Emekli askerler sorunumuz: Dün darbeci, bugün savaş kışkırtıcısı

Alper Görmüş Yazdı;

Emekli askerler sorunumuz: Dün darbeci, bugün savaş kışkırtıcısı

Mart 2013’te üç bölümlü bir mini dizinin son halkası olarak “Emekli askerler sorunumuz” başlıklı bir yazı yayımlamıştım (önceki iki bölüm darbecilik sacayağının öteki iki ayağına dairdi: Muvazzaf askerler ve onların toplumdaki “sivil” destekçileri).

O yazının girişinde eski deniz kuvvetleri komutanı Özden Örnek’in günlüklerinin ‘hard’ olmayan bölümlerinden bir alıntıya yer vermiştim. (Hep yanarım: Günlüklerde 2003-2004’teki darbe girişimlerini anlatan bölümlerin dışında ne kadar ilginç bölümler vardı. İlk yayımladığımda ‘hard’ darbe bölümlerinin yanında hak ettikleri ilgiyi görmeyeceklerini bildiğim için buna özellikle dikkat çekmiştim ama ne yazık ki etkili olamamıştım.)

İşte onlardan birinde Özden Örnek, emekli generallerin kendisini ve öteki komutanları ziyaret edip, onları hükümete karşı nasıl kışkırttığını anlatıyordu:

“(…) Bulundukları yerlerden devleti ve TSK’yı idare etmeye kalkıyorlardı. Onlar için yönetimde kim varsa iyi değillerdi. Unuttukları, bu insanları kendileri terfi ettirip oralara getirmişlerdi. İktidara karşı TSK’nın tepkisinin nasıl olmasına kendi aralarında toplanıp karar veriyorlar ve kararlarını da Ankara’ya ulaştırıyorlardı. Bu haberler de çoğu zaman basına düşüyor ve TSK sanki bölünmüş gibi bir görüntü veriyorlardı. Kendi zamanında ihtilâl kelimesini ağızlara aldırmayanlar, iktidara karşı ihtilâl tavsiye eder hale gelmişlerdi. Kendi Aralarında Encümen-i Dâniş kurmuşlar ve her olaya bir fikir yürütüyorlardı. En tehlikeli konu buydu.”

Elbette “kışkırtıcılık” tek taraflı değildi, muvazzaflar da her zaman kendi darbelerini “emekli desteği”yle güçlendirme peşinde olmuşlardı, ama muvazzaflar bu yazının konusu değil.

Özden Örnek’in işaret ettiği ilginç bir nokta da, 1995’ten sonra “teröre karşı koruma” amacıyla başlatılan, bütün “or” ve “kor”ların İstanbul’daki iki büyük merkezdeki (Fenerbahçe Orduevi ve Harp Akademileri) lojmanlarda toplanması uygulamasıydı…

Örnek’e göre, bu uygulama şöyle bir sonuç doğurmuştu:

“Bu kadar hırslı ve saltanata alışmış insan bir araya gelince öncelikle güncel olarak yönetimde olan kadrolar tenkid edilmeye başlandı. Tenkidin dozajı çoğunlukla kaçıyordu. Yapılanları beğenmeyip bu iş böyle olmaz diye haberler gönderiliyordu.”

Ben, Örnek’in özellikle kendi dönemlerinde “ihtilâl” lafını kimsenin ağzına aldırmayan, buna mukabil emekliliklerinde “ihtilâl kışkırtıcısı” kesilen emeklilerden söz edişini çok dikkat çekici bulmuş, ilk kez o zaman TSK emeklilerinin ne kadar zehirli bir rol oynadığını anlamıştım…

“Yapılanları beğenmeyen, bu iş böyle olmaz deyip haber gönderen” emekli generaller bugün de var. İki farkla: Artık “haber göndermelerine” gerek kalmadı; bu işi televizyon ekranlarında, ellerinde sopa duvarda harita olmak suretiyle yapıyorlar. Bir de konu değişti; eskiden darbe kışkırtırlardı, şimdi savaş kışkırtıyorlar. Ve eminim, Özden Örnek’e nazireyle söylersek, onlar “Kendi zamanlarında savaş kelimesini ağızlara aldırmayanlar”dandı… Muvazzaflar savaş sevmez; dünyanın en anlaşılır şeyi.

