Tarih: 20.06.2021 15:10

İstanbul İslamcılığı’ndan firarilerin iki yeni korunağı: Fazlurrahman ve S.Hüseyin Nasr

Facebook Twitter Linked-in

Ergün Yıldırıım yazdı;

Soğuk savaş İslamcılığı, İstanbul İslamcılığı’nın tasfiyesi ile beraber ortaya çıkmıştı. Kahire ve Riyad iki önemli beslenme merkeziydi. Daha sonra buna Tahran ekseni de eklendi. Ama Tahran’ı da etkileyen aslında Kahire’de Seyyid Kutup’un teorisyenliğini yaptığı İslamcılıktı. Tahran “İslam Devrimi”ni yaparak muradına ermişti. Bütün Soğuk Savaş İslamcıları’nın “İslam İnkılabı” ütopyası vardı. Sol siyasal jargon ve ezilen kitlelerin ütopyasıydı bu. İslamcı şairler buna daha poetik bir anlam kazandırlar. İmgesel kudretiyle kitleleri seferber ettiler. Küreselleşme ile beraber Soğuk Savaş İslamcılığı, değer kaybına uğrayamaya başladı. İstanbul İslamcılığı’ndan kopanlar bu defa Kahire yerine başka bir yere yüzlerini çevirdiler. Kutup, Mevdudi ve Şeriati yerine başka düşünürlere koştular.

Modernlikle başlayan firari bilinç, entelektüel dünyamızı derinden etkileyen bir olgu. Önce Batıcılar, Batı’ya firari etti. İslamcılar da bunlara benzer bir biçimde soğuk savaş döneminde İstanbul düşüncesinden başka kentlerin düşüncelerine firara düştüler. Londra, Paris ve Cenevre yerine Kahire, Lahor, Riyad’a gittiler. Bu aydın ve düşünce firariliği hala devam ediyor. Batıcılar, istikametlerini bozmadan ve de konforlarını koruyarak aynı şehirlerin bilinç dünyalarının acentalığını sürdürüyorlar. Elbette Londra, Paris, Berlin, Cenevre ile beraber New York, Californiya ve Boston ortaya çıktı. İslamcı firariler de bu konjonktüre uydular.

İslamcılar da ABD’ye firariliğe yöneldiler. Artık içinde durarak İslam’ı yorumladıkları ve değerlendirdikleri dünya Mısır ve Arabistan yerine ABD’dir. Oradaki İslam araştırma merkezleri ve üniversiteler bu ortamı sağlıyor. Fazlurrahman ve S. Hüseyin Nasr üzerinden bu firarilik bilinci geliyor. İki düşünür de ABD’de de yaklaşımlarını yayıyor. İki düşünürün de kendi İslami dilleri yerine İngilizce metinlerinden tercümeler yapılıyor. İngilizce üzerinde İslam düşüncesi inşa edilmeye çalışılıyor. İki şahsiyet de İslam’ı Batı’da gelişen modern dönem paradigmaları üzerine kuruyor. Fazlurrahman, moderniteyi merkeze alarak İslam’ı yorumluyor. Bu modernlik ilerleme, nesnellik, bilim gibi ilkelerden yararlanır. Modernlik, salt bir tarihsel dönem anlamına gelmez burada. Bunun da ötesinde Kuzey Avrupa’da ortaya çıkarak dünyaya yayılan bir dünya görüşüdür. Fazlurrahman, tarihselcilik ve pozitivizm gibi Batı bilim ideolojilerinin gölgesinde serinlenir yer yer: “Kur’an, yaşanmış tarihi olaylardan oluşan zemin, çevre içerisinde gelişmiş bir dokümandır”( İslam ve Çağdaşlık, 270). O da Kur’an’a dönüş yapar. Bunu da Batı modernliğine katılımı engelleyen tarihi mirası aradan çıkarmak için yapar. Onun siyasal ve toplumsal içtihadını besleyen ana entelektüel miras ve ufuk modernliktir. Modernlikle ilişkisi hiçbir eleştiri ve sorgulama boyutu kapsamaz. İstanbul İslamcılığı’nda ise her zaman modernlikle hesaplaşma ve uzlaşma arayışı bir arada gider. Modernliği tartışır, sorgular ve aynı zaman da hikmeti bulduğu yerden de alır. Ama modernliğe belirleyici bir entelektüel otorite statüsü vermez.

S. Hüseyin Nasr, gelenekçilik akımının sözcüsü. Bu akım, Fransız menşeli. Genon, kurucularının başında yer alır. Bir Fransız ve Avrupa düşüncesidir gelenekçi ekol. Nitekim Türkiye’de bunu konuşan bilim adamlarının geleneksel kavramını telaffuz ederken kelimeyi Fransızca telaffuz ederler. Çünkü dimağlarına yapışan Fransız bilincidir. Nasr, İslam düşüncesini bu Avrupa düşüncesi içinde ikame eder. Tarih, miras, örf ve adet ile kurulan ilişki tarzı tamamen gelenekçi ekolün paradigmasını yansıtır. İslam düşüncesinin tarih, miras, örf, gelenek ile kurduğu ilişki biçiminden tamamen farklı. Gelenek, değişmez özdür. Tarih içinde ortaya çıkan tezahürleri de kutsal. Müslümanların tarihte yaptıkları kanunlar, mimari üsluplar, toplum düzeni, ahlak risaleleri hepsi İslam ile eşitlenir. Bir bakıma İslam’ın tarih içindeki pratik tezahürleri dogmalaşır. Gelenekçilik bu açıdan bir dogmatizmdir.

İslam düşüncesine baktığımızda ne Gazali, ne İmam-ı Rabbani, ne de İbn Haldun mirasla böyle bir ilişki kurar. Bidat ve hurafe eleştirileri vardır. Tecdit, ıslah ve ihya kavramlarına dayalı bir “yenileme epistemolojileri” bulunmakta. İstanbul İslamcılığı da böyle yapar. Filibeliden Akif’e, İskilipli Atıf’tan Elmalılı’ya kadar hepsi de ıslah, tecdit ve ihya kavramlarını yeniden kullanır. Gelenekle , mirasla, örfle ve tarihsel tezahürler ile ilgili dogmatik ilişki tarzını aşarlar.

İstanbul İslamcılığı, bizim yeniden toparlanmamız ve yeniden var olmamız için vazgeçilmez entelektüel evimizdir. Bu evin içinde cedlerimizle hemhal oluruz, kubbe ve minareleri selamlarız, anasır-ı İslam’ın hayat atılımını hissederiz. Ne devşirmeyiz, ne de firari.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —