Glasgow fos çıktı

Mustafa Kutlu, 2009’da yazmış olduğu bir yazıyı, geçenlerde yapılan Galsgow iklim değişikli zirvesinin boşa çıkması üzerine yeniden dikkatlerimize sunuyor.

Glasgow fos çıktı

(Bu eski bir yazıdır. Yeniden yayımlarken sadece başlığını değiştirdim).

Kopenhag’da yapılan “İklim Değişikliği Zirvesi” benim şu satırları yazdığım gün sona erecek. Bu yazıdan önce aynı konuda bir yazı yazmış ve “umutsuzum” demiştim. Umutsuzum çünkü dünya “Kör değneğini beller gibi” tuttuğu yoldan, edindiği zihniyetten vazgeçmiyor. Dünya derken açık konuşalım. Bunu “gelişmiş” ülkeler temsil ediyor. Onlar da bir şu kadar asırdan beri, “kalkınıyoruz, ilerliyoruz, demokratikleşiyoruz, özgürleşiyoruz, insan hakları daha iyiye gidiyor, bilim ve teknoloji tabiatı yendi, bizi bu dünyada cennete kavuşturacak” diye, gerçekten “kendisi yapar, kendisi tapar” misali insanlığı uyutmaya çalıştı. Onları tepeden tırnağa sömürürken hep “cambaza bak, cambaza” dedi. Kendi kendine not verip “şu evrenseldir, şu çağdaştır, şu gericidir, şu bilime aykırıdır, şu sanattır, şu değildir, şu hukuktur, şu değildir” diye bir değerler listesi yaptı; bunu insanlığa metazori kabul ettirdi. Metazori derken insafı elden bırakmayalım. Avrupa’yı gören Osmanlı aydınlarının da aklı tavana vurup: “Paris’e git hey efendi akl u fikrin var ise – Dünyaya geldim demesin insan gitmemişse Paris’e” gibi laflar etmişlerdir. (Bu söz galiba Hoca Tahsin’e aittir. Beyti ezberden yazdım hatalı olabilir). İnsan nefsi menfaata, şehvete, güce, şatafata, zenginliğe, konfora eğilimlidir. Hatta nefsine yenilen bunları elde etmek için ölür ve öldürür. Habil ile Kabil’den beri bu böyle. Cenab-ı Hak peygamberleri vasıtasıyla, onlara indirdiği kitaplar ile insanoğlunun şeytana ve nefsine uymamasını, doğru yoldan sapmamasını ilk insandan bugüne ihtar etmiştir. İnkarcılar zalimdir. Ben bu yazıyı yazarken o gün çıkan gazetelerde (18 Aralık) şu satırlar yer alıyordu: Küresel Isınma ve iklim değişikliği konusunda 7 Aralık günü başlayan 15. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı’nda son güne girilirken, Kyoto’nun yerini alacak yeni bir anlaşma umutları da tükenmiş gibi. Söylenen lafların altında esasen “tutulan yoldan vazgeçmeme” durumu yatmaktadır. Bu zihniyet başka bir düzen ihdas edemez.

Önce sömürüp muhtaç hale düşürdükleri fakir ülkelerle anlaşamamışlar. Fakir ülkeler daha çok yardım istiyor, ötekiler naz ediyormuş. Nasıl dayanılmaz, nasıl acıklı, nasıl alçakça bir manzara. Almanya Başbakanı Merkel şunları söylemiş: “Sanayileşmiş ülkelerin vaadleri güvenilir değil. ABD isteksiz davranıyor”. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ise: “2020’ye kadar küresel ısınmayla mücadele etmek için yoksul ülkelere her yıl 100 milyar dolar yardımda bulunmaya hazırız. Ancak bu yardım zirveye katılan tüm ülkelerin anlaşmasına bağlıdır” demiş. İşi yokuşa sürmenin daniskası. Anlayacağınız gelişmiş ülkeler sürekli topu birbirine atıyor. Çin ve Rusya da aynı anlamda laflar etmiş. Bu palavraları bir yana koyup işin aslına bakalım. İklim değişikliği bir zihniyetin (Allahsız medeniyet) oluşturduğu şartların sonucudur. Bu zihniyetin değişmesi de bana göre muhaldir. Dünyada ve Türkiye’de bir uzun zamandan beri “yeni ve umut verici” ne bir fikir var, ne de bir fikir adamı. Olamaz, çünkü yaşatmazlar. Muhalefet gerekli ise onu da onlar kotarır. Bu sebeple düzenin muhaliflerine de şüpheyle yaklaşmak lazım. Belki kıyamete gidiyoruz. Öyle ya âhır zamandayız. Yok bir düzelme umudu. Olacaksa bir kere şu “tüketim çılgınlığından” vazgeçilmeli. Bütün düzen bunun üzerine oturuyor. Meselâ kimsenin yirmi beş gömleği, otuz ayakkabısı, sofrasında on çeşit yiyeceği, kapısında iki üç arabası, beş-on evi olmamalı. Ben iktisatçı değilim, bir hikâyeciyim. Şu yukarıdaki satırları yoksulları göz önünde bulundurarak söylüyorum. Dünya açlık tehlikesi ile karşı karşıya imiş, bu sebeple daha çok mısır üretilmeli imiş, bu sebeple mısırın genetiği ile oynanabilirmiş, falan filan. Ve hepsi yalan. Daha çok satmak için yapıyorlar bunu. Arkalarına bilim kilisesini, laboratuarları, medyayı almışlar. Hele bir karşı çık. Adamı bir kaşık suda boğarlar. Olmazsa ülkeni “nükleer silahın var” diye işgal ederler. Bu doğrudan gücün sesidir. Bu gücün sesini kimse kesemez. Ancak daha üstün, daha yüce bir güce inanılarak bu ses susturulur. Hukuk gerçekleşir. Gabya inanılır. Bu Hakk’a imandır. İmansızlardan medet ummak (ne diyeyim aklıma ağır laflar geliyor yutuyorum) saflıktır. Haftada bir yazınca aktüalite kayboluyor. Ama haklı olduğum anlaşılmıştır. (Yayın tarihi: 30.12.2009)