Kaht-ı Rical

Osman Aydoğan Yazdı;

Kaht-ı Rical

‘’Kaht-ı rical’’ deyimi Osmanlı’dan günümüze aktarılan bir deyimdir. Bu deyim Osmanlı’da 19. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır… Önce deyimi açıklamamız gerekiyor.

Deyimin açıklaması

‘’Kaht’’, ‘’kıtlık, yokluk, kuraklık, vb.’’ anlamlarında kullanılan Arapça bir kelimedir. ‘’Rical’’ ise Arapça ‘’recûl’’ kelimesinin çoğuludur. ‘’Recûl’’ ise yetişmiş, eğitimli insanlar anlamımdadır. ‘’Kaht-ı rical’’; yetişmiş, eğitimli insanlar kıtlığı anlamındadır. Ancak bu deyimin birebir Türkçe karşılığı böyle olsa da bu deyim genellikle devlet yönetiminde kullanılır ve anlamı; ‘’devlet yönetiminde liyakat isteyen alanlarda, kültür, bilgi ve birikimiyle yetişmiş, kalifiye insanın bulunamaması’’ durumunu anlatır… Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lügat’ta bu iki kelime bir arada ‘’devlet yönetiminde muteber adam kıtlığı” anlamında verilmektedir…

Fenerle adam arayan filozof Diyojen’in ‘’gerçek adamı’’ aramak için gündüz fener yaktığını herkes bilir. Fenerle ne aradığını soranlara, onların dikkatini çekmiş olmanın hazzıyla; ‘’adam arıyorum, adam!’’ dermiş. Yani demek istemiş ki Diyojen; ‘’Suretâ adam çok (yani, şeklen insana benzeyen çok), fakat sîrette adam yok (yani, ahlaki ve manevi açıdan gerçek insan yok)…”

Osmanlıdaki kaht-ı rical sorunu

Osmanlıda kaht-ı rical sıkıntısı çok daha eskiye 18. yüzyıla dayanır… Ancak bu dönemde kaht-ı rical sıkıntısı anlatılırken bu kelimeden bahsedilmez…

Osmanlı Devleti’nin Avrupalı devletler ile savaş içinde olduğu zor bir dönemde 16 yıl 3 ay padişahlık yapan ve padişahlığının son döneminde ağır yenilgiler almış olan III. Mustafa (1717 – 1774) şehzadeliği boyunca iyi bir öğrenim görerek yüksek din ilimleri, edebiyat, tarih, coğrafya ve askerî bilimleri konusunda dönemin büyük âlimlerinden ders alır. ‘’Cihangir’’ mahlasıyla şiirler yazar. İşte bu şiirlerinden birinde kaht-ı ricalden şöyle şikâyet eder:

‘’Yıkılıpdur bu cihân sanma ki bizde düzele
Devlet-i çarh-ı denî verdi kamu mübtezele
Şimdi ebvâb-ı saâdetde gezer hep hezele
İşimiz kaldı hemân merhamet-i lem-yezele’’

(Düzeleceğini zannetmeyin, dünya yıkılıp gidiyor;
Alçak felek devleti aşağılık adamlara teslim etti.
Mutluluk kapılarında şimdi bu aşağılık, âdî adamlar dolaşıyor
İşimiz artık Allah’ın merhametine kaldı.)

III. Mustafa’nın oğlu ve yenilikçi padişah olarak adlandırılan III. Selim (1761 – 1808) de şehzadeliği boyunca iyi bir öğrenim alır, müzik ve şiirle ilgilenir, yüksek din ve fen ilimleri, Arapça ve Farsça öğrenir. Bu nedenle sanatçı kişiliğe sahip olan III. Selim yaşamı boyunca müzik ve şiir ile ilgilenir, “İlhami” mahlasıyla şiirler yazar. İşte bu şiirlerinden birinde III. Selim de daha veliaht iken devletin bozulan düzeninden, (kaht-ı rical meselesinden) duyduğu üzüntüyü şöyle dile getirir:

‘’Sakın aldanma gönül âleme yok zerre vefâ
Devletin tab’ı bozuk ver ana yâ Rabbi şifâ
Zevk eyyâmı değil şimdi harâm oldu safâ
Edelim Hakka recâ şimdi harâb oldu cihân’’

(Günümüz Türkçesine aktarılamayacak kadar açık ve net söylemiş III. Selim)

Araştırmacı, yazar Şaban Çibir’in ‘’Sultan 1. Abdulmecid – Su Uyur Düşman Uyumaz – Ah Vatanım’’ (Parola Yayınları, 2016) isimli kitabında II.Abdülhamid’in kaht-ı rical sıkıntısından bahsettiğini yazar:

‘’II. Abdülhamid’in kızı, babasının hatıratını ihtiva eden kitabında babasının; ‘Bu milletin uğradığı en büyük sıkıntı kaht-ı rical meselesidir’ dediğini nakleder. Ki; o koca Sultan, sadrazam tayin etmek istemiş, fakat devlet adamı sıfatını taşıyan bir kimseyi bulamamanın sıkıntısı ile ‘ah kaht-ı rical!’ diye inlemiş. (…)

Osmanlıda kaht-ı rical sorunu II. Abdülhamid’den evvel başlamıştı. Osmanlı son iki asrında hep bu sorunla karşı karşıya kaldı. O kadar ki, tarih sahnesinden silinmelerinin başta gelen sebeplerinden biri budur dense yanlış olmaz. Her şeyin parayla ölçüldüğü; makam ve rütbelerin insani değerlerin önüne geçtiği; liyakatin değil isimlerin, dostlukların ve adam kayırmanın; gurur, kibir, ihtiras, benlik, çekememezlik, bencillik duygularının öne çıktığı bir toplumun çökmesinde nasıl bir gariplik aranabilir ki?

Prof. Vahdettin Engin, “II. Abdülhamid ve Dış Politika” (Yeditepe Yayınları, 2005) adlı eserinde de Abdülhamid’in Osmanlıdaki kaht-ı rical sorununu anlattığı bir bölüm var… Kitabın bu bölümünde Japon İmparatoru’nun, İslamiyet’in muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir din heyetinin ülkesine gönderilmesini Sultan Abdülhamit’ten talep ettiğini yazıyor. Abdülhamid’in bu talep üzerine verdiği cevap kitapta şu şekilde verilir: “Düşündüm ki, Japon İmparatorunun istediği Müslüman din âlimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim, Japonlardan evvel kendi milletimin ve Halife, yani Peygamberimizin vekili olarak İslam âleminin istifadesini temin ederdim.’’

Osmanlı devlet adamı, diplomatı, çevirmen ve oyun yazarı, ilk Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda İstanbul vekili ve bu meclisin başkanı, iki defa maarif nazırlığı (eğitim bakanı) ve iki defa başvekillik (sadrazamlık, başbakanlık) görevini yapan, 16 dil bilen bilim adamı Ahmet Vefik Paşa da Osmanlının yaşadığı kaht-ı rical sorununu daha farkılı dile getirir…

Ahmet Vefik Paşa’nın ilk Türkçe sözlüklerden birisi olan ‘’Lehçe-i Osmanî’’ (Türk Dil Kurumu Yayınları, 2000) isimli bir kitabı var. Ahmet Vefik paşa bu kitabında iyi bir siyasetçide ve iyi bir yöneticide şu sıfatları arar; Muteber, mutedil, mu’tezim (azimli), mutena, mutlif (affedici), muvaffak, muvakkit, muzaffer, mübeccel (yüceltilmiş), mübeşşir (sevindirici haber veren), mücerreb (tecrübe edilmiş), müdebbir (tedbirli), müeyyit (sağlam), müfekkir (düşünen), müheyya (hazır). Hatta der ki kitabında Ahmet Vefik Paşa; ‘’bir siyasetçi ve yöneticide ne kadar ‘m’ harfi ile başlayan özellik varsa siyasetçi – yönetici o kadar mühim işler yapar.’’

Ahmet Vefik Paşa tüm bu ‘’m’’li özellikleri saydıktan sonra ekler; ‘’Bu evsafın hepsine sahip olmak da yetmez. Bir şey daha lazımdır. O da devletin bu idareciye hakikaten salahiyet vermek isteyip istemediğidir’.’’

Türkiye Cumhuriyeti’nde kaht-ı rical

Ülkemizde yaşanan son olaylar göstermiştir ki vatandaş bu evsafa sahip siyasilere, siyasiler de bu evsafa sahip yöneticilere görev vermemiştir. Bakınız nâzırlara, meselâ Dâhiliye Nâzırı’na, Hariciye Nâzırı’na, Müdafaa Nâzırı’na!… Bakınız teşkilat reislerine, meselâ Diyanet Reisi’ne! Bakınız medreselere, meselâ medreselerdeki müderrislere! Bakınız ceridelere, meselâ bu ceridelerdeki muharrirlere! Bakınız renkli ekranlara, meselâ bu renkli ekranlarda her daim boy gösteren, kürsülerde arz-ı endâm eden müverrihlere, müderrislere, vükelaya! Bu evsafta mı dırlar?

Günümüz ülkemizde, ‘’yetişmemiş adam yoktur’’ demek Osmanlının aksine haksızlık olur. Dünya çapında yetişmiş insanlarımız vardır. Sorun bu insanların devlet katında görev almamış olmalarıdır. Bunun nedenini de en iyi Ortadoğu, İslam tarihi ve İslam-Batı ilişkisi hakkında uzman Amerikalı tarihçi Bernard Lewis anlatır. Bernard Leweis’in ‘’İslam’ın Siyasal Söylemi’’ (Orjinal isim: The Political Language of Islam) (Phoenix / Siyaset Dizisi, İstanbul, 2007) isimli kitabında bu hususu şöyle anlatır:

“Türkiye’de yazarlar, düşünürler, üniversite profesörleri ve işadamları dünyadaki benzerleri düzeyinde yetenekli, iyi eğitilmiş, deneyim sahibi kişiler olmalarına karşın siyasal sistem, bu insanları son derece etkin bir biçimde iktidardan uzak tutacak şekilde tasarlanmıştır. Bunun doğal sonucu olarak da Türk demokrasisi engellenmiş durumdadır. Başka hiçbir ülkede eğitimli seçkinlerin düzeyiyle siyasal sınıfın düzeyi arasındaki fark, Türkiye ölçüsünde büyük değildir. Onlarca yıldır Türkiye’nin önemli siyasal partileri bir tek kişi ya da kimi zaman işbirliği içindeki küçük bir grup tarafından yönetilmiştir. Bu kişiler ise kamu görevi için tek bir ölçütü kullanarak seçim yaparlar: ‘kör bir itaat’… Yalnızca dalkavuk kabul edilir, bağımsız düşünürlerden ölümcül salgın virüsü taşıyorlarmış gibi kaçılır. Yalnızca statükoya bağlı bir avuç soğukkanlı tutucunun egemen olduğu siyasal sistem böylece kemikleşmiştir…”

İşte böylesine bir kemikleşmenin sonucu olarak bugün bir nasıl zalimce cezalandırıldığımızı da Fransız düşünürü Alain Badiou bize anlatır: ‘’Siyaset üzerine düşünmek zorundayız. Eğer bunu yapmazsak bir gün zalimce cezalandırılırız.’’

Osmanlı hicvinde kaht-ı rical

Böylesine zalimce cezalandırılmanın sonucu ne olur derseniz ben cevap olarak yine çok sevdiğim eskilerde yer alan hicve gideyim.. Ne varsa işte orada eskilerde var… Sorular da orada, cevaplar da oradadır:

Ziya Paşa’nın devlet katında geçerli olan zihniyet üzerine özdeyiş haline gelmiş birçok mısra ve beyti vardır… Ziya Paşa’nın zamanın siyasetçileriyle bürokratlarına kızarak yazdığı mısralardan birisi de şu şekildedir:

‘’Asiyab-ı devleti (devletin değirmenini) bir har (eşek) da olsa döndürür.’’

Bundan cesaret alan Türk edebiyatının hiciv ustası Şair Eşref de gecikmeden Ziya Paşa’ya cevabını yapıştırır:

‘’Asiyab-ı sengi’yi bir har da olsa döndürür,
Döndürür ama mili kırar çarka s…çar harabeye döndürür.’’

Taşlama şairi Neyzen Tevfik de onun mısrasına bir “nazire” olarak, şöyle bir beyit oluşturur:

‘’Öyle harlar koştular kim asiyab-ı devlete,
Birbirin çiğnemekten, dolab-ı devlet dönmüyor.’’

Bir Çin atasözü

Hani demişti ya II. Abdülhamid: ‘‘Bu milletin uğradığı en büyük sıkıntı kaht-ı rical meselesidir.’’ Hani inlemişti ya II. Abdülhamit: ‘’Ah kaht-ı rical!’’ diye… Aradan yüzyıl geçer… Hep beraber inleriz yine ‘’Ah kaht-ı rical ahhh!’’ diye…

Aslında Osmanlının kaht-ı rical olarak ortaya koyduğu bu sorunu Çinliler, neticesi ile beraber bir atasözü ile anlatmışlardı:

”Bir memlekette kısa boylu adamların gölgeleri uzuyorsa o memlekette Güneş batıyor demektir.”

Asiyab-ı devlet neden mi harabeye döndü sanıyorsunuz, Güneş bu memlekette durduk yerde mi batıyor zannediyorsunuz…

Güneş battıkça o gölge uzar, güneş battıkça o gölge uzar, uzar, uzar, uzar sonra güneş ufka indiğinde gölge en uzun halini alır ve gölge o an bir saniye içinde yok olur gider!… Ama bu durumu gölgeleri uzayan o kısa boylu adamlar bir türlü idrak edemezler!

Bu ülkenin en en en büyük sorunu ”kaht-ı rical”dir…

Arz ederim

 

Kaynak: Farklı Bakış