Emekli generallerimizin televizyon ekranlarını işgal etmeleri 15 Temmuz (2016) darbe girişimini izler. Bunu, 7 Eylül 2016 tarihli “Kemalist subaylar sahnede: Bit pazarına nur yağıyor” başlıklı yazımda anlatmıştım. Ne günlerdi… AK Parti’nin bir zamanlar kendisine kan kusturan güçlerle içine girdiği yeni ittifak sayesinde televizyonlara doluşan emekli generallerin o günlerdeki misyonu, darbeye katılan demokrasi düşmanı askerleri lanetlemekti. Öyle konuşuyorlardı ki, onlara bakarsanız, TSK içinde darbeci fikriyatın ilk eyleminin tarihi 15 Temmuz 2016’dır!

Türkiye’yi tanımayan birinin, bu programları izledikten sonra, Kemalist subayların AK Parti iktidarında darbe sözcüğünü akıllarına bile getirmediğine, herhangi bir Batı ülkesinin askerleri gibi davrandığına inanması işten bile değildi.

Bu ara dönem geçilip iktidarın ‘bölge gücü’ olma hevesi ön plana çıkmaya başlayınca emekli generallerin televizyon mesailerinin konusu da değişiverdi. Yani kabaca altı yıldır bu konunun içindeyiz.

Her gün bir emekli general

Doğrusu ne zamandır televizyon gediklisi emekli generallerimizi izlemiyordum. Fakat 10 ve 11 Ekim günleri üst üste Türkiye’nin en çok satan gazetesi Sözcü’nün manşetlerinde belirdiklerini görünce ilgisiz kalamadım; anladım ki ben onları terk ettikten sonra epeyce yol almışlar, bıçakları bilemişler.

Önce emekli tümamiral Cihat Yaycı’yı gördük. Sözcü yazarı Aytunç Erkin konuşmuştu kendisiyle. Serbestiyet’in Cihat Yaycı’yı anlattığı haberinde dendiği gibi yine ‘sınırsız ifade hürriyeti’ni kullanıyordu emekli amiral.

Cihat Yaycı’nın sonsuz ifade hürriyeti: “Türkiye’yi işgal edecekler”, “ekonomiyi FETÖ’cüler bozuyor”, “Ormanları Yunanlar yakıyor”

Müstafi tümamiral Cihat Yaycı’nın Sözcü gazetesine manşet olan “Amerika Türkiye’yi işgal planı yapıyor” açıklaması bazı çevrelerde paniğe yol açtı. Ancak önceki açıklamalarını takip edenler, telaş edecek bir şey olmadığını biliyor; Yaycı’nın dilinin kemiği yok, o hep böyle. Çok büyük iddialar öne sürüyor, kimse ondan iddialarını temellendirmesini istemiyor; o da bu ortamın tadını çıkartıyor, sürekli el yükseltiyor.

Serbestiyet

Ona göre ABD Türkiye’yi önce NATO’dan çıkarma, sonra da işgal etme planları yapıyordu. Yunanistan’ın bir adasına çıkarma mı yapmıştı Türkiye? Hayır. Peki herhangi bir adasına atış mı yapmıştı? Hayır. İşte bu sorular ve sorulara verdiği cevaplar yetiyor Yaycı’ya. Bunlar olmadığına göre ve buna rağmen Adalar silahlandırılıyorsa bunun tek bir anlamı olabilirdi: Demek ki ABD Türkiye’yi işgal etmeye hazırlanıyordu.

Malum, başka bir tez daha var ama amiral Yaycı ondan hiç söz etmiyor. Bu teze göre, Türkiye Rusya ile girdiği flörtleşme nedeniyle artık Batı’ya güven vermediği için, Rusya’ya karşı doğu cephesi Türkiye’den değil Yunanistan’dan kuruluyor.  

Ne var ki bu ihtimal savaş duygusunu canlı tutmak için fonksiyonel değil; o nedenle “ABD Türkiye’yi işgal edecek” fantezisini gündemde tutmak daha iyi. (Cihat Yaycı’nın Yunanistan’la “anladığı dilden” konuşmak gerektiğini, bu amaçla yapılacak en uygun işin de “Yunanistan’ın kendisine ait olduğunu öne sürdüğü 152 adadan birkaçına bir gece ansızın çıkmak” olduğunu anlattığı programı izlemenizi öneririm: “Türkiye bir gece ansızın Yunanistan’a girer mi?” Cüneyt Özdemir’in YouTube kanalı.)

Babüroğlu el yükseltiyor: “Uluslararası ilişkilerin temeli: Misliyle müdahale”

Bu, 8 Ekim’deydi… 11 Ekim’de bir başka emekli general, Naim Babüroğlu Sözcü’nün manşetindeydi. Bu da önceki gibi bir Aytunç Erkin röportajıydı ve okuyunca yine Türkiye’nin bir savaş ortamı içinde olduğu hissine kapılıyordunuz.

Babüroğlu Kardak’ı bir milli şahlanış olarak hatırlıyor ve “152 ada” konusunda devletten benzer bir performans bekliyor:

“1996 Kardak krizinde yaşadık. 23 adanın haricinde Yunanistan’a antlaşmalarla devredilmemiş 152 ada, adacık, kaya var. Kardak bunlardan biri! Osmanlı’dan Türkiye’ye miras. Yunanistan bayrağını gösterdiler, Türkiye kararlı bir biçimde indirdi, Türk Bayrağı’nı dalgalandırdı. Askeri literatürde buna ‘misliyle karşılık verme’ diyoruz. Uluslararası ilişkilerin temeli budur.

“Diyeceksin ki: Dedeağaç, Sisam, Midilli’den, silahlandırdığın adalardan çık. Karar alacak Meclis. ‘Bu bir savaş nedenidir’ diyecek. Yunanistan’a makul süre tanınacak. BM’ye, AB’ye, NATO’ya yazacak alınan kararları ve misliyle karşılık verecek.

“Türkiye bu resmi görmeli! Görüyor ama misliyle mukabele yok. Madem ABD’nin, Midilli’de Sisam’da konuşlanması (41 zırhlı aracı) ulusal çıkarları için. O zaman ABD’nin Ankara Büyükelçisi çağrılabilir, sınır dışı edilebilirdi. Zorlayıcı diplomasi yok ve kınamakla geçiştiriliyor. Toplam 41 zırhlı araç burada kaldı mı? Kaldı. Kınama bunları geri götürdü mü? Götürmedi!”

Meselenin psikolojisini anlıyoruz ama…

Hatırlayalım, bu ikiliden önce de Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanı İsmail Hakkı Pekin, 16 Eylül’de A Haber’de katıldığı bir programda ABD ve Yunanistan’ın Türk donanmasını ve Türk savaş uçaklarını “imha edebileceğini” söylemişti.

”ABD ve Yunanistan Türkiye’yi karadan işgal edemezler. Ama Ege Denizi’nde bir çatışma çıkarıp bizim donanmamızı Navarin’de olduğu gibi ABD ile birlikte imha edebilirler. Hava kuvvetlerimizi imha edebilirler.”

Aslında işin psikolojisini anlayabiliyoruz: Savaş atmosferi onları önemli kılıyor, televizyonlara ve başka programlara davet ediliyorlar. Oluşmasına katkıda bulundukları mevcut atmosfer olmasa kimse kapılarını çalmayacak; eh, neticede onlar da insan ve bu hava kaybolmasın istiyorlar. Söylemeye gerek yok; bu elbette onların savaşçı duyguların köpürtülmesindeki sorumluluklarını ortadan kaldırmaz.

Belki ülkenin gazetecileri onlara benzemeseydi durum biraz farklı olurdu; fakat heyhat, millî kabarış atmosferini onlar da en az emekli generaller kadar seviyor.

Emekli generallerin en sevdikleri şeyin torun sevmek olduğu bir Türkiye dileğiyle…

 

Kaynak: serbestiyet.com