“İçindeki zalimi kov!”

Gazeteci yazar Ahmet Taşgetiren Analiz Etti..

“İçindeki zalimi kov!”

Bu benim 11 Ağustos 2003’te Yeni Şafak’ta yazdığım bir yazının başlığı. İmam Hatip’li ve başörtülü çocuklara yönelik zulmün henüz devam ettiği günler ve benim içimden böyle bir çığlık yükselmiş. O yazının “güncel” kısımlarını, yani İHL ve başörtülü öğrencilerle ilgili bölümlerini çıkararak bugün sizlerle paylaşmak istiyorum. 

“Yargısız infazlar yaparız her birimiz. Küçük, büyük sehpalar kurar, “yargılayın ve asın” buyrukları veririz.

Kur’an bizden, insanları kaş göz işaretleri ile bile yargılamamamızı istiyor. Hatta “yazıklar olsun göz kaş işaretleri ile yargılayanlara” diyor…

Buradan baktığımızda içimizde o kadar “yazıklar olsun” diyecek yöneliş var ki…

İnsanın erdemi bu yargısız infazları ve sehpaları mümkün olduğunca azaltmakta…

Onun için kendim dahil her insana, “Kov içindeki zalimi” diye seslenmek istiyorum.

Bak arkadaş yüreğine, oraya çöreklenmiş bir zalim göreceksin. Bu ülkenin çocukları için sehpalar kurmuş, yargısız infazlar gerçekleştiren bir tiran çöreklenmiş oraya…

Kov onu! 

Zulüm saridir, bir yerde başlar, orada kalmaz. Şeytan yarıştırır insanın içindeki zulüm yönelişlerini…

Birine zulmedersin, o başka zulümleri getirir beraberinde… Sana da zulmedilir sonunda. “Hak etti” denilir.

Zulüm başladı mı bir yerle sınırlı kalmıyor…

Onun için Kutadgu Bilig’de “Zulüm yanar ateştir, yaklaşanı yakar” denir. 

Kov zulmü içinden, bak dünya nasıl güzel görünüyor. Kov kinleri, ön yargıları, sevgisizlikleri, şablonlara mahkumiyeti…

Yüreğini aç arkadaş, yüreğini aç.

Zulüm once yüreğine vurulmuş bir prangadır, yüreğine zulümdür, kurtar onu…

Nerede bir zulüm tortusu varsa arındırmalıyız bu ülkeyi ondan… İçimizdeki tortulardan arındırmalıyız öncelikle…

Diyorum ki, bugün her birimiz için içimizi yoklama günü olsun… Kime yönelik bir zulüm tortusu varsa, farkına varma ve arındırma günü…”

Bugün neden böyle bir yazı?

Anayasa Mahkemesi her gün hak ihlali kararları veriyor. En sonuncusu milletvekilliği düşürülen Enis Berberoğlu ile ilgili. AYM’nin önünde kıyamet gibi dosya var. OHAL Komisyonu’nun önünde kıyamet gibi dosya var, AİHM’in önünde kıyamet gibi dosya var. İnsanlar “adalet” arıyor. 

Bugüne kadar 125 bin kişiyi KHK ile devletteki görevinden ihraç etmişiz. İnfazı peşin gelmiş, “Git hakkını Adaletten ara” demişiz. Ara ki bulasın. 

İçerde tutmak için birinden bırakıp ötekinde yakaladığımız ve tutukluluğu bin bilmem kaç günü geçmiş adamlar içerde adaleti bekliyor. KHK ile ihraç edilip yargıda beraat kararı alanlar göreve dönmek için adaleti bekliyor. 

Ben 15 Temmuz’un ardından ilk KHK ile 50 bini aşkın insan için ihraç kararı çıktığında “Bunların her birinin FETÖ’cü olduğuna Tayyip bey kefil midir?” diye yazmış, “Oysa bütün bu ihraçlar onun kefaleti ile gerçekleşiyor” demiştim. 

125 bin 678 kişi ihraç edilmiş bugüne kadar. Çığlık dolu Türkiye. Cezaevleri tıklım tıklım. 

* * *

Bu kadro “Ahiret inancı” olan bir kadro. Yani orada “Büyük muhakeme” var ve herkes yaptığının hesabını verecek. En zor hesap zulüm hesabı. Çünkü en büyük “kul hakkı” zulümle oluşur. Zulmettiğin varlıkla helalleşmeden kurtulmak söz konusu değil. 

Hani bir anekdot var. Rivayet edilir ki Kanuni Sultan Süleyman vefat ettiğinde şahsına ait küçük bir sandığın nâşı ile birlikte mezara konmasını vasiyet etmiş. Olurdu olmazdı tartışılmış, Şeyhülislam Ebussuud Efendi’ye sormuşlar. Şeyhülislam “Böyle bir şey caiz değil ama bakalım ne var içinde” diyerek sandığı açtırmış. Bakmışlar ki sandığın içinde Ebussuud’un Padişah’ın kararlarına mesnet teşkil eden “Fetva”ları var. Şeyhülislam derin endişe içinde şöyle demiş: 

“-Hey büyük sultan, sen Allah katında kendini temize çıkardın, mesuliyeti bize yıktın, biz nasıl bunun altından kalkacağız bakalım?”

Bu gelenekler var bizde ama olağanüstülükler her şeyin kimyasını olduğu gibi bizim kalb kimyamızı da etkiliyor ve yukardan aşağıya herkesin adalet formatı allak bullak oluyor. 

Karar veren, oy veren, fetva veren “Zulüm var ama…” deyip kıvranmaya başlıyor. 

Herkes herkesin gözünün içine bakıyor ve mazlumun ahı atmosferin içinde kaybolup gidiyor. 

Ahiret hesabı unutuluyor. Hatta öyle bir hesap yokmuş gibi davranılıyor. 

Biliyorum birileri “Hukuk devleti”nde ahiretten bahsetmemi yadırgayacaktır. Ne yapalım, her çaresiz “Bu işin mahşer boyutu var” diyerek teselli olmuyor mu? Çığlıkların dört duvar arasına gömüldüğü bir durumda “Yahu Allah’ın huzuruna gideceğiz” demekten başka çare mi var?