Hocaların ‘gösteri’si

Yusuf Ziya Cömert: "Benim dinden anladığım, yaşım kemale erdikçe emin olduğum, o karışık, karmaşık, bilmece gibi fetvalara çok fazla muhtaç olmadığımız."

Hocaların ‘gösteri’si

Teravih yok, mukabele yok, bir çok şey yok bu Ramazan’da. Televizyon hocalarımız yerli yerinde.

Nihat Hatipoğlu’nu bir de televizyonun sesini kısarak izlemeyi deneyin. Veya Fatih Çıtlak’ı, Mustafa Karataş’ı.

Değişik bir tecrübe olur.

Benim teorime göre -biliyorum, yeterli kanıtım yok, üzerinde daha çok çalışmam lazım- televizyondaki hocaları dinlemeyince, dini bakımdan bir şeyiniz eksilmez.

Ben kalkıp bu hocaları mı seçtim? Hatipoğlu, Çıtlak, Karataş?

Öteki hocalar öyle değil mi?

Öyleler.

Ekranda arz-ı endam eden bütün hocalarımız için geçerli bu söylediğim.

Hocaların ekranda yaptıkları bir ‘gösteri’dir.

Tabii ki komiklik yapmıyorlar, en azından niyetleri komiklik değil, dini konulu bir performans sergiliyorlar.

Bir meslek icra ediyorlar.

Eğer televizyonun sesini kısarsanız, bu performanstan mahrum kalmış olursunuz.

(Yine de, mimikler, tebessümler, el hareketleri, arif olan için bir mana ifade eder. Ara sıra denemek lazım.)

Seyredip ibret alabilirsiniz. 

Seyredip ağlayabilirsiniz.

Hoşça vakit geçirebilirsiniz.

‘İlim’ almanız için çok talihli olmanız lazım.

Bahsi geçen hocalardan biri önemli bir ilmi mevzuyu biliyor olacak, bildiği mevzuyu seyircinin anlayabileceği şekilde anlatacak. 

Zayıf ihtimal, ama mümkün.

Hayır, onlardan nefret etmiyorum.

Kimini az, kimini çok beğeniyorum. Bu beğenmenin ilimle alakası yok.

Yaptıkları gösteriyle, performanslarıyla alakası var.

Eğer dinin patronu gibi konuşurlarsa, ukalalık yaparlarsa, insanların bazısını dinden çıkarıp bazısını dine sokma cüretinde bulunurlarsa, üsluplarında dini bir tekebbür sezersem, Cem Yılmaz’ı onlara tercih ederim. 

Aralarında, kendime yakın, samimi gördüklerime bu kanaatlerimi söylüyorum.

Söylediklerim, beni anladılar.

Benim dinden anladığım, yaşım kemale erdikçe emin olduğum, o karışık, karmaşık, bilmece gibi fetvalara çok fazla muhtaç olmadığımız.

Mesele açık.

Allah’a şirk koşmayacaksın.

Bir kulu, bir beşeri kuvveti veya her hangi bir fikri, müesseseyi, siyasi veya gayrı siyasi mercii ona ortak etmeyeceksin.

O’ndan başka hiç kimseye ruhen veya bedenen, rüku, secde, etmeyeceksin.

Haram yemeyeceksin. Yetimin veya yetim olmayanın hakkına tecavüz etmeyeceksin.

Gıdaların sadece hazırlanma veya terbiye edilme şeklinin ‘helal’ olmasına dikkat etmekle yetinmeyeceksin, helal yoldan kazanılıp kazanılmadığına da dikkat edeceksin.

İnsanlara kötülük yapmayacaksın, iyilik yapacaksın.

İyilikle kötülüğü, kalbinle, aklınla ayırt edebilirsin.

Niyeti bozmuşsan, soracağın soruyu çok iyi formüle edebilirsen, hocalardan gönlüne göre bir fetva alırsın.

Hocayı kandırabilirsin.

Kendini de kandırabilirsin, eğer kanmaya niyetliysen.

Hepsi o kadar.

Hileli, hormonlu, aromalı fetvalar belki bugün işimizi görür ama ileride başımıza iş açar.

Ama güzel şey, hocaların ekrana çıkıp, ‘siyah ipin beyaz ipten nasıl ayrıldığını’ konuşması.

Siyah ip gecedir, beyaz ip gündüzdür.

Hayır siyah ip gecedir, beyaz ip fecirdir.

İftar saati belli. Akşam müezzin Allahu Ekber dedi mi tamam.

Ama, uzun yaz günlerinde orucun başlangıç dakikasını tartışmanın piyasası var.

İmsak, saat dördü 20 geçe mi, dört buçukta mı, beşte mi, yoksa daha mı geç?

Ulema bile ihtilaf etmiş, biz nereden bilelim?

Cübbeli Ahmet’le Abdülaziz Bayındır da ihtilaf ediyor.

Etsinler.

Bence haklılar ihtilaf etmekte.

Hangisi doğru?

Hangisine ikna oluyorsan o doğru.

Hangisi işine geliyorsa değil, hangisini makul buluyorsan, hangisinden mutmain oluyorsan...