Tarih: 09.06.2022 11:27

Hatıra Defterimden Kesitler

Facebook Twitter Linked-in

Kızım beş yaşındayken, hafta sonları onu alıp dışarı çıkar ve sokakta yaşayan insanları ziyaret ederdik. Eşimle birlikte bu kararı verirken hem kızımızın paylaşmayı öğrenmesine, şahsiyetinin gelişmesine katkı sağlamayı hem de bu insanlarla dostluk kurup gönüllerini almayı düşünmüştük.

Fatih’te yaşıyorduk ve akşamları yeni tanıştığımız dostlarımız için hazırladığımız paketi alır ve caminin etrafında yaşayan ve orada yatıp kalkan insanları ziyaret eder, uzun uzun konuşurduk. Hayatlarını sokaklarda sürdüren bu insanlarla o kadar yakınlık kurmuştuk ki ziyaretlerimizi haftada birkaç güne çıkarmış ve bu bağı sürdürmüştük.

İnsanların başlarını çevirip geçtikleri bu insanlarla yakınlık kurmuş ve onları yakından tanıma fırsatı bulmuştuk ki, Sudanlı Abdullah bunlardan biriydi.

Abdullah’ın iki kardeşi açlıktan ölünce annesi ve geride kalan üç kardeşinin rızkını kazanmak için uzak diyarlara gidip çalışmaya ve aileye destek olmaya karar vermiş. Bozuk Türkçesiyle meramını anlatabiliyordu Abdullah ve dört yıldır Türkiye’de yaşadığını belirtiyordu. Neden Türkiye’yi seçtiğini sorduğumuzda ise hikâyesini şöyle özetlemişti: Bir arkadaşı, “Gemiyle Türkiye’ye gideceğim, oradaki halk Müslüman bize yardımcı olur, yoksa burada açlıktan öleceğiz, istiyorsan sen de gel” demiş. Abdullah telaffuz edilen ülkenin Müslüman olduğunu duyunca hiç tereddüt etmeden kararını vermiş ve arkadaşıyla birlikte yola çıkıp meşakkatli bir yolculuğun ardında Türkiye’ye gelmişler. Fakat iki arkadaş, burada bütün çabalarına rağmen bir iş bulamamışlar, bir ara konfeksiyonda çalışmaya karar vermişler ama patron, “Türkçeyi güzel konuşamıyorsunuz” deyip onları işten çıkarmış.

İki yıl boyunca sokaklarda yaşamışlar... Yarı aç, yarı susuz, amaçları, idealleri, hayalleri tükenmiş vaziyette yaşamak zorunda kalmak... Ve insanın sadece karnını doyurmak için mücadele etmesi... Ne acı değil mi? Maslow’un hiyerarşisinde de olduğu gibi insan bir ihtiyacını karşılamadan ötekine geçemiyor. Karnı aç ve korunaksız olan bir insanın sanatsal faaliyetlerde bulunması düşünülebilir mi? Önce ekmeğe, suya ve kendini güvende hissedebileceği bir mekâna ihtiyaç duyuyor insan…

Bir kış mevsimi Edirnekapı’da surların arkasında yatıp kalkarken arkadaşı hastalanmış Abdullah’ın... Öyle ki, artık yerinden kalkamaz, hareket edemez olmuş, bir süre sonra da ağzından kan damlaları düşmeye başlamış...

Ve... Bir akşam vakti, kar taneleri yere düşerken, arkadaşı Abdullah’ın kollarında ebedi âleme göçmüş. Açlıktan ölmemek için Sudan’dan Türkiye’ye gelen genç adam, son nefesini yine açlık ve yoksulluk içinde vermiş. Abdullah arkadaşının hikâyesini anlatırken gözyaşlarını tutamıyor hıçkırarak ağlıyordu.

Arkadaşının ölümünden sonra Abdullah’ın ruh sağlığı iyice bozulmuş, artık iş bulamayacağına inanmış ve sokaklarda yaşamaya başlamış. Son bir yıldan beri geceleri Fatih Camii’nin bahçesinde uyuduğunu söylüyordu, sebebini sorduğumuzda, “Buraya dindar insanlar geliyor, namazdan sonra bana harçlık veriyorlar” demişti.

Abdullah’la olan görüşmelerimiz iki yıl devam etti. Akşamları kızımızı da alıp dışarı çıkar, sokaktaki dostlarımızı ziyaret eder, hâl hatır sorar ve Abdullah’la oturur yarım saat kadar sohbet ederdik.
En son bize, “Sizi görünce burada akrabalarım varmış gibi hissediyorum” demişti. Yanında geçirdiğimiz yarım saat içinde onu dinlerdik, konuşurdu, düzgün olmayan Türkçesiyle memleketini, açlıktan ölen yakınlarını, buradaki yaşadığı zorlukları bir bir anlatırdı... Sonra biz ona dua ederdik o da bize...

Tanışmamızdan iki sene sonra Fatih’ten taşındık ve Abdullah’ı sadece yolumuz Fatih’e düştüğü zamanlar ziyaret edebildik... Ama ne olduysa bir süre sonra onu hiç göremez hale geldik, mekân mı değiştirmişti, başka bir sokakta mı yaşıyordu bilmiyorduk… Fakat ne zaman onunla konuştuğumuz alana gelsek o günleri hatırlar ve dua ederdik.




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —