Bağdat, 940’ların ortası.
Abbâsî halifesi artık halife değildir; unvanı vardır ama kudreti yoktur. Vezirler birkaç yıl değil birkaç ay içinde yükselir, ardından tasfiye edilir. Şehir ise görünürde dünyanın merkezi, gerçekte ise çözülmekte olan bir düzenin sahnesidir. Bir zamanlar İslam dünyasının kalbi olan Bağdat, şimdi kendi ihtişamının enkazı üzerinde yaşamaktadır.
Tam da böyle bir çağda, o şehrin bir köşesinde yaşlı bir filozof masaya oturur ve yazmaya başlar.
Yazdığı şey, etrafındaki dünyaya benzemeyen, var olmayan bir şehrin tasviridir. Adaletle yönetilen bir düzen, hakikati bilen ve onu hayata dönüştüren bir önder, felsefe ile peygamberliği şahsında birleştirmiş, halkını mutluluğa götüren bir rehber. Etrafında iktidar parçalanmış, saray yozlaşmış, kamusal düzen çözülmüşken o, olanı değil olması gerekeni yazar, gerçeğin karanlığında ideali inşa eder.
Tarih onu Aristoteles’ten sonra gelen en büyük öğretmen olarak niteleyecektir; “el-Muallim es-Sânî”, “İkinci Öğretmen”. Klasik biyografi geleneği onu gündelik geçimini mütevazı biçimde sağlayan münzevi bir bilge olarak anlatır; makama yaslanmayan, düşüncesini iktidarın hizmetine vermeyen, hakikati himayeden üstün tutan bir filozof. Belki de bu yüzden, çevresindekilerin görmek istemediği şeyi görebilmiştir.
Fârâbî’nin yazdığı sadece hayalî bir şehir değildi; insanın nasıl yaşaması ve bir toplumun hangi ilke üzerine kurulması gerektiği sorusuna verilmiş bir cevaptı.
Aradan bin yıldan fazla zaman geçti. O “hayalî şehir” hâlâ yazıldığı masanın üzerinde duruyor. İslam dünyasının yerleşik siyasal gelenekleri onu kalıcı bir kurumsal gerçekliğe dönüştüremedi. Belki de onu hiç ciddiye almadı.
MAVERAÜNNEHİR’DEN BAĞDAT’A
Tam adı Ebû Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tarhan el-Fârâbî’dir. Muhtemelen 872 yılı civarında, bugünkü Kazakistan’ın güneyindeki Fârâb/Otrar havzasında doğdu. Kaynakların bir kısmı onun Türk asıllı olduğunu kaydeder.
Bu coğrafyanın adı Maveraünnehir’dir. Bugün Özbekistan, Tacikistan ve Kazakistan’ın bir bölümüne karşılık gelen bu bölge, Orta Çağ İslam dünyasının en üretken entelektüel havzalarından biriydi. Fârâbî burada doğdu, Mâtürîdî Semerkant’ta yazdı, İbn Sînâ Buhara’da yetişti. Fars idarî mirasın, şehirli ticaret ağlarının, İpek yollarının sağladığı kültürel dolaşımın ve Abbâsî medeniyetinin açtığı entelektüel ufkun kesiştiği bu havza, İslam düşüncesinin başlıca kaynak bölgeleri arasında yer alıyordu.
Genç Fârâbî’nin Bağdat’a gelişi muhtemelen 10. yüzyılın başlarına rastlar. Kaynaklar, burada Yuhanna b. Haylan gibi Hıristiyan meşşâî hocalarla temas kurduğunu ve Aristoteles mantığını Süryanice-Arapça aktarım hattı içinde öğrendiğini gösterir. Ardından Bağdat’ın büyük çeviri hareketinin açtığı dünyanın içine girdi. Yunanca düşünce mirası Arapça’ya aktarılıyor; Platon, Aristoteles ve Yeni Eflatuncu gelenek İslam dünyasında yeni bir kavramsal dil kuruyordu. Fârâbî bu metinleri yalnızca aktarmadı; onları yeniden yorumladı, sistemleştirdi ve dönüştürdü.
Bağdat’ta Fârâbî’yi bekleyen dünya aynı zamanda çözülmekte olan bir siyasî düzendi. Belki de bu yüzden, onun zihninde erdemli şehir tasavvuru soyut bir ütopya değil, bir çöküşe verilmiş felsefî bir cevap olarak şekillendi. 950’de Şam’da öldüğünde arkasında mantıktan müziğe, metafizikten siyaset felsefesine uzanan geniş bir külliyat bırakmıştı. Bu külliyatın sonraki yüzyıllardaki dolaşımı ise eşit olmadı. Bazı metinleri İslam dünyasında sınırlı bir yankı uyandırırken, bazıları Latin dünyasında beklenmedik bir karşılık buldu.
AKIL, KOZMOLOJİ VE DİN
Fârâbî’nin siyaset felsefesinin üç temel dayanağı vardır; antik felsefe geleneğinin birleştirilmesi, varlığın yapısını açıklayan bir kozmoloji ve felsefe ile din arasında kurulan ilişki. Bu üç unsur birbirinden ayrı düşünülemez; çünkü Fârâbî’nin siyasî mimarisi, doğrudan bu felsefî zeminden yükselir.
İlk adım, Platon ile Aristoteles’in uzlaştırılmasıdır. Kitâbü’l-Cem‘ beyne Re’yeyi’l-Hakîmeyn’de (İki Hakîmin Görüşlerinin Uzlaştırılması) Fârâbî, bu iki filozofun aslında aynı hakikati farklı biçimlerde ifade ettiğini savunur: Platon gayeyi, Aristoteles ise o gayeye götüren yolu gösterir. Ayrılık görünüştedir; hakikat ise birdir.
İkinci adım, Yeni Eflatuncu sudûr kozmolojisidir. Varlık Tanrı’dan aşamalı biçimde taşar ve bu düzenin insana en yakın halkası Fail Akıl’dır. Fail Akıl, filozofta felsefî bilgi, peygamberde ise vahiy olarak tecelli eder. Böylece felsefe ile peygamberlik, aynı hakikatin iki farklı ifade tarzıdır. Bunun siyasî sonucu açıktır; erdemli şehrin yöneticisi hem filozofun aklına hem peygamberin ilhamına sahip olmalıdır.
Üçüncü adım, Kitâbü’l-Hurûf’ta (Harfler Kitabı) belirginleşir. Burada Fârâbî, felsefenin hakikati kavramsal olarak tanımladığını, dinin ise aynı hakikati toplumun anlayacağı sembolik dile çevirdiğini savunur. Peygamber ile filozof arasındaki fark, hakikatte değil, onu ifade etme biçimindedir. Böylece Fârâbî, din ile felsefe arasında açık bir çatışma değil, kademeli ve tamamlayıcı bir ilişki kurar.
Bu yüzden Fârâbî, düşüncesini çoğu zaman açık bir çatışma diliyle değil, daha katmanlı ve ihtiyatlı bir anlatımla kurar.


