Erdoğan’ın ‘hapisteki askeri öğrenciler’ adımı: Akıl mı devrede vicdan mı?

Gazeteci yazar Alper Görmüş Analiz Etti...

Erdoğan’ın ‘hapisteki askeri öğrenciler’ adımı: Akıl mı devrede vicdan mı?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Temmuz darbe girişimine katıldıkları gerekçesiyle müebbet hapse mahkûm edilen askeri okul öğrencileriyle ilgili inisiyatifini ilk duyduğumda, bunun iktidar adına ne kadar akıllıca bir hamle olduğunu düşündüm. Sadece ‘akıllıca’ ama, daha fazlası değil.

Neden öyle düşündüğümü anlatacağım, fakat önce yeni başlayanlar için ‘inisiyatif’i kısaca anlatmalıyım.

‘İnisiyatif’, yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın avukatına askeri öğrencilerin dosyalarının bir daha incelenmesi için talimat vermesi… Haberi kamuoyuna ilk duyuran gazeteci Bünyamin Güler (Milli Gazete ve TV5), Cumhurbaşkanı’nın “Askeri öğrencilerle ilgili alınan kararların toplum vicdanını yaralaması ve adalete olan güveni zedelemesinden dolayı” böyle bir girişimde bulunduğunu yazdı.

Davaları en başından itibaren titizlikle izleyen HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu ertesi gün Deutsche Welle’ye (DW) verdiği demeçte ‘talimat’ı doğruladı ve büyük bir ihtimalle bunun askeri öğrenciler lehine sonuç doğuracağını söyledi. Gergerlioğlu’nun, bunun yargıya müdahale olarak yorumlanacağı imasına verdiği cevap ise düşündürücüydü:

“Evet, yargıya müdahale anlamına geliyor ama biz bunun zaten yapıldığını, yürütmenin yargıya zaten çok yoğun bir müdahalede bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Yürütmenin kararı olmadan kararların alınamadığını da çok iyi biliyoruz. Böyle bir ülkeyiz. Yargı kararlarından ziyade yüksek tepelerden gelen bakışların, talimatların geçerli olduğu bir ülkeyiz.”

Yargıdan ümidi kesmişliğin, onun yarattığı çaresizliğin Gergerlioğlu’na söylettiklerini okuyunca, buna bir de askeri öğrenci ailelerinin haklı sevincini ve Erdoğan’a teşekkürlerini ekleyince, aklıma bir arkadaşımın bazı ‘bilinçli’ insanların kullandıklarını söylediği bir taktik geldi: Böyle insanlar haksız, hukuksuz işler yaparken bir yandan da artık durmaları (ya da haksız-hukuksuz işlerinin yanı sıra ‘iyi şeyler’ de yapmaları) gereken noktayı kollarlarmış. Çünkü bu insanlar bilirlermiş ki, haksızlığın hukuksuzluğun iyice yoğunlaştığı bir noktada devreye sokulan ‘iyi şeyler’in marjinal faydası çok, çok büyüktür.

Arkadaşım, “bazı insanların aklettiği bu taktiği baskıcı iktidarlar neden akletmesin” demişti son cümlesinde. Mantıklı gelmişti, hak vermiştim kendisine.

Erdoğan’ın askeri öğrencilerle ilgili inisiyatifinin nasıl bir manevi atmosfer yaratacağını ve onun bundan ne kadar büyük bir ‘marjinal fayda’ sağlayacağını şimdiden görebiliyorum.

İnisiyatifteki ‘akıl’dan söz ederken bunu kast ediyorum.

‘Bilmiyormuş gibi yapma’ taktiği de devrede olacaktır

Erdoğan, doğacak atmosferde daha önce başarıyla kullandığı ‘bilmiyormuş gibi yapma’ taktiğini de devreye soktuğunda, kullandığı inisiyatiften elde edeceği kazanç daha da büyüyecektir.

Bu taktiği iki yıl önce (18 Ekim 2018) “Erdoğan’ın ‘bilmiyor(muş) gibi yapma’ pratiği ve McKinsey hadisesi” başlıklı bir yazıda örneklerle uzun uzun anlatmıştım.

https://serbestiyet.com/yazarlar/erdoganin-bilmiyormus-gibi-yapma-pratigi-ve-mckinsey-hadisesi-7609/

Burada kısaca özetleyeyim: Bu taktik en temelde, kamuoyunu huzursuz eden bazı gelişmelerde ‘savunma’yı tamamen ‘yardımcılar’a bırakmayı, huzursuzluğun tepe noktasında ise olan bitenden hiç haberi yokmuş gibi devreye girip huzursuzluğu izale etmeyi ve puan toplamayı anlatıyor.

Başlıkta geçen “McKinsey hadisesi”ni de muhakkak hatırlıyorsunuzdur: 2018’de Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak McKinsey firmasıyla Türk ekonomisini izleme anlaşması yaptıklarını açıklamış, bu da iktidara yalnız muhalefetten değil kendi tabanından da büyük bir tepkinin doğmasına yol açmıştı.

Böyle bir anlaşmanın Cumhurbaşkanının haberi olmaksızın yapılmış olamayacağı kesindi ama, kamuoyunda haftalar süren hoşnutsuzluğun ardından Erdoğan bir gün çıktı ve bu anlaşmayı ilk defa duymuş gibi yaparak tanımadığını söyledi.

Elde tek başına bu olay olsa dahi buna inanmak akla zarar bir şeydi ama, benim çetelesini tuttuğum, Erdoğan’ın ‘bilmiyormuş gibi yaptığı’ önceki örneklerle birlikte düşünüldüğünde, bunun işe yarar bir taktik olarak Erdoğan tarafından bilinçli bir biçimde kullanıldığı sonucuna varmamak mümkün değildi. (İsterseniz dönüp zikrettiğim yazıyı okuyun, bana hak vereceksiniz.)

Demek ki elde iki işe yarar taktik var:

Birincisi: Toplumda adaletsizlik, haksızlık, hukuksuzluk algısının zirvede olduğu bir anda ‘iyi bir şey’ yaparak bunun ‘marjinal fayda’sından nemalanmak.

İkincisi: Toplumsal huzursuzluğa yol açan şeyle ilgili olarak, olan bitenden hiç haberi yokmuş gibi devreye girerek huzursuzluğu izale etmek ve puan toplamak.

Haksız hukuksuz dosyalar denizinde birincilik adayımdı

Ben Cumhurbaşkanı danışmanı olsam, tarif ettiğim taktikleri kullanarak maksimum faydayı sağlayacak yargı olayı olarak Cumhurbaşkanı için seçeceğim örnek işte bu müebbetlik askeri öğrenciler davaları  olurdu. Yani, tam isabet. Çünkü bu davalar, 70 Harbiyeliye müebbet hapis cezasının verildiği son Harbiyeliler davasını konu ettiğim yazıda anlattığım türden bir davaydı. Sabrınıza sığınarak biraz uzun olsa da tamamını okumanızı istiyorum.

28 Ocak (2020) tarihli, “İktidarın ‘bize tuzakmış’ diyeceği davalarda 1 numara adayım: Harbiyeliler” başlıklı yazımın final bölümü şöyleydi (iktidarın bazı davaları neden, ‘tuzakmış anlayamadık’ diye savunmak zorunda kalacağını burada anlatamam, işi çok uzatır, isterseniz şuradan tamamını okuyabilirsiniz):

https://serbestiyet.com/yazarlar/ktidarin-bize-tuzakmis-diyecegi-davalarda-1-numara-adayim-harbiyeliler-1747/

“15 Temmuz gecesi, Yalova’da mutat yıllık kamplarını yapmakta olan Harbiyeli öğrenciler, mahiyeti açıklanmayan bir görev için üstlerinden aldıkları emir uyarınca hazırlanıp, kendilerini bekleyen otobüslere binerek yola çıktılar. Harbiyeli öğrenci dolu otobüsler dört farklı bölgeye yöneldiler. Bunların bir kısmı (Boğaz’ı aşan iki köprüye götürülenler), bulundukları konum nedeniyle halkla karşı karşıya kaldılar ve aralarından ikisi linç edildi. Davaları geçtiğimiz haftalarda sonuçlanan 70 Harbiyeli ise Ümraniye’de biriken halkın arasında otobüsleri içinde mahsur kaldılar. Sabaha kadar ölüm korkusu içinde beklediler ve nihayet kendilerini almaya gelen 7-8 polise teslim oldular. Tamamının tüfekleri ve yedek fişeklikleri doluydu, ancak halka ya da polislere tek bir kurşun bile sıkılmamıştı. Suçları, mesleklerinin altın kuralına (emre itaat) riayet etmekti. Ettiler ve bedelini müebbet hapis cezasıyla ödediler.

“Günü geldiğinde, delillerle kararlar arasındaki inanılmaz uçurumlar kamuoyu bilgisi haline geldiğinde… Böylece iktidarın, bir zamanlar ölümüne savunduğu birçok dava için ‘bunlar bizi zor durumda bırakmayı amaçlayan yargı tuzaklarıymış, fark edemedik, aldatıldık’ bahanesine sığınmaktan başka çaresi kalmadığında, hukuk-akıl-vicdan dışı davalar yarışmasında birincilik için çok sayıda aday olacak. Osman Kavala, Ahmet Altan isimleri ‘vay canına’ nidaları arasında telaffuz edilecek. Birinciyi belirlemenin çok güç olacağı o günlerde, öyle hissediyorum ki kamuoyu en çok Harbiyelilerin davalarını konuşacak, ‘bu delillerle bu kararlar nasıl verilmiş’ soruları en çok onların davaları için dile getirilecek. Fakat bunlar, zamanında sorulmamış bütün haklı sorular gibi pek az işe yarayacak. Her şey zamanında…”

Böyle bir davadan ve dosyadan söz ediyoruz işte… Onu seçmek ve ‘adalet’ adına dört yıldır süren açık haksızlığa son vermek çok akıllıca bir hamle değil mi?

Fakat işte, öyle bir noktadayız ki, ben de bu çok büyük haksızlığı giderecekse Cumhurbaşkanı’nın yargıya müdahalesine takılmayacak bir ruh halindeyim, tıpkı Gergerlioğlu gibi…