Tarih: 03.08.2021 12:14

İSLAM, ORTADOĞU VE BATI - I TÜRKİYE’NİN SERÜVENİ

Facebook Twitter Linked-in

Ali Akgün yazdı:

İslam bir nizamdır, bir hayat nizamıdır; insan hayatını gerçeklik planında bütün yönleri ve yapılarıyla kavrayan bir nizam. Kaynakları Kur’an ve Sünnet olan; ilkeleri ve değerleriyle bir ahlak nizamı, tüm şekil ve özellikleriyle bir siyasi nizam ve bütün esasları ve kurumlarıyla sosyal bir nizam. İslam, insanın varoluş amacını açıklar ve onun dünyadaki konumunu tayin eder.

‘İslam, insan hayatı gerçeğinden kopuk, insan hayatının kucakladığı tüm alanlardan uzak yalnızca vicdani bir inanç değildir. Yine bu din yalnızca bir ibadetler toplamı da değildir ki müminler tek başlarına ya da toplu halde bu ibadetleri yerine getirip de bu dinin sıfatını taşımaya hak kazansınlar. ’[1]

İslam, bir sistem içinde dini kurumları tanzim etmekle birlikte, dünya üzerinde Müslümanların devlet ve toplumsal hayat şeklini nasıl gerçekleştirmesi gerektiğine dair hükümleri de içerir.

‘Emperyalist Haçlı sürüleri ve Siyonizm, bu dini vicdani inanç ve dini ibadetler çerçevesine hapsetmeye, onun yaşanan hayata müdahalesini engellemeye ve insan hayatının gelişimini kontrol altında tutmasını önlemeye çalışmaktadırlar.’[2]

Müslümanlar, bugün içine düştükleri olumsuz durumdan ancak İslam’ın değişmez hakikatlerine sarılarak kurtulabilirler. ‘Allah’tan başka hiçbir kimse hükmetme hak ve iktidarına sahip değildir… Mülk başlı başına Allah’ındır. Kainatı tedvir ve terbiye eden, âlemde yegane mutasarrıf O’nun varlığıdır. Hiçbir fert veya aile, kabile, millet hatta bütün nevi beşer hükmetme ve kanun koyma hakkına sahip değildir.’[3]

İslam öğretisinde, çağdaş sosyal ve siyasi düşünce sistemlerine benzer görülen konular tespit edilebilir. Ama bu hususlara özel bir önem atfedilmez. İslam’ın kendine özgü bir hayat tarzı söz konusudur; kendine ait bir iktisadi, siyasi ve sosyal sistemi vardır. İslam insan yaratılışına en uygun bir devlet ve hukuk düzenine sahiptir.

Ortadoğu ve Batı deyimleri tarihte farklı anlam çerçevelerinde dile getirilmiştir. ‘Batılıların Batı olarak kabul ettikleri ülkeler Avrupa ve Amerika’dır. Ortadoğu kavramı ise şu devletleri içine alır: Türkiye, Kıbrıs, Lübnan, Irak, İran, Filistin, İsrail, Ürdün, Mısır, Sudan, Libya, Arap yarımadasındaki çeşitli devletler yani Kuveyt, Yemen, Umman, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri… Sonraları Arap devletleriyle benzer duyguları paylaşan, benzer dış politikalara sahip Tunus, Cezayir ve Fas da Ortadoğu kavramına dahil edildi, onları Afganistan ve Pakistan takip etti.’[4] Meriç’in kırk yıl önce yaptığı bu tarif bugün de aynı şekilde geçerli kabul edilebilir; pratik ve anlamlı bir yaklaşımı ifade etmektedir.

Türkiye, İslam dünyası içinde batılı olmayan diğer bütün ülkeler arasında, Batı ile teması en uzun ve ona en yakın ülkedir. Batı ile ilişkileri belli dönemlerde farklı seyretmiştir. Şu bir gerçektir ki; Osmanlı Türkleri kimliklerini büyük ölçüde İslam’la özdeşleştirmişlerdi.‘Hatta bir bakıma Türk ismi ve onun atıfta bulunduğu varlık bile İslami niteliktedir. Tarihsel Türk milleti ve kültürü, hatta bir ölçüde Türk dili son bin yıl içinde var olduğu şekliyle tamamen İslamiyet’in içinde doğmuştur’.[5] Osmanlı devleti, kuruluşundan yıkıldığı zamana kadar kendini İslam inancının ve kudretinin yayılışına ya da savunusuna adamış bir devlet olmuştur.

Batı’nın Osmanlı üzerindeki etkisi başlangıçta ‘top, havan, ateşli silahlar’ gibi harp sanatlarıyla ilgili buluşların alınıp uyarlanmasıyla sınırlı kalmıştır. İlk Türk matbaası 1727’de kuruldu. III. Selim silahlı kuvvetlerin modernleştirilmesi meselesine yönelik olarak ‘yeni kara ve deniz harp okulları açtı. Fransız kaynaklardan yabancı eğitmen ve teknik elemanlar temin etti.’[6]

II. Mahmut döneminde 1826’da yeniçerilik kaldırıldı. Onun yerine ‘Asakir-i Mansure-i Muhammediye’ ismiyle yeni bir ordu oluşturuldu. Sultan Selim gibi Sultan Mahmut da eğitim faaliyetlerine önem verdi. III. Selim zamanında açılan deniz ve kara harp okullarına ilave olarak, yine doğrudan askeri amaçlarla iki yeni okul daha açıldı: ‘Muzika-i Hümayun Mektebi’ ve ‘Mekteb-i Ulum-i Harbiye’. Fransız, İngiliz ve Alman eğitmen subaylar getirildi. Avrupa’daki askeri okullara Türk öğrenciler gönderildi. Askeri Tıbbiye açıldı. II. Mahmut siviller için de devlet memuru ve tercüman yetiştirmek amacıyla, ‘Rüşdiye’ ismini verdiği okullar tasarladı. 1838’de Sultan Mahmud Tıbbiye öğrencilerine şöyle sesleniyordu: ‘Tıp ilmini Fransızca öğreneceksiniz. Sizin Fransızca öğrenmenizdeki amaç, Fransız dilinde eğitim görmenizi sağlamak değil; sizin tıp ilmini öğrenmenizi ve azar azar bunu Türkçeye aktarmanızı sağlamaktır. Öğretmenlerinizden tıp bilgisi edinmek için çalışın ve bu bilgiyi Türkçeye aktarmak için çaba harcayın, dilimize bu bilgilerin yerleşmesini temin edin…’[7]

Sultan Mahmud, tahtın hükümranlık alanının genişlemesini temin eden adımlar attı. Yeniçeri ocağının ilgası ve ulema sınıfını zayıflatan (vakıfların hükümet denetimine tabi kılınması gibi) birtakım düzenlemeler, padişahın gücünü sınırlayan bu faktörlerin ortadan kaldırılması amacıyla yapıldı. Avrupa’nın güç ve itibarının II. Mahmud üzerinde oluşturduğu tesir de belirgindir. Önce ordu mensuplarını daha sonra da sivilleri kapsayan kıyafet reformu ilan edildi. Avrupa’nın toplumsal davranış biçimleri taklit ediliyordu. Bu reformların, Cumhuriyet döneminde yapılan değişikliklerden ayırt edici bir yanı şudur: Osmanlıda yapılan bu değişiklikler yüzeyseldir ve neticede Türk toplumu İslam dairesi içinde ve İslam esaslarına göre yaşamaya devam etmektedir. Bu yönde Sadık Rıfat Paşa 1844 yılında Stratford Canning’e şöyle ifade etmektedir: ‘Siyasi konularda baştan aşağıya Avrupa’nın tavsiyelerine uyacağız. Dini konularda ise tam anlamıyla hür olmamız lazım. Din bizim kanunlarımızın temelidir. İdari sistemimizin kaynağıdır. Zat-ı Şahaneleri bizim yapabileceğimizden daha fazlasını yapamaz.’[8]

Ama bir yandan da ipin ucu kaçırılmıştır artık ve Batı kendi dinini(hayat tarzını) kabul ettirene kadar durmayacaktır. II. Mahmud, selefi III. Selimin başlattığını daha öteye taşıdı. Avrupa’ya daha çok benzeme çabası vardı. Rekabet ettiği, Avrupalı güçlerin desteğini alan Mısır’ın Mehmet Ali Paşasını geçme arzusu da onu hedefine ulaşmaya zorluyordu.

İngiltere’de İngiliz-Yahudi (Haçlı-Siyonist) ortaklığı ile ‘Yeni Dünya sistemi’ 17. Yüzyılda tesis edilmiştir. Avrupa’da kapitalizmin gelişmesi ve burjuvazinin ortaya çıkması toplumsal yapıyı değiştirmiştir. Burjuvazi ve aristokrasi arasındaki eşitsizlik ve çatışma Fransız ihtilaline zemin hazırlamıştır. Yeni Dünya sistemi; sanayi devrimiyle birlikte gelişen burjuvazinin aristokrasiyle olan mücadelesinin sert güç unsurlarının yönünü Fransızlara çevirmiştir. 1789’da ihtilal Fransa’da gerçekleşir; Fransız ihtilali krallık ve Katolik kilisesi karşıtı bir görüşe sahiptir. Eşitlik, hürriyet, milliyetçilik ve laiklik düşüncelerini benimsenir.  Devlet sisteminde ne krallığın ne de Hıristiyanlığın yeri yoktur artık. Toplumsal eşitliği merkeze alan laik bir anlayış hakimdir.

Avrupa’ya giden Türkler kendi ülkelerinin yoksulluğu ile Avrupa’nın zenginliğini kıyasladılar. Bu durumun nedenleri üzerine kafa yordular. Batı’nın başarısının sırrını aradılar. Bu sırrın teknik araçlar, fabrikalar, okullar olduğunu düşündüler. Bunların alınmasıyla Batı’nın gücüne ve zenginliğine ulaşılabileceği hayal edildi. Genç Türkler(Jön Türkler) Batılı öğretmenlerden ders alan, Batı dillerini bilen insanlardı. Avrupa’ya gittiklerinde Avrupai yaşam ve idare tarzı çekici geliyordu. Türkiye’ye döndüklerinde insan haklarından ve hürriyetin getirdiği haklardan söz açtıklarında, Fransa’dan alınmış yeni fikirleri ifade ediyorlardı. Yazılarında Avrupa tarzı idareden, kanun karşısında eşitlik ve hürriyetten bahsediyorlardı.

II. Mahmud 1839’da ölür, tahta on altı yaşındaki Abdülmecit geçer. Aynı gün Gülhane Hattı Hümayunu(Tanzimat) ilan edilir.[9] Askeri, mülki ve hukuki alanda hayata geçirilen değişiklikler ve sonrasındaki gelişmeler devlet ve toplum yapısını çok yönlü bir biçimde etkiler. Özellikle gayri Müslimlere verilen imtiyazlar geleneksel yapıyı sarsmıştır.

19. yüzyılın ortalarından itibaren Batılılaşmış bir intelijansiya teşekkül eder. Bu zümrenin üyeleri daha ziyade yazarlar, zabit ve memur adayları, avukat ve hekimlerdir.[10]Batılı fikirlerin yaygınlaşması ve Batılı toplumsal ve siyasi tavırların benimsenmesi yeni Türk edebiyatının yükselmesiyle ivme kazanır. Klasik Osmanlı edebiyatından farklılaşan bu yeni edebiyatın esin kaynağı Fransız edebiyatıdır. Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa da en önde gelen isimlerdir. Ülkenin entelektüel hayatında çok önemli bir rol oynayan Tasvir-i Efkâr gazetesi 1862’den itibaren Şinasi tarafından yayınlanır. Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi gibi aydınlar 1867’de hükümete karşı bir muhalefet hareketi olan yeni Osmanlılar hareketini başlatırlar.

Ziya Paşa yazılarında; bir millet meclisi kurulmasını tavsiye eder. Başlangıçta sınırlı yetkileri olan böylesi bir meclisin ülkeyi medeni ülkeler seviyesine taşıyacağını ifade eder. Bu meclis, içindeki farklı görüşlerin çarpışmasıyla hakikatin meydana çıkmasına zemin hazırlayacaktır; sorumluluk sahibi devlet adamları eylemlerini eleştiriye ve muhalefete açmak zorunda kalacaklardır.

Namık Kemal, Türkiye’de iki düşüncenin en önemli temsilcisi olarak tanınır: Hürriyet ve vatan.[11]Tanzimatçıları sert biçimde eleştiren Namık Kemal, Osmanlı’nın önderliğinde bir İslam birliği fikrini savunur. Milletin egemenliğini ‘biat’ kavramıyla özdeşleştirir. Biat, halife ile tebaası arasında yapılan ve milletin devlet başkanını benimsediğini gösteren, kişinin bağlılığını sunduğu resmi bir yemindir.

‘Siyaset hukukunun alanını hemen her kitap başka türlü sınıflandırarak açıklar. Bununla birlikte yazarlar arasında, üzerinde en çok fikir birliği sağlanan maddeler ümmetin hakimiyeti, güçler ayrılığı, kişisel hürriyet, eşitlik, fikir özgürlüğü, basın özgürlüğü, örgütlenme özgürlüğü, tasarruf hakkı, konut dokunulmazlığı gibi genel geçer kurallardan ibarettir…

Hükümetin gücünü halktan alması demek olan ve şeriata göre biat hakkı olarak nitelendirilen milletin egemenliği ise soyut anlamlara bağlı olan bir yetki değil, her bireyin yaratılıştan sahip olduğu kişisel bağımsızlığın gereklerinden bir tanesidir.

Hükümeti adalet sınırları içinde tutmak için iki esas çare vardır. Bunlardan birincisi hükümetin işleyişinde uyacağı temel kuralların belirsiz kalmaması, dünyaya ilan edilmesi gereğidir. İkincisi ise yasama erkini hükümetten alacak olan danışma meclisidir…’[12]

Bu kuşak yeni benimsenen Batılı fikirler noktasında sahip oldukları İslami mirası yeniden konumlandırma yoluna yönelmiştir. Düşüncelerinin etkisi Jön Türk ihtilalinin ardından 14 Kasım 1909’da Meclis-i Meb’usan’ın ikinci kez açılışı sırasında yapılan konuşmada da görülebilir: Sultan konuşmasına ‘Kurallarını Şeriatın koyduğu parlamenter bir yönetim biçimi’ne atıfta bulunarak başlamıştır.

1876’da ilan edilen Kanun-i Esasi, bir İslam ülkesinde Batılı tarzda hazırlanmış ilk anayasadır. Amaç Avrupa’nın ve reform yanlılarının desteğini alabilmektir. Osmanlı tarihinde ilk kez gerçekleşen genel seçimler neticesinde seçilen vekillerle ilk Osmanlı meclisinin19 Mart 1877’de açılmasıyla I. Meşrutiyet dönemi başladı. II. Abdülhamit, meclisle yaşadığı anlaşmazlıklar nedeniyle, 14 Şubat 1878’de meclisi feshetti. Meclis otuz yıl boyunca bir daha toplanmadı.

Sultan Abdülhamit, farklı bir mizaca sahipti. Kimseye itimadı yoktu. Tek karar mercii kendisiydi. Münzevi bir hayat yaşadı. Şiddetten nefret ederdi. Affetme salahiyetini her vesileyle kullanırdı. Hatta suiistimal ederdi. Mahkemeler tarafından verilen idam hükümlerinin hemen hepsi otomatik olarak sürgüne tahvil edilirdi. Şüpheciydi. Tabii sarsıcı hadiselere şahit olmuştu. Mithat Paşa iki padişahı tahttan indirmişti. Sultan Abdülaziz’in öldürülmesi olayına sebebiyet vermişti. Ayrıca Abdülhamit’i tahttan indirip, Murad’ı tahta geçirmeyi deneyen Ali Suavi’nin isyanı ve masonların da içinde bulunduğu birtakım tertipler Sultan Abdülhamit’in Batı’dan ve Batılı fikirlerden duyduğu kuşkuyu artırmıştır.

Abdülhamit otuz yıl imparatorluğu, otoritesini herhangi bir şekilde paylaşmadan yönetti. Sultan reformların devam etmesinden yanaydı. Önceki padişahlar zamanında başlayan; ilk adımı atılmış veya tasarı olarak kalmış olan şeylerin birçoğu onun döneminde gerçekleştirildi. Padişahın reformlarında önemli bir rol oynayan Mehmet Sait Paşa, 1880’de Sultan’a arz ettiği, imparatorluğun ihtiyaç duyduğu reformlar üzerine yazdığı risalesinde şöyle söylemektedir:

‘Bu durumu düzeltmek için ilk olarak ve öncelikle halk eğitimini geliştirecek ciddi ve güçlü bir çaba harcanmalıdır. Halk eğitimi yaygınlaşmadığı sürece imparatorluğun dahili ve harici işlerini makul biçimde idare etmeye muktedir hiçbir yönetici çıkmaz. Ayrıca kamu yasalarını adaletli biçimde idare edecek hiçbir hakim, Ordu’yu yetkin biçimde yönetecek hiçbir kumandan ve ekonomik ilkelere uygun olarak gelir kaynaklarını yönetip arttıracak hiçbir mali uzman da olmaz. Halkın zenginliğine ve refahına hizmet eden bu kurumların ve faaliyetlerin hiçbiri eğitim yaygınlaştırılmadığı sürece hayata geçirilemez…’[13]

Bu dönemde en etkileyici başarı yüksek öğretim alanında gerçekleşti. Önceki yıllarda açılan mülkiye, harbiye, bahriye ve mühendishane gibi okullar genişletilerek devam ettirildi. Abdülhamit ilave olarak en az on sekiz yeni yüksek ve mesleki okul daha açtı. Bunların arasında maliye, hukuk, güzel sanatlar, ticaret, sivil mühendislik, veterinerlik, polis, gümrük ve yeni bir tıp okulu sayılabilir. 1900 yılında, daha sonra İstanbul Üniversitesi olan, Darülfünun açıldı. Modern ilköğretim rüştiyelerde veriliyordu. Abdülhamit döneminde rüştiyeler imparatorluğun 29 vilayetinin tümünün merkezinde, 6 bağımsız mutasarrıflıkta ve birçok kaza merkezinde açıldı. Orta öğretim kurumu olan idadiler kuruldu. Aynı zamanda askeri okul ağı genişletildi.[14]

Devam edecek...

[1]SeyyidKutub, İstikbal İslam’ındır, çev. H. Fehmi Ulus, Beka yay., İstanbul 2019, s.8

[2]SeyyidKutub, a. g. e., s.9

[3]Mevdudi, İslam inkılabının programı, çev. Mikail Bayram, Hilal yay., İstanbul 1969, s. 27

[4] Cemil Meriç, Kırk Ambar cilt 2, İletişim yay., İstanbul 2017, s.71

[5]Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, çev. Boğaç Babür Turna, Arkadaş yay., Ankara 2020, s.13

[6] Bernard Lewis, a. g. e. s.56

[7] Bernard Lewis, a. g. e., s.118

[8] Bernard Lewis, a. g. e., s.144

[9] Cemil Meriç, a. g. e., s.137

[10] Cemil Meriç, a. g. e., s.139

[11] Bernard Lewis, a. g. e., s. 195

[12] Bernard Lewis, a. g. e., s.198

[13] Bernard Lewis, a. g. e., s.344

[14] Bernard Lewis, a. g. e., s. 247

 




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —