Tarih: 28.06.2021 01:01

İktidar ve Otorite

Facebook Twitter Linked-in

Kuşkusuz iktidar ve otorite arasından inkâr edilemez bir ilişki vardır. Bir anlamda otoritenin meşruluğunu sağlayan şey iktidar sahipleri ve onun iktidarı kullanış biçimidir. Bu anlamda siyaset felsefesi açısından önemli sorunlardan biri iktidarın kaynağı ve sınırlarının ne olacağı sorunudur.

İktidarın kaynağı ve sınırları konusu, bir yandan iktidarın meşruiyeti ile diğer yandan iktidarın kullanılış biçimiyle doğrudan ilgilidir. İslam düşünce tarihinde Hz. Peygamber, iktidarın meşruiyetini sağlayacak kavramsal çerçevenin ve uygulama yöntemlerinin sınırlarını çizmiştir. Bu çerçevede sürekli olarak Kitabı referans alarak, bireylere bağlı olamayan ve onları aşan bir üst hukuka ve sözleşmeye işaret etmiştir. Bu uygulama modern anlamda toplumsal sözleşmenin ürünü olan anayasalara işaret etmektedir.

İslam düşüncesinde temel aktörün insan olduğu sınırsız iktidar mümkün değildir. Bu yüzden İslami değerlere dayalı bir yönetim felsefesinden mutlak otorite sahibi bir tiran modeli üretilemez. İslami modelin temel referans çerçevesini Hz. Peygamber Medine’de hayata geçirmiştir. Hz. Peygamber döneminde hukuk ve adalete vurgu yapan anlayış kısa bir süre sonrasında kesintiye uğramıştır.

İslam tarihinde hukuk ve sözleşmeden yöneticiye mutlak itaate dönüşen paradigmanın oluşumunu meşrulaştıran en büyük kırılma, Daha önce yaşanan tartışmalar istisna edilirse, Emeviler döneminde yaşanmıştır. Emeviler dönemindeki kırılma ile gerçekleşen model ondan sonra kurulan devletlerin temel siyasal modelini belirler.

Hz. Peygamberin ideal bir yönetim modeli olarak hayata geçirdiği “Medine Vesikası” modeli ise tarihte kendisinden sonra unutulan bir model olmuştur. Bu unutulmanın temel nedeni sözleşme ve hukuka dayalı modelden saltanat modeline geçiş olmuştur. İslam düşünürlerinin kelami ve fıkhi çerçevesini çizdiği Emevi modeli, büyük ölçüde Pers ve Bizans geleneğinden gelen Tanrı kral anlayışından besleniyordu. Bu anlayış yönetim sisteminde bütün yetkiyi iktidar sahiplerine veriyordu. Aynı zamanda bu model iktidar sahiplerinin sorumluluğunu da ortadan kaldırıyordu. İşte bireylerin yaptıklarının sorumluluğundan uzaklaştıran kader anlayışı büyük ölçüde iktidar sahiplerinin sorumsuzluğunu meşrulaştırıyordu. İktidar sahiplerinin meşruiyetini, önceden belirlenmiş determinist ahlak ve kader anlayışı oluşturuyor ve siyasal denetimin imkansızlığını sağlıyordu. Bu durumda iktidar sahiplerinin yaptığı her tür hukuksuzluk önceden belirlenmiş bir kader anlayışı çerçevesinde meşrulaştırılıyordu. Kuşku yok ki, böyle bir kelam anlayışı üzerine sağlıklı bir siyaset felsefesi oluşturulamaz. Nitekim hala Türk siyasetinin kavramsal çerçevesi bu anlayışın baskısı altındadır.

Öte yandan “Medine Vesikası”, müzakere, katılım ve sorumluluğu öne çıkaran bir modeldir. Ne yazık ki, bu model uzun süre tarihin sayfalarına gömülmüştür. Özgürlüğü, katılımı, sözleşmeyi öne çıkaran bu modelle, Bizans ve İran geleneğinden beslenen ve yöneticiye itaati Tanrıya itaatle eşitleyen bir modelin uyuşması mümkün değildir.

Aslına bakılırsa Türkiye’deki sistem tartışmalarının altında da otoritenin paylaşımı konusunda yaşanan görüş ayrılıkları yatmaktadır. Başkanlık sistemi ve güçlendirilmiş parlamenter sistem tartışmaları iktidarın denetlenmesi ve paylaşımı konusu ile ilgilidir.

Demokratik yönetim iç içe geçmiş ve birbirini denetleyen kurumlardan oluşmaktadır. Otoriter yönetimler kendilerini en üst konuma yükselterek diğer kurumların denetiminden kaçmak istemekte, dahası bütün kurumları yöneticinin yetkisine vermektedir. Bu anlayış aslında geleneksel Sünni siyaset teorisiyle uyumludur. Bundan dolayı öncelikle bu modelin alt yapısını oluşturan kelam ve fıkıh anlayışını değiştirmek gerekmektedir.  

Kuşku yok ki, Türk devlet geleneği kökleri ve tarihsel uygulamaları nedeniyle otoriter devlet geleneğine uygundur. Bu düzende meşruiyet kaynakları, Orta Asya’dan gelen devlet geleneği ile Emevi pratiğinin yarattığı dini monarşi anlayıştır.

Muhafazakâr dindar siyasal anlayışın referans çerçevesini hala bu siyasal anlayış çizmektedir. Bu yüzden siyasal sistemde yapılacak köklü reformlardan önce köklü bir zihniyet değişimine ihtiyaç vardır.

Öyle görülüyor ki, başkanlık sistemimin dayandığı meşruiyetin tarihsel kökleri bulunmaktadır ve bu kökler muhafazakâr dindarlığın siyasal algısında hala diri ve belirleyicidir. Bundan dolayı iktidarın oluşum biçimine değil de uygulamalarına itirazlar olabilmektedir.

Muhafazakâr dindar siyasal algıda iktidarın gücünü sınırlayan her mekanizma zaaf olarak algılanmaktadır. Bu iktidarın paylaşılması, denetlenmesi konusundaki siyasal zihniyetin tezahürü olarak ortaya çıkmaktadır.

Asıl sorun binlerce yıldır kökleşmiş bulunan siyasal zihniyetin kodlarının değiştirilmesidir. Bu siyasal zihniyet değişmeden müzakereci siyaset, çoğulculuk ve hukuk devletini kurumsallaştırmak imkânsızdır.

Öte yandan otoritenin insan ontolojisinden kaynaklanan güç isteği ve hükmetme duygularıyla da ilgilidir. Bu anlamda otoriterlik aynı zamanda eğitim, ahlak ve hukuk sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır.

İktidarın gücü kuvvetten değil, hukuktan gelmelidir. İktidarın gücü hukuktan gelmiyorsa mafya ile devlet arasında kurumsallaşma dışında çok büyük bir fark kalmaz.

Bu yüzden siyasete derinlik kazandırmak isteyen her anlayışın,

1- Üretim ve adil paylaşımı öne çıkaran ekonomik anlayışa,

2- Sorumluluğu öne çıkaran, müzakere ve katılımı esas alan siyasal anlayışa,

3- Bireysel özgürlüğü öne çıkaran ve bireyi yaptıklarından sorumlu tutan bir kader anlayışına ihtiyaç vardır.

4- Gücü ve otoriteyi tek elde toplayan değil, dağıtan demokratik bir modele,

5- Siyasal anlamda itaati değil, sorumluluğu öne çıkaran bir siyaset anlayışına,

6- İktidarın denetlenmesi için hukuku iktidarın önüne koyan bir hukuk anlayışına ihtiyaç vardır.

Kaynak: Farklı Bakış




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —