Bazı diktatörler savaşarak düşer. Bazıları linç edilir, cesetleri sokaklarda sürüklenir, kurbanları tükürür. Bazıları ise yatağında ölür.
Beşşar el-Esad —çeyrek yüzyıllık iktidarı boyunca yüz binlerce Suriyelinin işkenceyle öldürülmesine ve kaybedilmesine nezaret eden adam— zorbalık tarihine bambaşka bir sayfa eklemiş olabilir.
7 Aralık 2024’te isyancılar Şam’a yaklaşırken Esad, yardımcılarına ve astlarına zaferin yakın olduğunu söyledi; ardından da kimseye neredeyse haber vermeden, bir Rus uçağına binip gece yarısı kaçtı. O akşam yayımlanan resmî açıklamada, Esad’ın sarayda “anayasal görevlerini” yerine getirdiği yazıyordu. En yakınındaki bazı isimler bile kandırıldı; isyancı milisler gökyüzünü kutlama ateşiyle aydınlatırken, onlar ülkeyi nasıl terk edebildilerse öyle kaçmak zorunda kaldı.
Esad’ın ihanetinin bu kadar sarsıcı oluşu, ilk başta bazı insanların buna inanmasını zorlaştırdı. Gerçekler inkâr edilemez hale gelince, binlerce kişinin sadakati neredeyse anında öfkeye dönüştü. Pek çoğu, aslında onu hep gizlice nefretle andıklarını söylemeye başladı. Arapçada bu tür “sonradan hatırlama” için bir deyim vardır: “İnek düşünce kasap çoğalır.”
Ama bu duygu birçok kişi için gerçekti; aynı şekilde, her şeyin ters gitmesinin tek sorumlusunun Esad olduğuna dair inanç da… Suriyeli gazeteci ve editör İbrahim Hamidi bana şöyle dedi:
“Kaddafi’ye hâlâ inananlar var, Saddam’a hâlâ inananlar var. Ama bugün artık kimse Beşşar el-Esad’a inanmıyor. Kendi kardeşi bile.”
Esad rejiminin ani çöküşü zalim bir polis devletini sona erdirdi; fakat bugün başkent dışında ortada neredeyse hiçbir Suriye devleti kalmadı. Ülkenin yeni lideri Ahmed el-Şaraa, Donald Trump ve diğer dünya liderlerini etkileme konusunda olağanüstü bir iş çıkardı. O aynı zamanda bir İslamcı; otoritesi kırılgan ve ülkesi hâlâ o kadar tehlikeli derecede oynak ki, kolaylıkla yeni bir savaşa sürüklenebilir.
Hiç kimse —ne CIA, ne Mossad— Esad’ın bu kadar hızlı düşeceğini öngörmüş görünmüyor. Ama takip eden günlerde ve haftalarda, rejimin çöküşüne dair bir açıklama giderek daha çok kabul görmeye başladı: Esad’ın hamileri Rusya ve İran, sırasıyla Ukrayna ve İsrail yüzünden başka çatışmalara çekilmişti ve artık onu koruyacak güçleri kalmamıştı. Onların ani geri çekilişi, yıllardır gözümüzün önünde duran gerçeği açığa çıkardı: tükenmiş, yozlaşmış ve maaşı ödenmeyen bir ordunun korkunç zayıflığı. Biraz, 2021’de çöken ABD destekli Afgan rejimi gibi: Esad hanedanı, daha büyük jeopolitik hizalanmaların kurbanı olmuştu. Geriye dönüp bakınca, çöküş kaçınılmaz görünmeye başladı.
Fakat son bir yıl içinde, Şam’daki sarayın içinde yaşamış onlarca saray mensubu ve subayla konuştum; onların anlattığı hikâye bambaşka. Birçoğu, sekse ve video oyunlarına saplantılı, çevresinden kopmuş bir lider tarif ediyor. Bu anlatıya göre Esad, son birkaç yıl içinde isterse rejimini her an kurtarabilirdi —eğer bu kadar inatçı ve kibirli olmasaydı.
Bu versiyonda rejimi jeopolitik değil, Esad’ın kendisi batırdı. Bölgedeki hiçbir ülke Esad’ın düşmesini istemiyordu; hatta birçoğu ona can simidi uzatmıştı. O can simitlerini tutsaydı, büyük ihtimalle bugün hâlâ sarayda oturuyor olacaktı. Son günlerde bile dışişleri bakanları arıyor, anlaşmalar öneriyordu. O ise telefonlara cevap vermedi. Görünen o ki, tahtı paylaşması ya da bırakması gerektiği fikrine içerlemişti; küsmüştü.
Sonunda, Esad’ın hayal kırıklığı içindeki sadıklarının haklı olduğu anlaşıldı:
Bu, tamamen Beşşar’la ilgiliydi.
⸻
Esad’ın kendine güveni özellikle yüksekti; çünkü daha önce bir kez ölümden dönmüştü.
Arap Baharı 2011’de Suriye’ye ulaştı ve hızla iç savaşa dönüştü. Ülkenin büyük bir bölümü silaha sarıldı. Neredeyse kimse Esad’ın hayatta kalacağını beklemiyordu. 2012’de Barack Obama şöyle demişti:
“Esad rejimi yakında değişim güçlerinin geri çevrilemeyeceğini keşfedecek.”
Obama o kadar emindi ki, Dışişleri Bakanlığı “Day After Project” (Ertesi Gün Projesi) diye bir hazırlık programını finanse etti. The New York Times’taki editörlerim benden Esad hanedanının ölüm ilanını yazmamı istedi. Hâlâ dosyalarımda duruyor.
O ölüm ilanı, 2015’te yayımlanmış olabilirdi —eğer Vladimir Putin adlı bir “deus ex machina” ortaya çıkmasaydı.
Eylül 2015’te başlayan Rus müdahalesi, her şeyi değiştirdi. Sukhoi ve Tupolev jetleriyle yapılan ölümcül hava saldırıları, İran ve Şii milislerle koordineli biçimde sahayı tersine çevirdi; muhalefete ağır darbeler vurdu. Zamanla, bir dönem sivil protestocuların taşıdığı muhalefet, İslamcıların hâkimiyetine girdi: bölünmüş, beceriksiz ve IŞİD’in “televizyona uygun vahşeti”yle aynı sepete atılmaya müsait bir yapı…
2017’nin sonuna gelindiğinde Esad, savaşın büyük kısmını fiilen kazanmıştı. Rejim büyük şehirleri kontrol ediyor, muhalefet ise kuzeybatıdaki İdlib’e sıkışıyordu. Orada, eski bir El Kaide lideri olan Ahmed el-Şaraa (o zamanlar Abu Muhammed el-Culani diye biliniyordu) yükseliyordu.
O aldatıcı zafer anı, birçok Suriyelinin bana söylediğine göre, her şeyin bozulmaya başladığı andı. Esad, zaferinin aslında içi boş olduğunu anlayamamış gibiydi. Ülkenin büyük bölümü yıkıntıya dönmüştü. Ekonomi neredeyse sıfırlanmıştı. ABD ve Avrupa yaptırımları daha da ağırlaştırıyordu. Suriye’nin egemenliği kısmen Rusya ve İran’a ipotek edilmişti; bu ülkeler Şam’dan savaş yatırımının parasını istiyordu.
Esad’ın destekçileri, yıllarca süren savaşın ardından sabırla beklemezdi. Savaş bitince bir “nefes” beklediler.
Esad, isterse bu nefesi sağlayabilirdi.
Körfez Arap devletlerinin parası ve nüfuzu vardı; Esad’ı uluslararası izolasyondan çıkarabilirlerdi. 2017’de Birleşik Arap Emirlikleri Şam’la temasa geçti. Ama bir şartla:
Esad, İran’dan uzaklaşacaktı.
Körfez ülkeleri, Tahran’daki devrimci teokrasiyi en büyük tehdit olarak görüyordu. Suriye’nin İran’la ittifakı —Bashar’ın babası Hafız el-Esad tarafından kurulmuştu— Arap liderlerin çoğu için bir “yara”ydı.
Suriye açısından bakınca, İran’ın şüpheli arkadaşlığını bırakıp Körfez’in zenginliğine yönelmek çok mantıklıydı. Ama bir sorun vardı: Bu, Esad ailesi için en iyi seçenek olmayabilirdi.
Körfez ve Batı’dan farklı olarak İran, Esad’ı iktidarda tutmak için her şeyi yapacağını açıkça söylüyordu. Esad’ın karşılığında yapması gereken tek şey, İran’ın Suriye üzerinden Hizbullah’a silah ve para sevkiyatını sürdürmesine izin vermekti.
Esad, Emirliklerle sınırlı bir yakınlaşmaya gitti. Emirlikler 2018’de Şam’daki büyükelçiliğini yeniden açtı. Ama Esad, İran’la bağlarını koparmayı reddetti.
Esad’ın yakın çevresinde yer alan, Emirliklerle anlaşmayı müzakere eden ve kısa süreliğine gerçek bir siyasi geçiş olabileceğine inanmış kurnaz bir isim olan Halid el-Ahmed sonunda şu kanaate vardı:
“Onun odadaki ölü bir fil olduğunu düşündüm.”
(Ahmed bugün yeni Suriye hükümetine danışmanlık yapıyor.)
Bu dönemde, genç bir İsrailli ulusal güvenlik yetkilisi de aynı sonuca varmış ve üstlerini Esad’a karşı içeriden bir darbe örgütlemeye ikna etmeye çalışmış.
İsrailliler, Esad’ı uzun süre “yönetilebilir bir düşman” olarak görmüştü: İsrail’e slogan atar ama sınırı sessiz tutardı. Fakat bu eski yetkili (kimliğini açıklamamak kaydıyla) 2019 civarında Esad’ın artık “güvenilir olacak kadar bile güçlü” olmadığını düşünmeye başladığını söyledi:
“Rejim boş bir kabuktu.”
Ama İsrail komuta kademesi darbe fikrini reddetti. Bu konu Tel Aviv ve Washington’da yıllar c vbmboyunca zaman zaman konuşulmuş ama hiçbir zaman ilerlememişti. Belki de Esad’ın babası, rakipleri sürekli gözetim altında tutan bir sistem kurmuştu.
Eski İsrailli yetkili şöyle dedi:
“Bölgedeki herkes onun orada kalmasından rahattı. Zayıftı, kimseye tehdit oluşturmuyordu.”
Esad ise bu sessiz uzlaşmayı güç sandı.
Bir eski Hizbullah siyasi operatifi bana şunu söyledi:
“Beşşar kurgusal bir dünyada yaşıyordu: İran’ın bana ihtiyacı var. Rusya’nın seçeneği yok. Ben kralım.”
Esad’ın hamileri, Rusya ve İran, onu dinlemeye zorlamak için bazı sembolik reformlar talep etmeye başladı. Ama Esad, oyaladı ve yalan söyledi. İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif, yakın zamanda El Cezire’ye verdiği bir röportajda Esad’a “muhalefetle temas kurmasını” önerdiğini ama Esad’ın “zafer sarhoşluğu” içinde işi sürüncemede bıraktığını anlattı.
Esad’ın körlüğünün en çarpıcı örneklerinden biri, ilk Trump döneminde yaşandı.
2020’de Washington, iki yetkiliyi (Roger Carstens ve Kash Patel) Lübnan’a gönderdi. Amaç, 2012’de Suriye’de kaybolan Amerikalı gazeteci Austin Tice’ı bulmaktı. Tice’ın Esad rejiminin elinde olduğu düşünülüyordu.
Lübnan Genel Güvenlik Başkanı Abbas İbrahim, bu iki ismi Şam’a götürdü. Orada Esad’ın en üst güvenlik yetkililerinden, herkesin korktuğu Ali Memlük’le görüştüler.
Amerikalılar Tice’ı gündeme getirdi. Memlük ise şöyle yanıt verdi:
ABD yaptırımları kaldırmalı ve Suriye’den askerlerini çekmeliydi.
İbrahim bu sözleri bir “açılış pazarlığı” gibi görmüştü; Amerikalıların böyle büyük tavizler vereceğini beklemiyordu.
Ama hem İbrahim’i hem Memlük’ü şaşırtan şey oldu: ABD, Tice’ın hayatta olduğuna dair bir kanıt karşılığında anlaşmaya “olur” sinyali verdi.
İbrahim Washington’a uçtu. Orada Trump’ın pozisyonu onayladığı söylendi.
Fakat asıl şok, Esad’dan gelen cevaptı:
Anlaşma yok. Görüşme yok.
İbrahim nedenini sorduğunda Memlük şöyle dedi:
“Çünkü Trump yıllar önce Esad’a ‘hayvan’ demişti.”
İbrahim, bunun delilik olduğunu söyledi. Tice ölmüş bile olsa, Amerikalılar ne olduğunu öğrenmek ve “dosyayı kapatmak” istiyordu. İbrahim’in anlattığına göre, ABD o kadar istekliydi ki, Pompeo bir seferinde onu arayıp şöyle demişti:
“Özel jetle Suriye’ye uçmaya hazırım, kiminle tokalaşmam gerekiyorsa tokalaşırım.”
*)Robert Forsyth Worth (29 Eylül 1965 doğumlu) Amerikalı bir yazar ve gazetecidir. New York Times’in Beyrut bürosunun eski şefidir . 2017 Lionel Gelber Ödülü’nü kazanan [ 2 ] 2017 Rage for Order kitabının yazarıdır.

