“İnanıyorsanız Üstünsünüz” Ayetinin Mana Derinliği

Âli İmran Suresi 139. Âyetin nüzul/vahyediliş sebebi; Uhud savaşında müslümanların hezimeti ile ortaya çıkan sosyolojik ve psikolojik olumsuzluklardır.

لَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِن۪ينَ

“Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; eğer inanmışsanız şüphesiz en üstün olan sizsiniz”. (Âli İmran,3/139)

Bu ayetin nüzul/vahyediliş sebebi; Uhud savaşında müslümanların hezimeti ile ortaya çıkan sosyolojik ve psikolojik olumsuzluklardır.

Bilindiği gibi Müslümanlar Bedir galibiyetinden sonra Uhud’da mağlubiyete maruz kalmışlar ve yetmiş şehîd vermişlerdi. Bu durum onlara ağır gelmiş, azimlerini kırmış ve mahzun olmuşlardı.

Bu âyette Allah Teâlâ müminleri teselli etmekte, hem acze düşüp güç ve kuvvetlerini yitirmelerini yasaklayarak “Gevşemeyin!” buyurmakta, hem de kaybettiklerine de “üzülmemelerini” istemektedir.

Çünkü mücâdelede gevşeklik göstermek, kuru bir üzüntüyle yetinip gerekli faaliyetlerde bulunmamak müslümanlara hiçbir şey kazandırmayacaktır.

Ayrıca güçlü bir imana sahip olmanın verdiği azim ve kararlılık sayesinde nice zaferlere ulaşmanın mümkün olacağını müjdelemektedir.

Bu ayetin  “Eğer gerçekten mü’minseniz, her zaman en üstün sizsiniz” (Âl-i İmrân 3/139) kısmı bu gerçeğe dikkat çekmektedir.

Kimi zaman  bir takım sarsıntılar, iniş ve çıkışlar olsa da sonunda güzel akıbet, yardım ve zafer mutlaka mü’minlerin olacaktır. Çünkü Allah, bu dine, ona bağlanan peygamber ve mü’minlere yardım edeceğini müjdelemiştir.

“Doğrusu, peygamber kıldığımız kullarımız hakkında bizim geçmişte verdiğimiz şöyle bir söz vardır: «Onlara Allah’ın yardımı kesinlikle ulaşacaktır. Neticede üstün gelen, kesinlikle her zaman bizim ordumuz olacaktır.»” (Saffât 37/171-173)

“Şüphesiz biz peygamberlerimize ve onlara uyan mü’minlere dünya hayatında da, şâhitlerin hazır bulunacağı mahşer gününde de elbette yardım edeceğiz.” (Mü’min 40/51).

Âli İmran suresinin bu 139. Ayetinin nasıl anlaşılması gerektiği, devamındaki 140 ve 141. Ayetlerde şöyle ifade edilmektedir.

“Size Uhud’da bir yara dokunduysa, biliyorsunuz ki Bedir’de de düşmanlarınıza benzeri bir yara dokunmuştu. Biz, bu günleri (gâlibiyet ve mağlubiyet günlerini) insanlar arasında döndürür dururuz. Allah, gerçekten iman edenleri ortaya çıkarmak ve sizden şehitler/şahitler edinmek için böyle yapar. Yoksa Allah, zâlimleri sevmez. Bir de Allah, mü’minleri her türlü günah kirlerinden temizlemek ve kâfirleri helâk etmek için böyle yapar”(Âli İmran, 3/140,141)

Bu âyetlerde geçen “bu günler”den maksat “gâlibiyet ve mağlubiyet, zafer ve yenilgi, acı ve tatlı günler”dir. İşte Allah Teâlâ bu günleri, dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak mü’min-kâfir ayırımı yapmaksızın insanlar ve toplumlar arasında döndürüp durmaktadır.

Müslümanlara Uhud’da bir mağlubiyet, acı ve yara dokunduğu gibi, Bedir’de de müşriklere benzeri bir mağlubiyet, acı ve yara dokunmuştu. Fakat müşrikler kendilerini yenilmeleri sebebiyle zafiyet göstermemişler, cesaretlerini yitirmemişler, yeniden savaşmak üzere hazırlıklarını yapıp Uhud’a gelmişlerdi. Sonuçta belli bir başarı da elde etmişlerdi.

Halbuki müslümanların bu hususta daha azimli, cesaretli ve kararlı davranmaları gerekirdi. Çünkü onlar, Allah’a ve âhirete iman gibi müşriklerde olmayan büyük nimetlere, şehîd/şahit olmak gibi ulvî hedeflere sahiptiler.

Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:

Düşmanınız olan o kavmi, toparlanmalarına fırsat vermeden takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı çekiyorsanız, şüphesiz onlar da sizin gibi acı çekiyorlar. Üstelik siz Allah’tan, onların ummadıkları şeyleri umuyorsunuz. Allah, hakkiyle bilen, her hükmü ve işi hikmetli ve sağlam olandır.” (Nisâ 4/104)

Esasen Cenâb-ı Hak, eğer daima kâfirlere şiddetli belalar verip onları sürekli yenilgiye uğratsa, buna karşılık mü’minlere hiçbir sıkıntı ve bela vermese, o takdirde, imandan başka tüm yolların bâtıl olup sadece iman etmenin hakikat olduğunu gösteren zaruri bir ilim/bilgi hâsıl olur. Dolayısıyla insanları bir kısım şeylerden sorumlu tutmanın, mükâfat ve cezanın mânası kalmazdı. İmtihan sırrı bozulurdu.

Diğer taraftan kâfirlere gelen musibetler, Allah’ın birer gadap ve kahır tecellileri iken, müslümanlara dokunan meşakkatler, onları mânen terbiye etmekte ve neticede onlar için ilâhî bir rahmet olmaktadır.  Çektikleri sıkıntı, acı ve ızdırap sebebiyle mü’minleri her türlü günahlardan ve manevî kirlerden temizlemek; imanlarını saflaştırıp ihlâslarını artırmaktır.

Sonuç itibarı ile  Müslümanları teselli etme amacı taşıdığı anlaşılan bu  âyet, yenmenin de yenilmenin de mümin-kafir ayırımı olmaksızın, Allah’ın değişmez kanunu olduğunu; Dolayısıyla müslümanların Uhud Savaşı’nda uğradıkları yenilgiden dolayı ümitsizliğe kapılmamaları gerektiğini onlara hatırlatmaktadır.

Ne olursa olsun, hangi konuda olursa olsun;  her kim inanıp, sabır sebat gösterip,  gevşemeden,  üzülmeden, ümitsizliğe düşmeden, Yüce Allah’ın koyduğu kanunlara uyarak yapılması gerekenleri yapar, sebepleri yerine getirirse (ki bunlar inanmış olmanın gereğidir), üstünlüğü yakalayacaktır.

Sonunda güzel akıbet, üstünlük ve zafer mutlaka mü’minlerin olacaktır. Yüce Allah da kendisine inananlara bunu vaad ediyor.

Bkz, Kur’an Yolu Tefsiri Cilt: 1 Sayfa: 678