Geçmişe övgü öyle bir derttir ki!

Murat Bardakçı- 17.01.2018

Geçmişe övgü öyle bir derttir ki!

BİRKAÇ sene önce ?Muhteşem Yüzyıl? ile başlayan tarihî dizi modası son senelerde aldı yürüdü. İmparatorluğun kuruluş devrinden başlayıp yıkılışına kadar cereyan eden olaylar ile o olayların kahramanlarını anlatan diziler haftanın birkaç günü ekranlarda...

Geçen gün de yazmıştım: Tarihî diziler yahut filmler akademik araştırma değildir, bunlarda bilimsel maksat gözetilmez ve anlatılan olayların aşırıya kaçılmaması şartı ile gerçeklerle birebir aynı olmaları da gerekmez. Üstelik bu yapımların halka tarihi sevdirme ve en azından ?Bir zamanlar böyle kişiler yaşamış ve bu gibi hadiseler olmuştu? gibisinden fikir verme bakımından da faydaları vardır.

Ama bunun baştanbaşa bir ?geçmişe övgü? ve gerçekleri tamamen değiştirmemesi şartı ile...

Bu kural Türkiye´de artık maalesef gözardı ediliyor, geçmişin sadece şaşaalı günleri değil, çöküş dönemi de bir ?güç ve başarı öyküsü? olarak gösteriliyor, neticede konuya uzak olanların zihninde gerçeklerin tamamen dışında bir algı yaratılıyor.

FİLMLERLE İNTİKAM!

?Diriliş Ertuğrul? dizisi için böyle birşey söylememe gerek yok; zira döneminin kaynaklarının hakkında birkaç satır dışında bilgi vermedikleri tarihî bir şahsiyeti yüz küsur bölümden fazla filmleştirmek ve bu işe hâlâ devam etmek bir başarıdır ve böyle bir dizi aslında çok güzel bir kurgubilim örneğidir.

Ama diğer tarihî dizilere gelince, iş değişiyor. Geçmişteki acı hadiselerin intikamını diziler ve filmler vasıtası ile almaya merak saldığımız ve ekranda gördüklerimizi gerçek zannetmeye başladığımız için ekrana çoğu aslında yaşanmamış olan bazı hayalî hadiseleri getirmek yüreklere su serpiyor, ?İşte bakın, hainlerin komplolarını nasıl engellemişiz!?havasına giriliyor.

Meselâ geçmişte aleyhimize çalışmış bir Siyonist´ten yüz küsur sene sonra intikam almak mı istiyorsunuz? Çevirin bir dizi; başroldekiler Siyonist, İngiliz, Yahudi ve aleyhimizde faaliyet göstermiş kim varsa hepsine patır kütür girişsinler, kafalarını gözlerini yarıp canlarını da alsınlar! Böylece hem namusumuz temizlenmiş, hem de vatan kurtulmuş oluyor ve bir asırdan buyana bulamadığımız huzura kavuşuyoruz!

Son zamanlarda Sultan Abdülhamid´i konu alan dizilerde, işte böyle yapılıyor...

Sultan Abdülhamid imparatorluğun son güçlü hükümdarlarındandır ama gücü bir yere kadardır, zira devlet artık çöküş ve dağılma sürecine girmiştir! Abdülhamid devleti birarada tutabilmek maksadı ile elinden geleni yapmıştır fakat zamanın Türkiyesi çeşitli sebeplerle kuvvetten düşmüştür ve hükümdarın bütün çabalarına rağmen iktidar senelerinde elimizden çıkan toprak miktarı, bugünün Türkiyesi´nin iki katına yakındır!

Gerçekler böyle olduğu halde ?Abdülhamid tek karış toprak vermemişti? demek hayalî bir tarih yazmaktır ve devletin o zayıf dönemlerini bir ?muhteşem yüzyıl? imişçesine göstermek ise zihinleri allak-bullak ederek gerçeklerden ders alınmasını engelleyecek bir iştir!

KAZANDIK AMA YA SONRA?

Kutulâmare Zaferi´nin gündeme getirilmesinde izlenen yol da öyle...

Az iş değil; dünyanın o devirlerdeki en güçlü devleti olan İngiltere´nin gönderdiği ve Irak´ın ortasına kadar ilerlemiş olan orduyu Kutülâmare´de dize getirip Çanakkale´nin ardından yepyeni bir zafer kazanıyor ve generalleri ile beraber binlerce İngiliz askerini esir alıyorsunuz...

Böyle bir zaferi hatırlamak ve kutlamak elbette gereklidir ama ibret alınması maksadı ile bu büyük başarının ardından uğradığımız mağlûyeti de anlatmak şartı ile...

Kutülâmare Zaferi´nden sonra yaşadıklarımızı kısaca hatırlatayım:

Bağdat´ı işgal etmek maksadı ile güneyden ilerleyen İngiliz birliklerini Kutülâmare´de püskürttük ama sonra akıllara ziyan bir iş ettik, İran´ı da işgalden kurtarabilmek hevesine düşüp Irak´taki birliklerimizin çoğunu doğuya ve kuzeydoğuya kaydırdık, savunma hattımız zayıflayınca İngilizler döndüler ve Kutülâmare Zaferi´nden sadece on bir ay sonra, 11 Mart 1917´de Bağdat´ı kaybettik!

Bu köşede gördüğünüz harita Enver Paşa´ya aittir, üzerindeki notlar Paşa´nın elyazısıdır ve bir hayal uğruna İran´a sevkedilen birliklerin konumunu göstermektedir.

Geçmişimiz, ortak mirasımızdır. Tarihî şahsiyetlerin hatıralarına saygı göstermek nasıl bir vazife ise, o devrin hadiselerini zihinleri karıştırıp temennilerden ibaret hatalı bilgilerle dolu pembe tablolar hâlinde vermekten uzak durmak ve Dünya Harbi sonrasında milyonlarca kilometrekareden 300 bin kilometrekarelik bir alana sıkışmamızla neticelenmiş büyük bozgunumuzu hatalarımızdan dersler çıkartmak maksadıyla anlatmak da bizler için aynı şekilde bir vazifedir.