Tarih: 23.07.2021 16:57

Her konuda hakikati kimse tek başına bulamaz

Facebook Twitter Linked-in

Faruk Beşer yazdı;

Bütün mütefekkirlerin, alimlerin ve filozofların hedefi var olanı olduğu gibi (kema hüve) bilmek, hakikati hakikat olarak tanımaktır. İnsan neden hakikate hayran ve meftundur? Belki de insanın tabiatına uygun olan ve aslolan hakikat olduğu için, ya da hakikat Hakkın tezahürü olduğu için. Laik ya da dindar herkes hakikati arar, kimse onu kötülemez. Ama ne olduğu ve ona nasıl ulaşılacağı konusunda herkes farklı düşünür.

Usulü fıkıh dini hakikati bulmak için ihdas edilmiştir ve İslam’ın bilgi nazariyesidir. Onun onaylamayacağı bilgiler ve bilgi kaynakları bize dini bilgi veremez. Keşif, keramet, rüya gibi bilgi yolları anlamlı ve faydalıdır, ama bunlarla elde edilen bilginin test edilebilme imkânı bulunmadığı için usulü fıkıh bu yollarla ulaşılan bilgileri dini hakikat adına hesaba katmaz. Çünkü bunlar kişisel durumlardır, bazen psikolojik illüzyonlar dahi olabilirler.

Bizim usulü fıkhımıza karşılık filozoflar da epistemoloji vasıtasıyla sağlam bilgiyi, kaynaklarını ve ona nasıl ulaşacağını tartışırlar. Demek ki, herkesin hedefi budur. Ama çok farklı zamanlarda, farklı ortamlarda farklı sonuçlara ulaşılması ya salt akılla bu işin asla mümkün olamayacağını, ya da çok zor olduğunu gösterir. Çünkü insan denen varlık çok programlı bir varlıktır ve hiçbir insan her bakımdan diğeri gibi değildir, her insan biriciktir. Bununla birlikte anlamanın ortak yolları ve öncülleri de vardır. O halde hakikati aramaya herkesin sıfırdan başlaması ve bunun için sadece kendi imkânlarını kullanması ona yeterince ulaşamayacağının habercisidir. Çünkü her farklı konum farklı anlamanın bir sebebidir. Kişinin o ana kadar bildikleri, gördükleri, duydukları, inançları, olmasını ya da olmamasını istediği sonuçlar, arkadaşları, menfaat umduğu kişiler ve kurumlar, sevgileri ve nefretleri, grubunun, mezhebinin ve meşrebinin kabulleri ve bunlar kadar hatta daha da ağırlıklı olarak duygu dünyası hakikat diye ulaşacağı bilgiyi etkiler.

Bu durum bize ayna zamanda şu gerçeği de anlatır: Mademki her farklı konum farklı bir bilgilenme sebebidir, o halde dini bilgi edinmek istediğimiz şey konusunda ona bizden çok farklı açılardan bakan, farklı zaman, mekân ve kültürlerden etkilenen geçmiş ulemanın söylediklerini bilmeden o şeyi tam kavrayamayız. Varsın bunu felsefi anlamdaki gelenekle karıştırıp mutlak anlamda geleneği aşağılayanlar oluversin. Çünkü geçmişte söylenenlere kör taklit olarak sarılmanın olumsuzluğuna karşılık böyle modern bir kabul de mükemmeli hep ileride arayan ilerlemeci tarih yanılgısının sonucudur. Kur’an-ı Kerim’de ‘her bilgi sahibinin üstünde bir iyi bilen vardır’ anlamındaki ayeti kerime, her şey hakkında bir başkasının daha iyi bildiği bir yön olabilir anlamına da gelir.

Bir şeyi tekrar tekrar söylemenin olumsuzluklarını göze alarak, ifade ettiği hakikatin büyüklüğü sebebiyle Gazzalî’nin el-Münkiz’deki şu muhteşem tespitini bir kez daha anacağım. O bilgi konusundaki seyri sülükünü anlatırken özet olarak der ki, başından beri bütün ilimlerle meşgul oldum. Hiçbiri beni tatmin etmedi. Ne zaman ki, ‘taklit çukurundan kurtulup neden böyle diye sorma (istifsar) mertebesine ulaştım, işte o zaman anlamaya başladım’. Bendenizin altmış yaşımdan sonra dini alanda en doğruya ulaşabilmenin en gerekli ve isabetli yolu olarak gördüğüm kural budur. Gazzalî’nin ‘taklit çukuru’ dediği şey; benim mezhebim, meşrebim ya da üstadım böyle diyor, o halde doğru olan budur şeklindeki ön kabuldür. Kısaca hakikat arayıcısının prensibi, ulemaya saygı ama hakikati hepsinden âli bilmek olmalıdır. Çünkü hata etmeyen bir kul yoktur. Gerçi burada da kişinin egosuna mağlup olma riski vardır, onu da hesaba katmak ve tedbir almak gerekir.

İşte bu gerçeklerden ötürü Kur’an-ı Kerim bizi ortak akılla düşünmeye teşvik eder. Meseleye hakim olanlar, onu doğru anlayanlar anlamında Kur’an-ı Kerim’in kullandığı ifadeler ilginçtir: Ulü’l-emr (duruma hakim olanlar), Rasihûn fi’l-ilm (bilgide sona ulaşıp durulanlar), müstenbitûn, (istinbat edebilenler, derin anlamları çıkarabilenler), Ulema (alimler) hep çoğul olarak zikredilir. Bunun elbette bir anlamı olmalıdır. Hatta akletme fiili yine Kur’an-ı Kerim’de kırk dokuz yerde ve hepsi de çoğul olarak geçer. Bunlar özellikle bilgi konusunda birlikte düşünmeyi, istişareyi anlatır. Filozofların bocalaması ve her birinin diğerini yanlışlaması bundandır.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —