdî, yönetimin, siyasal tercihlerini en doğruen âdil ve kamu yararına en uygun şekilde yapabilmesi için istişare prensibinin uygulanmasını gerekli görür. Ayrıca derinden vâkıf olduğu “edebü’s-siyâse” tarzındaki birikimden ve kendi hukukçu deneyimlerinden de yararlanarak, devlet idarisinde danışma (dolayısıyla katılım) sürecinin üreteceği pratik yararları ve bu süreci işletmenin yöntem ve kurallarını açıkça ortaya koyar. Buna göre iktidar sahibi (melik), toplumsal ve siyasal sorunları yalnız kendi görüşlerini dayatarak (istibdâd bi-re’yih) çözmeye kalkışmak yerine; “akıllı, bilgili, deneyimli, güvenilir ve sorumluluk bilincine sahip kişilerle istişare ederek” onların görüş ve önerilerinden yararlanmalıdır (Fî Ahlâkı’l-Melik, nşr. Rıdvan es-Seyyid, Beyrut 1987, s.166-167, 256).

Mâverdî’nin istişare konusundaki bu fikirleri, XI. yüzyıl gibi erken bir çağda onun devlet işlerinde katılımcılığa, bilgi ve deneyime, farklı düşünce ve önerilere verdiği değeri yansıtması bakımından ilgi çekicidir. Ayrıca o, her görüş ve önerinin, gerekçeleri ve sonuçlarıyla birlikte tam bir özgürlük içinde ve önyargısız olarak tartışılması, analiz edilmesi gerektiğini, çünkü doğru ve sahih çözümlerin ancak bu yolla ortaya çıkacağını belirtir. Yönetici, istişare sürecinde kendi görüşünün katılımcıların görüşleriyle uyuşmadığını görür ve istişareye katılanların görüşlerinin doğruluğuna kani olursa kendi görüşünde ısrar etmemeli, doğru görüş ortaya çıkınca -kendi görüşüyle uyuşmasa dahi- doğru görüşü uygulamalıdır. Mâverdî, yöneticinin, görüş bildirenleri farkı görüşleri nedeniyle aşağılayıp kınamasını siyasal yararcılık açısından da yanlış bulur. Çünkü böyle bir tutumla tanınan bir yöneticinin bizzat kendisi kınanacak, desteksiz kalacak ve toplum nezdinde itibar kaybedecektir (aynı eser, s. 169-172; Edebü’d-Dünya ve’d-dîn, çev. Mustafa Çağrıcı, Ankara 2021, s. 447-448).

Mâverdî’nin şu ifadeleri, yönetimin kamu işlerini doğruluk ve gerçeklik ilkeleri çerçevesinde yürütme sorumluluğunu göstermesi bakımından, özellikle de onun dönemi için oldukça dikkat çekicidir: “Yönetici, bağlayıcılığı ortada olan bir gerçeğe, kesinleşmiş bir kanıta karşı çıkamaz. Yönetici için uygun olan, yanlıştan dönüp hakka-hukuka boyun eğmektir... Bazen sahip olduğu güç, devlet adamını, beğenmediği bir fikri kabul etmekten alıkoyabilir; statüsünün yüksekliği, başka fikirde olana karşı yumuşaklık göstermesini engelleyebilir ve böylece doğruya karşı direnip onu uygulama dışı bırakabilir; doğruyu savunana söz hakkı tanımayıp yanından uzaklaştırarak başına buyruk davranabilir ve bu suretle kibrinin esiri olabilir. Ancak şu bilinmelidir ki, yöneticinin dili ne kadar uzun olursa olsun hakkın dili daha uzundur; yöneticiye saygı göstermek görev ise hakka saygı göstermek daha büyük görevdir (Fî Ahlâkı’l-Melik, s. 191).

***

Keşke sonraki ulema bu fikirleri, modern anayasal demokrasilerde olduğu gibi devlet ve iktidar otoritesinin sınırlandırılması, fikir özgürlüğü, yargı bağımsızlığı vb. ideallerin oluşup süreklilik kazanması yönünde geliştirebilselerdi! Fakat Müslüman dünya bu öncü fikirlerin üstüne geliştirici ve kalıcı fikirler koymadı. Mâverdî’den sekiz yüzyıl sonra Batı etkisiyle bazı zoraki yenilikler yapılmaya çalışıldı. Fakat bunlar da kültürel kodlarımızla uyuşmayan unsurlar taşıdığı için kalıcı bir sistem üretmek bugüne kadar mümkün olmadı. Çağdaşlaşma uğruna çok büyük bedeller ödeyen ülkemizde bile hâlâ bu kadar derin ideolojik ve siyasal ayrışmaların yaşanıyor olmasının arkasında böylesine derin bir fikir boşluğu var. O boşluk dolduruluncaya kadar da ayrışma ve çatışma sürecektir.