Tarih: 21.02.2022 13:18

İlahiyat fakültelerinden kim, neden rahatsız oluyor?

Facebook Twitter Linked-in

Sosyolojiyi bir toplum mühendisliği olarak düşünenlerin karşısına ilk çıkan gerçeklerden birisi toplumsal projelerin çoğunlukla hiç istenmeyen sonuçlarının çok daha belirleyici olabildiği gerçeğidir. Aslında bunu anlamak için “toplum mühendisliği” gibi metaforlara da ihtiyaç yoktur. Her türlü iktidar siyasetinin toplum gerçeğiyle böyle bir “hayal kırıklığı” yaratıcı karşılaşması da tarihsel âdettendir.

Topluma karşı o yüzden fazla kibirli olmamak, fazla büyük konuşmamak gerekiyor. Zihnimizdeki toplum tasavvurları ile toplum gerçekliği arasındaki mesafeleri tam da bu yüzden sık sık ölçmek, takip etmek gerekiyor.

Diyebiliriz ki, İlahiyat Fakültesinin 1949 yılında kuruluşuna esas teşkil eden niyet ve beklentiler ile sonradan bu kurumun aldığı hal de bu durumun mükemmel örneklerinden birini daha ortaya koymuştur. Her şeyden önce CHP’nin 7. Kurultayı›ndaki tartışmalar baz alınacaksa, İlahiyat Fakültesi ve İmam-Hatip okullarının sonraki gelişiminin bu niyet ve beklentilere uygun gerçekleşmemiş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Gerçekten de gelişen demokratik koşullar altında İlahiyat Fakültesi devletin beklentilerinden ziyade dindar halkın ulema beklentilerine cevap verme yolunda daha fazla ilerlemiştir. İlk zamanlarda tam da kuruluş amacına uygun olarak oryantalistçe yaklaşımlara sahip olanların etkisi hissediliyorsa da kısa zaman içinde İslami ilimler alanında çok değerli çalışmaların yapıldığı, hatta medreseler açık olsa oralarda yapılamayacak çalışmaların yapılabildiği bir İslami İlim merkezi haline geldi.

Daha önce isimlerini zikrettiğimiz Necati Öner ve Talat Koçyiğit gibi sahalarında çok yetkin çalışmalar ortaya koyan isimleri saymıştık. Aslında hem bu isimlerin hem de fakültede İslami ilim disiplinini çok iyi aktararak çok sayıda ilim adamının yetişmesini sağlayan Muhammed Tayyip Okiç’in katkısını da zikretmek gerekiyor. II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Bosna-Hersek’ten Türkiye’ye gelmiş olan Okiç yeni açılan fakülteye Hadis Profesörü olarak atanmış, o da gerçek bir İslam alimi olarak fakültenin gelişimine muhtemelen onu kuranlardan çok daha fazla etkide bulunmuş oluyordu. Onun tedrisatından geçerek yetişen ve fakültede ilmi faaliyetlerde bulunan İsmail Cerrahoğlu, M. Sait Hatipoğlu, Süleyman Ateş, M. Esat Coşan ve Hüseyin Atay gibi hocaların, üzerinden adeta bir fetret dönemi geçmiş İslami ilimler disiplininin yeniden tesisinde çok önemli katkıları olmuştur.

Tabii Ankara Üniversitesi’nde kurulan İlahiyat Fakültesi’nin açtığı yoldan Demokrat Parti döneminde yine Müslüman halkın talep ve arzularına uygun yeni adımlar atılmıştır. İstanbul’da sonradan Marmara İlahiyat Fakültesi’ne dönüşecek (1982) olan Yüksek İslam Enstitüsü de toplamda Müslüman halkın ihtiyaç duyduğu din öğretmenini ve ilim ehlini yetiştirmek üzere kuruldu (1959) ve önemli bir kurum oldu.

Ankara İlahiyat Fakültesi ilk etapta daha çok kuruluş amacına uyma baskısı altında felsefe, sosyoloji ve karşılaştırmalı dinler tarihi boyutunda ilerlerken kendine göre bir fark ortaya koydu. Fakülteye ilk zamanlar İmam-Hatip mezunları değil düz lise mezunları alınıyordu. Marmara İlahiyat Fakültesi ise baştan itibaren yani Yüksek İslam Enstitüsü olarak faaliyet gösterdiği dönemlerden itibaren hocalarıyla, misyonuyla, atmosferiyle kendi farkını ortaya koydu.

Bu fark üzerinde elbette durulabilir ama burada faydasız ve gereksiz görüyorum. Bana göre Ankara ve Marmara İlahiyat Fakültesinin çok değerli hocaları, fakültelerinde yetiştirdikleri akademisyen öğrencileriyle ve kürsüleriyle, Müslümanların şu durumunda ilmi ihtiyaçlarını karşılayacak yetkinlik ve kaliteyi büyük ölçüde ortaya koyuyorlar. Bu kurumda Salih Tuğ, Hayrettin Karaman, Bekir Topaloğlu, Ali Özek gibi isimler, sadece yetkinlikleri ve ilim yolundaki çileleri tartışılmaz birer akademisyen olarak değil, organik köklerinin bulunduğu topluma yön veren isimler olarak da temayüz etmişlerdir.

Bugün Türkiye’deki ilahiyat fakülteleri tıpkı İmam-Hatip Liseleri ve Diyanet İşleri Başkanlığı gibi toplumun önemli kazanımlarıdır. İlk kurulduğunda jakoben çevrelerin kendilerine yüklediği misyondan hayli uzakta, artık olması gerektiği gibi, Müslüman halka mal olmuş kurumlardır. Ancak unutmamalı ki, özellikle İlahiyatlar modern kurumlardır, bütün üretimleri, faaliyetleri şeffaf ve kurumsal denetime de açıktır. Ancak aynı zamanda üniversite çatısı altında bir taraflarıyla da özgür düşünce ve bilim ortamını teneffüs etmeleri gerekiyor. Bunu yaparken zaman zaman akademik etikten de uzak, ciddi üslup sorunları dolayısıyla ortaya çıkan ve aslında yine akademik ortamda cevabını bulabilen sansasyonel çıkışlar dolayısıyla İlahiyat fakültelerinin hemen ciddi bir itibarsızlaştırma kampanyasına maruz kaldıkları görülüyor.

Bunu yapanların kendi denetimsiz, kapalı, gizemli küçük krallıklarını daha da sorgulanmaz, mutlak otoriteye sahip kılmayı hedeflemeleri hiç de şaşırtıcı değil. Birkaç örnekten bütün İlahiyat Fakültelerini hatta İmam-Hatip kültürünü harcamanın tek getirisi kendine bütün varı yoğu ve iradesi yolunacak bir din müşterisi bulmaktan başka ne olabilir?

İlahiyat mezunu değilim, İlahiyat Fakülteleri üzerine otuz yıl boyunca İslam ülkelerindeki mevcut İslami ilim gelenekleriyle karşılaştırmalı akademik çalışmalar yapmış biri olarak söylüyorum bunları.

Mesela, medrese geleneğiyle karşılaştırmalar yaparak İlahiyat Fakültelerine kusur bulmaya çalışanları anlamak mümkün değil. Bugün adamakıllı işleyen bir medrese geleneği mi var? Var olan bazı örnekler geçmişteki bazı pratiklerin hiçbir güncellemesi olmayan taklitlerinden ibaret. Günümüz şartlarına cevap verme konusunda hiçbir çabaları ve arayışları yok. Olacak imkanları ve kurumsal destekleri de yok. Ona dair ancak nostalji edebiyatı yapılabilir ki buna da ne yer ne mecalimiz var.

Buna mukabil bugün belki çokça şer hedeflendi ama İlahiyat Fakültelerinden ve İmam-Hatip Okullarından en azından üzerinde konuşabileceğimiz, belki daha da geliştirebileceğimiz, bütün dünyada da ilgiyle ve gıptayla izlenen hayırlı bir modelimiz var.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —