Tarih: 11.09.2019 08:08

FiİKİRDAŞLIK VE ARKADAŞLIK ÜZERİNE

Facebook Twitter Linked-in

Yetmiş beş yaşındayım. Kendi kendime "Yetmiş beş yıllık yaşamından çıkardığın, yakınlarınla, öğrencilerinle, okurlarınla paylaşmak istediğin 'dersler' nelerdir?" diye sorduğumda sıralayabileceklerim çok... Bu yazıda bu derslerden biri üzerinde durmak istiyorum.

Diyebilirim ki, yetişkin hayatımın hemen tamamını fikirler peşinde yaşadım. Çok değişik çevrelerden fikirleri paylaştığım kimseler, fikirdaşlarım oldu. Aynı şekilde çok farklı çevrelerden edindiğim arkadaşlarım, dostlarım oldu. Geriye baktığım zaman çok çarpıcı bir şekilde görünen bir gerçek, fikirdaşlıkla arkadaşlığın ayrı şeyler olduğu. İçinden geçtiğim krizli dönemlerde, yani ya 1970'lerde olduğu gibi İsveç'e iltica etmek zorunda ya da 15 Temmuz sonrasında tutuklanmak durumunda kaldığım zamanlarda arkadaş, dost sandığım pekçok fikirdaşımın, başlarına birşey gelir korkusuyla benden ve ailemden arkalarına bakmaksızın kaçıştıklarını, benimle dost kalanların ise fikirdaşım olmadıklarını gördüm. Fikirdaşlıklarımın hemen hiçbiri kalıcı olmadı; kalıcılık sadece dostluklarıma özgü oldu. Yakınlarda yayımlanan, Zafer Köse'nin Zülfü Livaneli'yle yaptığı nehir söyleşisini (Livaneli'nin Penceresinden: Batı'nın Kibri ile Doğu'nun Cehli Arasında, Doğan Kitap, Temmuz 2019) okurken, ilginçtir, öncelikle bunları düşündüm.

Zülfü ile sosyalizme gönül vermiş gençler olarak 1960'ların sonlarında Ankara'da  tanıştık. İki siyasi mülteci olarak 1970'lerin büyük bölümünü geçirdiğimiz İsveç'te dost olduk. Farklı gerekçelerle Stockholm'e yerleşenlerden oluşan dar bir arkadaş grubunda birkaç yıl, deyim yerindeyse içtiğimiz su ayrı gitmedi. Bu gruba girip çıkanlar oldu, ama değişmezleri Ülker ve Zülfü Livaneli, (rahmetli) Dinç ve Barbro Gürs, Gülder ve Sait Koçaş, Duygu ve Oğuz Öztuzcu, Fatma ve Şahin Alpay'dı. En azından her hafta sonu evlerimizde buluştuk, sohbet ettik, dertleştik, tecrübelerimizi paylaştık, eğlendik. Çocuklarımız birlikte büyüdü. Hayatımızın kimi en güzel, en anılmaya değer günlerini paylaştık. Yegâne ortak inancımız, siyasî özgürlüğe verdiğimiz değerdi. Zamanla bu inancımıza bağlılığımız pekişirken, başka tercihlerimiz giderek ayrıştı. Fikirler ayrıştı, ama kurulan dostluklar hiç ölmedi.

Özgürlüğe inanç Zülfü ile ortak paydamız, dostluğumuzun temeli olarak kaldı. Ama herhalde en köklü görüş ayrılığımız dinî inançlara ve özellikle bunların siyasetteki yerine bakış açılarımız oldu. Ben, bütün sorunlarına rağmen insanoğlunun bulabildiği en tercihe şayan siyasi rejim olan özgürlükçü demokrasinin Türkiye'de yerleşebilmesi için yaygın İslam inancıyla bağdaşmasının şart olduğunu düşündüm. Başka yazılarımda da altını çizdiğim gibi, gerek liderliğini Fethullah Gülen'in yaptığı dinî cemaatin temsil ettiği, Avrupa Birliği normlarıyla bağdaşan İslam yorumunun, gerekse liderliğini Recep Tayyip Erdoğan'ın üstlendiği, köklerini İslamcı akımdan alan Adalet ve Kalkınma Partisi'nin benimsediği, AB üyeliğini merkeze yerleştiren programın bu amaca hizmet edeceğini umdum. Birçok dostum gibi Zülfü de, benim bu düşüncelerimi paylaşmadı. Ben de onun otoriter, vesayetçi Kemalizmin çığ gibi büyüyen bir İslamî tepkiye yol açtığını nasıl olup da göremediğini kendi kendime sordum durdum.

AKP'nin rota değiştirerek otoriterliğe yönelmesi, Gülen cemaatinin 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde rol alması bana büyük hayal kırıklıkları yaşattı. Yanılgılarımın bedelini 27 Temmuz 2016'dan 17 Mart 2018'e kadar yaklaşık 20 ay hapis yatarak ödedim. AYM ve AİHM'nin haksız yere tutuklandığıma dair, Türkiye hükümetini tarafıma tazminat ödemeye mahkum eden kararlarına rağmen, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından "silahlı terör örgütü üyesi" olduğum (!) gerekçesiyle 8 yıl 9 ay hapse mahkûm edildim. İstinaf Mahkemesi, aklı başında kimsenin inanmadığı bu hükmü onayladı; Yargıtay'ın ne diyeceği ise henüz belli değil.

Diyebilirim ki, Zülfü görüşlerime yönelttiği itirazlarda haklı çıktı; ben de Zülfü'nün verdiği nehir söyleşisine de yansıyan kayıtsız şartsız Kemalist bakış açısı konusundaki itirazlarımda haklı olduğumu düşünmeye devam ediyorum. Ne var ki Zülfü ile görüş ayrılıklarımız hiçbir zaman dostluğumuza halel getirmedi. Başım ne zaman derde girse, bütün gerçek dostlarım gibi Zülfü de hep yanımda oldu. 1990'ların başında Cumhuriyet gazetesinden ayrıldıktan sonra, bir süre CHP'de çalışmış, bir işe yaramadığımı görünce medyaya dönmek istemiştim. Sabah gazetesiyle birlikte medyaya dönüşüme Zülfü aracılık etti. Silivri'de hapis yattığım sürece ailemi yalnız bırakmadı, tahliye olduktan sonra da beni. Bütün bunlar için ona şükran, derin sevgi duyuyorum.

Geçen 31 Temmuz günü Zülfü, Ayvalık'a geldi ve senfoni orkestrası eşliğinde bestelediği film müziklerinden ve halka mal olmuş şarkılarından oluşan bir konser verdi; binlerce Ayvalıklıyı mest etti.  Tabii ki ben de oradaydım. Önce kuliste buluştuk. Stockholm'deki günlerimizi andık. Ben Stockholm Üniversitesi'nde siyaset bilimi doktorası yapma peşinde koşarken Zülfü, "Hayatımı bestelerimle, yazarlığımla kazanacağım..." diyordu. Bundan çok daha fazlasını yaptı. Türkiye'ye ve 21. yüzyıla özgü bir rönesans adamı oldu. Besteci, romancı, gazete yazarı, rejisör, milletvekili, özgürlüğe bağlı bir entellektüel olarak hem ülke içinde, hem de dışında haklı takdir topladı. Bunun için ona büyük saygı duyuyorum.

"Bu aslında bir konser değil, hayatımdan kesitler içeren bir hikâye..." diye sunduğu konsere başlarken şunları söyledi: "1970'lerin ortalarında Stockholm'de bir grup yakın arkadaştık. Aramızda Fatma ve Şahin Alpay da vardı. İlk konserimi verecektim. Onlarla birlikte çarşıya çıktık. Fatma konserde giymem için bir beyaz gömlekle bir siyah yeleği uygun gördü. Verdiğim ilk konserlerde o gömlek ve yeleği giydim. Fatma geçen yıl aramızdan ayrıldı; şimdi burada, memleketi Ayvalık'ın toprağında yatıyor. Bu akşamki şarkılarımı onun anısına söyleyeceğim."
Sağolasın Zülfü.

P24




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —