Tarih: 15.11.2021 16:04

Esra Çiftçi: Seyit Rıza olayı: Dersim’de soykırım tanımına uyan şeyler yaşandı

Facebook Twitter Linked-in

Tarihçi Ayşe Hür: 35-40 bin ölümden söz ediliyor. Yaşananlar düşünüldüğünde 1938’deki İkinci Harekât 1948 Soykırım Sözleşmesi’nde yapılan soykırım tarifine uyuyor.

ARTI GERÇEK- Çok yönlü hazırlanan 4 Mayıs 1937 Bakanlar Kurulu kararıyla başlatılan askeri harekatta Dersim katliamının startı verilir.

Muhalif noktada duran aşiret temsilcilerinden bazıları yakalanır, bazıları ise görüşme maksadıyla çağrıldıkları makamlarda derdest edilirler. Adına soykırım, tertele, kırım, katliam ne dersek diyelim 1937 harekâtı bir nevi ayrık otları ayıklama harekatıdır.

Askeri harekatın bazı aşiretlere yönelik olduğu yönündeki devlet beyanları bir oyundan ibaretti. Dersim’de bu bölünme bilerek yaratıldı ve belli şahsiyetler bilerek hedefe konuldu. 15 Kasım 1937 tarihine gelindiğinde, Seyit Rıza, Usene Seydi, Fındık Ağa, Resik Usen (Seyit Rıza’nın oğlu), Aliye Mırze Sıli, Hesene İvraimi, Hesen Ağa, Elâzığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.

Hukuki normlardan uzak, olağanüstü bir mahkemede yargılandılar. Dillerini bilmedikleri bu mahkemede savunma hakları olmadığı gibi, üst mahkemeye itiraz hakları da yoktu. Yetmiş iki kişinin yargılandığı bu davanın son duruşması ise kurallara aykırı olarak hafta sonu yapıldı ve o mahkeme eliyle idam kararı verildi.

Mahkeme başkanı Hatemi Semih’i hazırlamış olduğu iddianamede, “Bu dava Tunceli’nin Dersim’e açtığı tarihi bir davadır” der. Özetle savcı Hatemi davaya bir de böylesine tarihi bir misyon yüklemektedir. Dolayısıyla idam kararı siyasiydi. Kimlikleri, kültürel değerleri suç sayıldı ve bir tercüman hakkı dahi tanınmadı. Nihayetinde adına mahkeme denilen bu yargılama sonucunda bazıları bırakıldı. Seyit Rıza ve altı yol arkadaşı idam edildi, geri kalanlara müebbet verilerek Türkiye’nin değişik cezaevlerine gönderildi. Yaşlı olan bu Dersim ileri gelenlerinin akıbetleri bilinmez çünkü hiçbiri bir daha geri gelmez.

Seyit Rıza Kimdir?

Seyit Rıza ya da Kırmancki’deki adıyla Sey Rıza’nın kesin doğum tarihi bilinmemekle birlikte 1863 yılında Pulur Lirtik köyünde dünyaya gelir. 15 Kasım 1937 yılında Elazığ’da kurulan İstiklal Mahkemesi’nce yargılandı ve idam edildi. Seyit Rıza’nın, idam hükmünü düzenlemekle görevli olan Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil anılarında şöyle anlatır:

“Seyit Rıza, sehpaları görünce durumu anladı. ‘Asacaksınız’ dedi ve bana döndü: ‘Sen Ankara’dan beni asmak için mi geldin? Bakıştık. İlk kez idam edilecek bir insanla yüz yüze geliyordum. Bana güldü. Savcı, namaz kılıp kılmayacağını sordu. İstemedi. Son sözünü sorduk. “Kırk liram ve saatim var. Oğluma verirsiniz’ dedi. Seyit Rıza’yı meydana çıkardık. Hava soğuktu ve etrafta kimseler yoktu ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa hitap etti. ‘Evlâdı Kerbelayıh. Bi hatayıh. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi itti. İpi boynuna geçirdi. Sandalyeye ayağı ile tekme vurdu, infazını gerçekleştirdi. Seyit Rıza asılırken ileride oğlunun da sesi geliyordu. ‘Kulun kölen olam. Sığırtmacın olam. Gençliğime acıyın öldürmeyin beni!”

Dönemin gazetelerinden Tan gazetesi, yaptıkları haberlerde Seyit Rıza ve arkadaşlarına “Sergerde (elebaşı) ve “Çapulcu” sıfatlarını kullanmıştı. Aradan geçen 84 yıla rağmen, idamlarla birlikte yaşanan katliam hala Dersimliler için unutulmadı ve bugüne taşınan bir hafızayı barındırıyor. Dersim Osmanlı döneminden cumhuriyete kadar hep bir “çıban başı” olarak görüldü. 1925-1937 yılları arası devlet tarafından hazırlanan raporlar ve çıkarılan kanunlarla daha kapsamlı bir saldırı hazırlığı yapıldı. Çıkarılan iskân kanunu, İsmet İnönü’nün hazırladığı raporlar bunun örneklerindendir. Gerekçe medenileştirme gibi görünse de asıl hedef Dersim’in kimlik ve inancının asimile edilmesine yönelikti. Resmi rakamlara göre 13 binden fazla insan katledildi, yalnız o dönemi yaşayanların aktardıkları ise çok daha fazla insanın öldüğüne dairdir.

Peki 1937-38 Dersimliler için hangi sonuçlara yol açtı, Seyit Rıza ve arkadaşlarının idam edilmeleriyle ilgili kamuoyu neyi ne kadar biliyor? Gerçek tam olarak nedir? Seyit Rıza ve arkadaşlarının naaşları neden ailelerine verilmedi ve mezar yerleri neden belli değil? Artı Gerçek olarak bu haftaki dosyamızda tüm bu soruları Seyit Rıza ve arkadaşlarının 84. ölüm yıldönümünde masaya yatırdık.

Soykırım tanımına uyan olaylar yaşandı

İlk sözü, araştırmacı-tarihçi-yazar Ayşe Hür’e veriyoruz. Hür, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Dersim’le ilgili üretilmiş devlet raporlarının, devletin Dersim’le ilgili planlarının bilinmediğini söylüyor. Hür, böyle olunca da ‘devletin 21 Mart 1937 günü, Seyit Rıza ve adamlarının pusu kurarak öldürdüğü 33 askerin intikamının alınması için” devletin mecburen yaptığı bir operasyon olduğunun sanıldığını söylüyor. Hür, ikinci olarak da Dersim coğrafyasının niteliklerinin bilinmediği için Dersim’de Doğu’da tipik olan aşiret yapısının egemen olduğunun sanıldığını ve bu yüzden Seyit Rıza’nın bir aşiret beyi olarak resmedildiğini ifade ediyor. Hür sözlerini şöyle sürdürüyor,

“Buna bağlı olarak da Dersimlilerin talepleri neydi, devletle meseleleri neydi konusu tartışılmıyor. Böyle olunca da devletin “feodaliteyi tasfiye” hedefi uyarınca Seyit Rıza ve arkadaşlarına yönelik operasyonu “hayırlı, gerekli” görülüyor. Üçüncü olarak, Dersim harekatlarının iki aşamalı olduğu bilinmiyor. Her iki aşamanın insani bilançosu (yani kaç ölüm vardı, kaç aile sürüldü, kaç kız evlatlık verildi, sürgünlerin kaderi ne oldu) bilinmiyor.

1937-1938 ayrımı yapılmadığı için 15 Kasım 1937’de Seyit Rıza ve arkadaşlarının idamıyla “Dersim müşkilesi hallolmuştur” dendikten sonra harekatların 1938 yazı ile tekrar başlatılmasının resmi tarihin “isyan ettiler” retoriğinin boşa çıktığını anlatmak da mümkün olmuyor.

Halbuki ilk aşama Seyit Rıza gibi sembol bir ismin idamı yüzünden Dersimliler için mutlaka çok duygusal bir aşamadır ancak ikinci aşama 1948 Soykırım Sözleşmesi’ndeki “soykırım” tanımına uyan bir aşama olarak biz sosyal bilimciler veya hukukçular açısından daha önemli bir aşamadır”

Hür, dördüncü olarak da Dersim harekatlarında hangi siyasi aktörün karar sürecinde rolü olduğunun bilinmediğini söylüyor. Hür, bazılarının 1937’deki Birinci Dersim Harekâtı sırasında Başbakan olan İsmet İnönü’yü, bazılarının ise 1938’deki İkinci Dersim Harekâtı sırasında Başbakan olan Celal Bayar’ı suçlarken, iki kesimin de askeri operasyonları yürüten ordunun başındaki Mareşal Fevzi Çakmak’ın adını anmadıklarını, asıl önemlisinin dönemin en güçlü adamı, tek karar alıcısı Cumhurbaşkanı Atatürk’ü bu suçtan ayırmaya çalıştıklarını söylüyor. Hür şöyle devam ediyor,

“Atatürk’ün o sırada hasta olduğunu, harekatlardan haberi olmadığını söylüyorlar. Durum böyle olunca da benim de aralarında bulunduğum bir kısım araştırmacıların emin olduğu bir konu, Atatürk’ün idamından bir gün önce Seyit Rıza ile görüştüğü konusu, neredeyse kamusal alanda hiç bilinmiyor. Son olarak, Dersim’de devletin işlediği büyük suçun farkında olanlar arasında dahi, suçun adı konusunda (katliam mı, kırım mı, soykırım mı, tertele mi?) konusunda bir anlaşmazlık var. Yine bu kesim arasında, Dersim’de yaşanan bir isyan (serhildan) ve ona yönelik gaddar devlet politikası mı, yoksa devletin gaddar politikalarına yönelik bir öz savunma mı olduğu konusunda da tartışma sürüyor.”

Hür, Dersim’de yaşanan gerçeğin kendisi için ne olduğunu şu sözlerle açıklıyor,

“Cumhuriyet’in kurucu kadroları, Batı tipi modern bir ulus devlet inşasında Dersim’i, onların deyimiyle söylersem bir “çıban başı” olarak” gördüler. Çünkü Dersim, Kızılbaş’tı, Kürt veya Zaza’ydı, 1915’te Ermenilere kucak açmıştı, bir kısım Ermeni ihtida ederek Kızılbaş Dersimlilerin arasına karışmıştı. Bu “çıbanı” “cerrahi ameliye” ile (askerî harekât ile) “söküp almak” gerekiyordu. Bunun için de bir bahane bulmak lazımdı. Dersim yoksul bir coğrafya olduğu için yeterince zenginlik üretemiyordu, bu yüzden de aynen ülkenin başka fakir coğrafyalarında olduğu gibi bazı aşiretler eşkıyalık yapıyordu, işte bunları gazeteler aracılığıyla köpürtüp, toplum nezdinde bir meşruiyet yaratarak, o “cerrahi ameliyeyi” yaptı Kemalist kadrolar. Bu ameliye, 1926’dan beri hazırlanan raporlardan biliyoruz ki, uzun süredir planlanıyordu, 1935’ten itibaren çıkarılan kanunlar, ayrılan tahsisatlar ve seferber edilen silahlı güçlerden biliyoruz ki, o bir avuç “eşkıyayı” yola getirmek için değil, tüm Dersim’i imha etmeyi hedefini içeriyordu.”

Hür, bu harekata karşı Dersimlilerin yaptığı direnişin “devlete isyan” değil, “öz savunma” olduğunu söylüyor. Hür, Dersim’in gerek Osmanlı’ya gerekse Cumhuriyet’e isyan etmesinin çok fazla nedeninin olduğunun altını çiziyor. Hür, “yani isyan da etseler bu bence meşruydu” diyor ve şöyle devam ediyor,

“Ama bu olayda isyan yoktu. Bu öylesine kanlı bir harekattı ki sonuçta resmî belgelere göre 14 bine yakın kişi (çocuk, yaşlı, kadın ayrımı yapmadan) öldürülmüş, 13-14 bin kişi de bölgeden sürülmüştü. Gayri resmi kaynaklara göre bu sayılar çok çok fazla. Bazılarının iddia ettiği gibi 80-100 bin değil ama 35-40 bin civarında ölümden söz ediliyor. Ayrıca kız çocukları asker-sivil ailelere evlatlık verilmişti. Devlet güçlerinin kaybı ise çok çok küçüktü. Bütün bunları bir araya getirince 1938’deki İkinci Harekât 1948 Soykırım Sözleşmesi’nde yapılan soykırım tarifine uyuyor.”

Ayşe Hür’e, devletin Seyit Rıza ve arkadaşlarını idam ederek amacına ulaşıp ulaşmadığını sorduğumuzda, Hür, Kemalist kadroların Dersim’e yaptıklarının “cerrahi ameliye” başlangıçta başarılı olduğunu söylüyor. Hür, Dersim’in uzun süre ne başına gelenleri idrak edebildiğini ne bunları çocuklarına anlatabildiğini ne de kamuoyuna konuşamadığını ifade ediyor. Hür, Dersimlilerin Seyit Rıza öncülüğünde, devlete ilettikleri talepleri dile getiremez hale geldiklerini, Dersim’in sadece ahalisini ve kanaat önderlerini değil, adını kaybettiğini, Tunceli olduğunu, devletin Tunceli’ye asker ve sivil kadrolarını yığdığını, Dersimlilerin içlerine kapandığını belirtiyor. Hür şöyle devam ediyor,

“Ancak 21. Yüzyılda, tüm dünyada egemen olan tarihle yüzleşme siyasalarının dalgaları Türkiye’ye de ulaşınca (ki bunun nedenleri ayrı bir konu) Dersimliler de önce bağırlarından çıkan araştırmacıların sayesinde daha cesur olmaya başladılar. Katliamların birincil tanıklarının sözlü anlatıları kayıt altına alınmaya başladı, belgeseller çekildi. Bunlar aracılığıyla konu Dersimlilerin dışına taştı, şu veya bu nedenle devletin siyasalarını eleştiren diğer mağdur kesimleri Dersimlilerin başına gelenlere ilgi göstermeye başladı. Bu iş kartopu gibi büyüdü. Elbette biraz önce “neler bilinmiyor” kısmındaki arazları da içeren bir “kartopu” bu. Ancak artık devletin ve bu sefer 1938’e ilaveten entelektüeliyle sıradan insanıyla toplumun yeniden bir Dersim meselesi var. Elbette Dersimliler bugün ne istiyor, neler yerine getirilirse yaralar kapanır ve geleceğe ümitle bakılır meselesi ayrı bir konu.”

Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri nerede?

İnsan Hakları Hukukçusu Avukat Erdal Doğan, ölü bedenlere saygı meselesinin bir ahlaki yükümlülük olarak, çok eski çağlardan bu yana insanlığın ortak ve vazgeçilmez değerlerinden biri olarak kabul edildiğini söylüyor. Doğan, yazılı kültürel tarihte bile ölü bedenlere saygı duyulmasının gerektiği hususunun işlenişinin Antik Yunan tragedya yazarlarından Sofokles’in Antigone’sinden çok daha önceki yüzyıllara dayandığını belirtiyor.

Doğan, Homores’in İlyada’sında ölüler dünyasına hükmeden yeraltı tanrısı Kral Hades’in karşısına çıkarken ölü bedenlerin vücut bütünlüğünün korunması, kirletilmemesi, inançlar törenlerine göre uğurlanması hususunun Akhalarla Troyalıların savaşında çokça anlatıldığını ifade ederken, bunun aksi hallerinin yalnızca ölümlü kişinin kendisinin değil geride kalan ailesinin ve Kralsa halkının bir türlü yasını tutamamasına, onurunu yitirmesine, köleleştirilmesi anlamına gelmekte olduğunu yani savaş, saldırı, işgal bitse de geride kalanların bu amansız psikolojik, ruhsal kaosları yaşamları boyunca nesilden nesle aktarılan işkence şeklinde sürmekte olduğunun altını çiziyor.

Doğan, kısaca ölülere saygının neolitik çağdan beri insanlık tarihinde özel bir yer aldığını, bu sorumluluk ve ahlaki değerin hem ulusal hem de uluslararası hukukta da düzenlendiğini belirtiyor. Doğan sözlerini şöyle sürdürüyor,

“Türk Ceza Kanunun 153/1. Maddesi: “İbadethanelere, bunların eklentilerine, buralardaki eşyaya, mezarlara, bunların üzerindeki yapılara, mezarlıklardaki tesislere, mezarlıkların korunmasına yönelik olarak yapılan yapıları yıkmak, bozmak veya kırmak suretiyle zarar veren kişi, bir yıldan dört yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır” (TCK m.153/1). AİHM de ölünün yakınlarına iade edilmemesine dair verilen 2013 tarihli iki kararda -Sabanchiyeva ve Diğerleri/Rusya, Maskhadova ve Diğerleri/Rusya -ölünün yakınlarına teslim edilmemesi veya defin yerinin aileye söylenmemesini 8. madde ihlali olarak kabul ediyor. Uluslararası Kızıl Haç’ın derlediği geleneksel uluslararası insancıl hukuk kurallarında Kural 112 ile Kural 117 arası “ölüye saygı ve adaleti” düzenliyor. Bunlar: Ölüleri arama ve toplama yükümlülüğü; Ölülerin soyulmaya ve vücut bütünlüklerinin bozulmasına karşı korunması; Ölülerin kalıntılarının ve kişisel eşyalarının iadesi, Ölülerin defnedilmesi; Ölülerin kimlik tespiti, Kayıp kişilerin akıbeti hakkında bilgi verilmesidir”

Doğan, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi’nde, savaşan tarafların ölüleri arayıp bulma, bedenlerinin yağmalanmasını önleme yükümlülüğünün, savaşan tarafların ölülere ait bütün bilgilerini maddi manevi değeri olan bütün eşyalarını kaydedip karşı tarafa veya yakınlarına iade etme yükümlülüğünü, ölüleri insan onuruna layık bir şekilde defnetmek, mümkünse defin işlemini mensup oldukları dini vecibelerine göre yapmayı, mezar yerlerini işaretlemeyi, mezarlıkları korumayı düzenlediğini belirtiyor.

Doğan, 1977 tarihli ikinci ek protokolle de uluslararası olmayan silahlı çatışmaları kapsayarak savaşın doğrudan tarafı olmayan veya artık çatışmalarda yer almayanların onurlarını ve bedensel bütünlüklerinin korunması hakkına yer verildiğini ifade ediyor. Doğan,
2002 yılında faaliyete geçen BM Uluslararası Ceza Mahkemesi statüsünü belirleyen 1998 tarihli Roma Statüsü ’nün 8. maddesinin de insan onuruna yönelik savaş suçlarının ölü insanları da kapsadığını belirttiğini söylüyor. Doğan sözlerini şöyle sürdürüyor,

“Seyit Rıza ve arkadaşları ve sonraki süreçte Dersim’de katledilenlerin ya yakılarak ya da çok farklı yerlere toplu gömülmesi, yer ve akıbetlerinin hayatta kalan sonraki kuşak yakınlarına söylenmemesi Dersim’de işlenen insanlığa karşı suçların 1937-1938 ile başlayıp ve o tarihle bitirmemeyi amaçlayan bir sürekliliğe tekabül eder. O dönemi çocuk yaşta da olsa bizzat yaşayanlar ve sonraki kuşaklar bu işkenceli acıyla halen yaşarlar. Bu işkenceli hal ve sonraki kuşaklarda travmalar yaratacak kadar somut bu ortak acının sağaltılması için; tarihle esaslı biçimde yüzleşilmesi gerekmektedir.

Tabii bu yüzleşme zorunluluğu; inanç, dil ve coğrafya üzerindeki baskının sonlandırılması, arşivlerin açılması, katledilenlerin toplu gömüldüğü yerlerden inançlarına uygun olarak çıkartılarak defin işlem ve törenlerinin yapılması, bir daha bu acıların yaşanmaması için de etkili ve sonuç verici bir özrün dilenmesi ve etkili hukuki mekanizmaların kurulması, tüm mağdurların ve potansiyel dezavantajlı halkın eşit vatandaş olarak inanç ve dil ve kimliklerini yaşaması için tüm gerekliliklerin yerine getirilmesi haliyle mümkündür.”


Dersimliler için Sey Rıza Dersim, Dersim Sey Rıza’dır”

Dersim İnşa Kongresi Eş Genel Başkanı Ali Çatakçın, Dersim’de yaşananların genel anlamıyla soykırım olduğunu söylüyor. Çatakçın, soykırımdan arta kalanların rehabilite edilmediği taktirde, yaşadıkları travmanın nesiller boyu devam edeceğini belirtiyor. Çatakçın, 1937-38’de gerçekleştirilen Dersim soykırımının ne fiziki imha olarak ne de kültürel imha konsepti olarak bir türlü sonuçlandırılmadığını belirtiyor. Çatakçın,”84 yıldan beri sistematik ve planlı bir şekilde devam ettiriliyor. Bu durumuyla, Dersime uygulanan soykırım, dünyanın en uzun soykırımı unvanına, devlet de dünyanın en uzun soykırım politikasının sahibi unvanına sahiptir” diyor. Çatakçın sözlerine şöyle devam ediyor,

“Birleşmiş Milletler Evrensel Beyannamesi’nde soykırımın tanımı sadece fiziki yok etme olarak tarif edilmiyor. Bir topluluğun dilini, kültürünü, kimliğini, inanç ritüellerini yasaklama, yaşam alanını yaşanmaz hale getirme, coğrafyasını tahrip etme, zorla göçertme gibi uygulamalar soykırımın kriterleri olarak tarif edilir. Devlet 84 yıldan beri bu kriterleri içeren politikayı kesintisiz sürdürüyor. Dersim’de zorla göçertme, inanç mekanlarını tahrip etme, dilini ve kimliğini yasaklama, doğasını tahrip etme (orman yangınları, HES’ler yoluyla) devletin rutin uygulamalarıdır.

Böyle bir coğrafyada yaşayan bir toplumun, sistematik hale getirilen böyle bir uygulama sonucu hangi ruh halini, nasıl psikolojik bir travma yaşadığını kelimelerle tarif etmek zor. Tek kelimeyle Dersim ve Dersim Kürtleri, Kürt inkâr ve imhasında pilot bölge görevini görüyor”

Çatakçın, bütün toplumların acı ve tatlı tarihi anıları, anı hafızalarının olduğunu söylüyor. Çatakçın, toplumların bu anılarla gelişip güçleneceğini ifade ederken, acı anıların, aynı acıların bir daha yaşanmaması için toplumsal hafıza haline getirildiğinin altını çiziyor. Çatakçın, iyi hatıraların ise, toplumsal kaynaşma, toplumsal yükselme ve ilerlemenin ortak değerleri olarak algılandığını belirtiyor ve “Sey Rıza Dersimliler için böyle bir değer. Tek cümleyle Dersimliler için Sey Rıza Dersim, Dersim Sey Rıza’dır”

Çatakçın Dersim’in yeniden inşa edilmesi için yapılması gerekenleri şöyle ifade ediyor,

”İnşa kelimesinin kendisi, yıkılan, tahrip olan bir durumu ifade eder. Yıkılan ya da tahrip edilenin yıkım ve tahrip nedenini tespit etmezseniz, yeniden inşa ya da onarımla ortaya çıkaracağınız sonucu kalıcı kılamazsınız. O zaman ilk iş Dersim’in yıkımına yol açan soykırımın tarihsel ve sosyolojik sebeplerini sorgulamak gerekiyor. Bu sorgulama sürecinin iki tarafı var. Bir, mağdurlar; iki, fail. Aslında suç faili sabit; Devlet. Mağdurda sabit: Dersimliler. Fakat devlet için Dersim Soykırımı’nın nedenleri net iken, bazı ‘Dersimliler’ için bu soykırımın neden yapıldığı sorusu hala o kadar ‘net’ değildir”

Çatakçın sorunun diğer bir boyutunun ise soykırıma uğrayan mağdur tarafın yaşanan trajedinin nedenleriyle doğru dürüst yüzleşememesi olduğunu söylüyor. Çatakçın, ağır travmaların yaşandığı vakalarda katil ile kurban arasında gelişen dostane ilişkiye Stockholm Sendromu denildiğini ifade ediyor. Çatakçın, “Dersim’de aşiretler rahat durmadı” ya da “Devlete karşı gelindi” tarzı söylemlerin, soykırımın ağır travması altında ezilen ama kendi katilini sorgulama cesareti göstermeyen kurbanın, uğradığı haksızlığın travmasını hafifletmek için çıkış yolu arayışları olduğunu belirtiyor. Çatakçın şöyle devam ediyor,

“Dersim Soykırımı’nda yaşanan insanlık suçu hakkında mağdur için gerçeklere dayanan bir hafıza oluşturmak; fail için ise suça teşvik eden sebepleri gündeme getirmek önemlidir. Bu, mağdur ve faili, kendi gerçeğiyle yüzleşmeye zorlayacaktır. Mağdur ve failin kendisiyle ve birbiriyle yüzleşmesi Dersim de yaşanan faciaya çözüm bulmanın ilk adımlarıdır”

Çatakçın, Dersim İnşa Kongresi olarak önerilerini ise şöyle sıralıyor,

-Dersim soykırımını tarihsel belgeler üzerinden inceleyecek bir hakikat komisyonu oluşturulmalıdır!

-Sey Rıza ve arkadaşlarının mezar yerleri açıklanmalıdır!

-“Dersim” adı resmi olarak iade edilmelidir.

-Dersim soykırımına karışmış kişi ya da kurumların isimleri Dersim merkez ve ilçelerinden derhal kaldırılmalıdır.

– Soykırımın yaşandığı yerlerde katliamları anlatan anıtlar dikilmelidir.

 

Kaynak: Farklı Bakış




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —