Tarih: 07.07.2020 12:58

İslami yenilenmenin (Tecdit) metodu olarak ‘Tarihsel Kritik Yaklaşım’

Facebook Twitter Linked-in

İlahi vahyin tarihinin, kendi içinde bir şeriatların yenilenmesi (5/48, 45/18) tarihi olduğu söylenebilir. Bu süreç, önceki bazı toplumsal-ahlaki hükümlerin zorunlu olarak silinmesi veya tağyir edilmesi (Nesh-2/106), tebdil edilmesi (16/101), bazısının ibka/ispat ve bazısının da imha edilmesi (13/39) şeklinde gerçekleşmiştir. İslam’ın erken tarihinde sınırlı bazı teşebbüslerin ötesinde, İmam Şafii tarafından kurulan Fıkıh Usulü ve kaynaklar teorisi (Edille-i Şeriyye: Kitap-Sünnet-İcma-Kıyas) sayesinde İslam Şeriatının tarihsel değişime paralel olarak yenilenmesi başarılamamıştır. Şeriat, dondurulmuş, mumyalanmış, bir kere ve bütün zamanlar için olduğuna inanılmıştır. Şeriat, İslam’ın zamana-zemine göre form-şekil, muhteva kazanması, ete-kemiğe bürünmesi olarak değil; bizzat İslam’ın değişmez-ebedi kendisi olarak kabul edilmiştir.

19. yüzyılda İslam toplumları çökmüş, hepsi sömürgeleştirilmiş, yeniden bağımsızlık savaşı vererek özgürlüğünü temin etmiştir. Bu coğrafyada seküler, askeri-kabilevi-totaliter yönetimler kurulmuştur. Yirminci yüzyılda bir düzine İslam düşünürü,  İslami düşünceyi tekrar yenileme teşebbüsünde bulundu. Bunlardan Fazlurrahman ile Taha Abdurrahman’ın metodolojileri birbirine oldukça yakındır. Fazlurrahman, mutedil bir “Tarihsel Kritik Yöntemi” benimsediğini itiraf etmesinin yanında; Taha Abdurrahman bu yöntemi uyguladığı halde, benimsediğini itiraf etmez. Fazlurrahman, İman-İslam ve Takva kavramlarının metafizik-etik ortak paydasını alarak modern dünyada İslami bir sosyal-politik-iktisadi-hukuki düzenin kurulmasını ve toplumun oluşturulmasını savunur. Bu, Sekülerizme ve Kapitalizme karşı ve bunlara alternatif bir öneridir (1). Taha Abdurrahman, “Makasidu’ş-Şeria” bağlamında benzer bir “İslami Yenilenme (tecdit-tahdis-modern)” teorisini savunur. Bu yenilenmenin üç boyutu vardır: 1- Rüştüne Ermek. Bu ilke “Bağımsızlık” ve “Yaratıcılık” alt ilkelerini gerektirir. 2- Eleştirellik: Eleştiriden kaçırılacak hiç bir şey yoktur. 3- Kapsayıcılık: Dinin dışında hiç bir yer ve alan yoktur (2). Dikkat edilirse bu ilkeler, Sünniliğin temel niteliği olan “Mevrit-i nassta içtihat’a mesağ yoktur” ilkesine tamamen terstir. Abdurrahman, Kur’an’ın ğaybi-kutsi-sezgisel bir yanının olduğunu kabul etmek şartıyla, bütünü ile makasıtçı yani gerekçecidir. Tarihin yani insanlığın hareket halinde olduğuna-devindiğine inanmaktadır. Onun bütün projesinin “Makasıt=Ahlaki Gerekçe” ve “Hadase=Yenilenme” kavramları ile çerçevelendiğini söylemek mümkündür. Dikkatli bir okuyucu Fazlurrahman’ın projesi ile Taha Abdurrahman’ın projesi arasındaki büyük paralelliği rahatça görür. Yalnız epistemoloji-metodoloji bağlamında Rahman, duyu-düşünce-duygu ve sezgiyi birlikte ve bütüncül kullanırken; Abdurrahman’ın –Gazzali’ye benzer bir şekilde- “sezgi”ye biraz ağırlık verdiği görülür. Onun üçlü akıl teorisi (Mücerret-Müseddet-Müeyyet), bunu ortaya koymaktadır (3).

Makasıt, Rüşt, Takva, Hikmet kavramları Kur’an’ın kendinin asli nitelikleri olduğu gibi; yetiştirmek istediği insanın da asli nitelikleridir. Bu niteliklere haiz olan insan/mümin, ondaki lokal/yerel, kültürel, tarihsel unsurları rahatça görebildiği gibi; evrensel metanetteki hususları, değerleri de görür. Şöyle ki:

1-) Kur’an’da “iman” edilecek gaybî hususlar (Tevhit-Mead/Ahiret, Nübüvvet, Melek…) olduğu gibi; anlaşılacak ve yorumlanacak ahlaki, hukuki, iktisadi ve politik hususlar da vardır. Anlaşılacak bölümleri, dogmatik olarak “inanılacak” bölümler ile karıştırmak yanlıştır. Bu ayrım, ne Tefsir geleneğinde ne de Fıkıh geleneğinde doğru dürüst yapılamamıştır. Kur’an’da yer alan hususların tümü “inanç” objesi haline getirilmiştir. Oysa Kur’an, baştan sona kadar söz konusu ettiği hususların şuur, hüccet, beyyine, burhan, hikmet… ile anlaşılmasını önermiştir.

2-) Rüşdüne ermiş, muttaki, hekîm/hâkim müminler, Yolda (Sebil-Sırat-Şeriaat) kalmakla, yolsuzluk yapmamakla, yol yapmakla, yol vurmakla… sorumludurlar. Çocuklar gibi, söz (ayet-hadis) tutmakla, sözden çıkmamakla, söz dinlemekle mükellef değildirler. Hz. Ömer, yoldan çıkmamak için içtihatları ile sözden (ayet) çıkan reşit-raşit-mürşit, muttaki, hekîm-hâkim biri idi.

3-) Salih amel (ahlak-ibadet) ile salim akıl-iman/düşünce arasında diyalektik bir ilişki söz konusudur. Her ikisi de birbirini etkiler (92/5-10).

4-) Kur’an’ın bütün hükümlerinin bir kere ve bütün zamanlar için olduğu inancı, görünüşte Tanrı’ya hürmeti, itaati, saygıyı… ifade eder. Fakat aynı zamanda tembelliği, yan gelip yatmayı ve sorumsuzluğu da ifade edebilir. Sorumluluk üstlenerek her yeni insanlık durumu karşısında Tanrının muradı-davası doğrultusunda yeni hükümler verme, üretme yerine; Bâtınilerin yaptığı gibi, ibarelerin/ifadelerin altına keyfince istediğini doldurma kurnazlığını üretir. Oysa asıl olan, ibarelerin “kullanımdan doğan” (Wittgenstein) tek-yalın anlamlarını dürüstçe bulmaya çalışmak, vermek, bunu kabul etmektir.

5-) “Söz, gümüş ise; sükût, altındır” sözü, otoriter-totaliter toplumların şiarıdır. Sükût, altında bir kurnazlık barındırabilir: “Yere bakan, yürek yakan.” Ancak, söylemek-konuşmak, samimiyettir. Makasıtçı, Muttaki, Reşit/Râşit, Hekîm/Hâkimler söylenmiş sözü dinlemekle beraber, kendileri de söz söylerler, konuşurlar, hüküm verirler. Zira: “Söylemek, bir söylenmişin (gelenek) iletimi değildir. Söylemek, söylenmiş aracılığı ile anlam taşıdığında, onun tarafından kapsanır, emilir. Söylenmişin olmadığı söylemek ‘e açılmaya devam eden ve kendini bu şekilde ilan eden bir açılım gerekir. Söylemek, bu beyanattır. Tematikleştirmeyen, ama daha fazla sergileyen bir söylemek, sergilerken kendini tüketmektir. İşaret figürü içinde dinlenmeden işaret edileni işaret etmektir… Samimiyet, söylemenin söylenmiş içinde bütünüyle emilmesini ortadan kaldırır. Burada sözcüklerin kisvesi altında bilgi alış verişi yapılır. Hiç bir söylenmiş, “söyleme”nin samimiyetine denk değildir…” (4).

6-) Tarihsel Kritik Yaklaşım, yedinci yüzyıl Mekke’sinin ticaret toplumunun zevklerine uygun “inci gibi gençler” (Ğılman-52/24) ve “göğüsleri henüz tomurcuklanmış kızlar” (78/33) gibi cennet nimetleri sunmanın ve dokuz yaşında kız çocukları ile evlenmenin Antropolojik gerçekliğini anlamaya çalışır ve bunun  “Evrensel” olmayabileceğini iddia eder.

7-) İlahi pedagojinin tağyir (Nesh-2/106), tebdil (16/101) ve imha-İbka/isbat (13/39) ile şeriatları evirmesini (5/48, 45/18) anlamayanlar, Sünnetullah’ı takip ederek Allah’ın yaptığını (tecdit) yapanları (mücedditlerı) “Allah’ın hükümlerini beğenmeyenler” olarak nitelemektedirler.

8-) “Hakka yönelen kimseler olarak yönünüzü Allah’ın insanları üzerine yarattığı dine dönün. Allah’ın yaratmasında bir değişme yoktur. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmez.”(30/30). Bu ifadeler, sabit ve değişmez olan dinin insanın fıtratında olduğu; dışardaki insanlık durumlarının, tarihsel maceranın, şeriatların bu sabiteye göre ölçüldüğünü ve evrildiğini gösterir.

Kaynaklar:

1-) Fazlurrahman, “Kur’an’ın Bazı Ahlaki Kavramları (İman-İslam-Takva)” Allah’ın Elçisi ve Mesajı içinde. çev. Adil Çiftçi. Ank. 1997. S.1vd.
2-) Taha Abdurrahman, Bilgi Ahlaktan Ayrıldığında. çev: A. Keskinsoy. İst. 2020 s. 131.
3-) Taha Abdurrahman, el-Amelu’d-Dini ve Tecdidu’l-Akl. Daru’l-Beyza. 2006. 
4-) Emmenuel Levinas, Tanrı, Ölüm ve Zaman. çev: Işık Ergüden.  İst. 1993. S 186.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —