Tarih: 07.12.2019 10:15

HZ. FATIMA'NIN GÜNÜMÜZE DÜŞEN IŞIĞI...

Facebook Twitter Linked-in

Çoğu insan kendisine verilen ismin ne manaya geldiğini öğrenmeye bile gerek görmeden yaşayıp gitmekte. Sanki adlar sadece seslenildiğinde dönüp bakmak içindir. Fakat kendisine Fatıma ismi konulup da isminin etkisini hissetmeyen, sayısız çağrışımla yıkanmayan, muhayyilesinde nice imgeler uçuşmayan kız çocuğu çok nadir olsa gerek. Saçının tokasından, düğün elbisesinin göz kamaştırıcı sadeliğinden tutun, babasına annelik yaptığını fısıldayan Ümmü Ebiha isminin tezahürlerine kadar. Kolunda var olduğu düşünülen benden yola çıkıp aynı benden bulunan kızların bereketli ve güzel yemek yapmasına varabiliriz mesela.  

İlim için Endülüs’ten yola çıkan bir kadın ta Çin’e kadar ulaşmış. Peygamberimizin ‘ilim Çin’de de olsa arayınız’ sözü mucibince ya da  ‘öyle bir zaman gelecek ki Hadramut’tan Yemen’e tek başına yola çıkan bir kadın hiçbir problemle karşılaşmadan seyahat edebilecek’ sözleriyle gösterdiği hedefi gerçekleştirmek istercesine. İşte bu kadının adı Fatıma Bint Sa'd el-Hayr, ne tuhaf değil mi? Adının nasıl mümtaz ve güçlü bir kadına hürmeten verildiğini biliyordu elbet.  

Ummandan katre misali diye tarif edilen, gerçekten de hacmi küçük içi dolu bir kitaptan söz etmek istiyorum. Hazret-i Peygamber’in Sırrı Hazret-i Fâtime adlı eseri elime alıp da yazarının adının Fatma Şadiye Hanım olduğunu görünce işte adının ardına düşmüş bir Fatıma daha diye düşündüm.
Ummandan katre misali diye tarif edilen, gerçekten de hacmi küçük içi dolu bir kitaptan söz etmek istiyorum. Hazret-i Peygamber’in Sırrı Hazret-i Fâtime adlı eseri elime alıp da yazarının adının Fatma Şadiye Hanım olduğunu görünce işte adının ardına düşmüş bir Fatıma daha diye düşündüm. 1903 yılında Arap harfleriyle bir Osmanlı kadını tarafından kaleme alınan kitabın transkribe edilerek Latin harflerinde basılması Ocak 2012’de Revak yayınlarına nasip olmuş. Yayına hazırlayan kelam ve felsefe erbabı Arzu Meral anlaşılabilmesi için biraz sadeleştirmiş kitabı fakat Osmanlı Türkçesine aşina olanların ‘zevkyâb’ olması için metnin orijinalini de okura sunmayı ihmal etmemiş.

Gerçekten de Fatıma Şadiye’nin yazdığı gibi parlak bir dolunayın zuhuru gibidir Fatıma’nın bu dünyaya gelmesi, feyz uğur ikbal ve bereket vesilesi olarak görülmesini haklı kılan nice tecellileri görülmüştür. Kız kardeşimiz Fatıma’nın fiziki ve manevi güzelliğini anlatmak için annesi Hz. Hatice’nin “Ben karanlık gecelerde Fatimet-üz Zehra’nın parlak yüzündeki ziya ile iğneye iplik geçirirdim” buyurmaları güzel bir örnek. İki isminden Zehra parlak yüz, Betül de züht ve takva sahibi olarak tanımlanıyor.

Kitaba göre Fatıma Peygamberimiz’in vahiyle şereflendiği uğurlu senede dünyaya geldi. Doğduğunda daha yüzlerini bile göremediği ağabeyleri, Kasım ve İbrahim vefat etmişlerdi. Beş yaşlarında annesini kaybettiğinde yoklukla ve yoksunluklarla verdikleri mücadelelerden yeni kurtulur gibi olmuşlardı. Bu detayları Kum Havza-i İlmiyye’sinden  Ayetullah İbrahim Emini, Hz. Fatıma adlı eserinde kemaliyle anlatır. Babasıyla hüzünlü ama dünyanın gidişine yön veren fevkalade bir hayatları vardır artık. Fatıma’yı Kureyş’in ileri gelenlerinden birçok kişi ister eş olarak. Fakat Peygamberimiz’in Allah’tan beklediği işaret Ali için gelir. Sonra meşhur düğün, babanın Hz. Ali’ye ‘sen ona köle ol ki o da sana cariye olsun’ öğüdü, un öğütmekten nasır tutan eller, yüz yıllarca Müslüman kadınların başına kakılan mütevazı çeyiz. Beni burada en çok etkileyen annesi göremedi bu mübarek düğünü diye ağlamasıdır Peygamberimiz’in.

Hz. Hatice gibi dirayetli, güçlü ve zor günlerin kurucu öznesi bir kadının ve âlemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamber’in kızı, İslam’ın kılıcı, ilmin kapısı, Peygamber ocağının çocuğu bir zatın eşi. Sonra İslam ümmetinin içinde anonim varoluş... Deniliyor ki on dokuzuncu yüzyıla kadar yeryüzündeki değişimler çok uzun zamanlarda vuku buluyordu, şimdi ise baş döndürücü bir hızla gerçekleşiyor ve daha önce bin yılda vuku bulan ilerleme ivmesine neredeyse on yıllar içinde tanık oluyoruz. Oysa zulmet içindeki bir toplumdan asr-ı saadet doğması Fatıma’nın kısacık ömrüne sığmıştı. Bir milletin kendini baştan sona değiştirmesine büyük emek verdi ve tanık oldu. Büyük bir inkılap onun çocuk bedeninin ve vaktinden evvel olgunlaşan ruhunun içinden nice izler, hatıralar bırakarak geçti.

Fatıma isterse yüz kere odaya girsin her seferinde ayağa kalkan bir baba, onu alnından öpen bağrına basan kız evlatla nasıl yaşanacağını gösteren bir şefkat. Babası namazdayken üzerine sakatat atan adamın attıklarını küçük elleriyle temizlerken, Taif’te çocuklar tarafından taşlandığında O’nu teselli ederken, ismimiz Fatıma olsun olmasın, erkek ya da kadın olalım hayal edebiliyoruz onu.  
Kız çocukları diri diri toprağa gömebilen bir ruh haliyle nasıl mücadele verilebilir: Fatıma isterse yüz kere odaya girsin her seferinde ayağa kalkan bir baba, onu alnından öpen bağrına basan kız evlatla nasıl yaşanacağını gösteren bir şefkat. Kibrinden çocuğunun başını bile okşamayı zül addeden adamların zamanında oluyordu bu güzel işler. Babası namazdayken üzerine sakatat atan adamın attıklarını küçük elleriyle temizlerken, Taif’te çocuklar tarafından taşlandığında O’nu teselli ederken, Uhud savaşında miğferi yüzüne batıp yaraladığında hurma ağacının lifinden yakarak elde ettiği külü yaralarına basarken, ismimiz Fatıma olsun olmasın, erkek ya da kadın olalım hayal edebiliyoruz onu.  

Peygamberimizin ‘onu inciten beni incitmiş olur’ sözleri Fatıma’nın neredeyse nübüvvetin parçası olduğunu gösterir. Normal bir kadın gibi dünyaya dair bir hayatı olmuşsa da aslında manevi dünyasından çok az şey sızmıştır bizlere. Hasan Hüseyin Ümmü Gülsüm Rukiyye ve Zeynep’i doğururken, Muhsin’i bebek yaşta ahirete uğurlarken neler hissetti kim bilir. Vefatından evvel Fatıma hariç bütün evlatlarının acısını gören Peygamberimiz’in irtihalinin acısı sadece Fatıma’ya isabet etti. Kitapta eşsiz ayrıntılar gizli, mesela babasının ölümünden sonra yazdığı şiir: “Benim üzerime öyle belalar döküldü ki / Eğer onlar gündüzlerin üzerine dökülseydi / Gündüzler gece olurdu.”

Vefatından evvel Fatıma hariç bütün evlatlarının acısını gören Peygamberimiz’in irtihalinin acısı sadece Fatıma’ya isabet etti. Kitapta eşsiz ayrıntılar gizli, mesela babasının ölümünden sonra yazdığı şiir: “Benim üzerime öyle belalar döküldü ki / Eğer onlar gündüzlerin üzerine dökülseydi / Gündüzler gece olurdu.”
Hz. Ali’nin de onun ölümünden sonra can yoldaşının ardından söylediği beyitler: “Gönlüm onun için inlemeye hapsedilmiş/ Keşke canım o iniltilerle beraber çıksaydı / Senden sonra yaşamanın bir hayrı yoktur / Sadece bundan sonra hayatım daha da uzayacak diye korkusuyla ağlıyorum.”

Kabrini ziyaretinde ise Fatıma için şunlar dökülür dilinden: “O öyle bir sevgilidir ki, ona denk olabilecek bir kimse yoktur / Kalbimde ondan başkasının nasibi yoktur / Gözümden ve cismimden uzaklaşmıştır lakin gönlümden asla kaybolmaz.”

Fatma Şadiye hanımın dili yürekten yanan, onu anlayabilmek için bütün azalarını ve hassalarını zorlamış olan bir aşığın dili. Doğrudan Fatıma’nın hallerine yönelik ayetlerin indiğini söyleyen Fatma Şadiye hanım buna örnek olarak, üç gün boyunca ellerindeki yiyecekleri yoksula verip su ile iktifa etmekten güçsüz düşmeleri üzerine inen İnsan Suresi 8. ayeti hatırlatır.

Kitapta ona seslenilen isimlerden de bir demet var ki bir çoğunu işitmemişizdir daha önce: Kâni’a, Sâbira, Reşide, Semaviye, Mağsube, Nakiyye, Zahira, Merdiyye, Celîle, Fâdıla, Havra ve daha niceleri.

Hazreti Fatımat-üz Zehra hakkındaki bazı hadisler bölümü, ek olarak verilen Mescid-i Nebî’deki bir hutbesi, ardından Hz. Ali’nin bir mersiyesi önemli ayrıntılar. Kitap O’nun hakkında bildiğimiz her şeyin kifayetsiz olduğunu yeni baştan Fatıma okumaları yapmanın ne kadar gerekli olduğunu hatırlatıyor. Ona dair kelimelerle biraz daha derine inmeye, sırrına biraz daha vakıf olmaya ihtiyacımız var.  

Komutanlarından biri Ali’yi aşırı övünce ‘ben senin kalbindekinden fazla dilindekinden eksiğim’ der. Onun gibi Fatıma da böyledir belki, o berrak bir şekilde biricik ve müstakil varlığını ortaya koymuş hür ve Allah’a adanmış biri. Sadece ev işlerindeki maharetinden ve yün eğirmesinden bahsederek cinsiyetinin içine gömmek çok yetersiz bir yaklaşımdır. O fıkıhta feraset sahibi bir öğretmen ve İslam’ın mahiyetinin ve imkânlarının ne olduğunu bize en uç noktaya kadar öğretenlerin başında geliyor. Tekâmül etmiş ruhu ne müennestir ne de müzekker, işte insan! diyebileceğimiz biri. Erkek ya da kadın herkesin yaşamındaki inceliklere, teslimiyetine ve imanının derinliklerine eğilmesi gerekir. Sonuçta Ali Şeraiti’nin dediği en doğrusudur: Fatıma Fatımadır vesselam.

 




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —