Egemen Küresel Dil Olarak Sosyalizm ve Müslüman Zihindeki Tezahürleri -1(*)

Yazar Mehmet Yaşar Soyalan yazdı;

Egemen Küresel Dil Olarak Sosyalizm ve Müslüman Zihindeki Tezahürleri -1(*)

-“İslami Sol” ve “İslam SosyKüreseEgemen alizmi” Kuramı Üzerine Kısa Bir Değerlendirme-

Giriş: “An”ın Egemen Dili Hem imkân Hem Zindan

İnsan, içine doğduğu çağın/zamanın dilini konuşan, içinde yaşadığı mekânın/ toplumun kültürünü kuşanan bir varlıktır. O, çağının dilini konuştukça, var olduğu mekânın/ toplumun/ dünyanın kültürünü kuşandıkça yaşadığı çağa tanıklık edebilir veya onun bir parçası olabilir veyahut ona müdahil olabilir. Aksi durumda dilini kullandığı zamanın, kültürünü kuşandığı mekânın/toplumun insanı olarak dilinin ve kültürünün yabancısı olduğu bir çağda yaşamak durumunda kalır da yaşadığı çağın ancak kör ve sağır bir seyircisi olarak hayatiyetini devam ettirir. Dolayısıyla ne kendisi, olup biteni kavrayabilir ne de içinde yaşadığı dünya onu anlayabilir.

“An”ın içinde doğmak, görünürde güncel dili konuşuyor olmak “zamanın dilini konuşmak” anlamına gelmiyor. Dili, dil yapan, deyimler, terimler, kavramlar ve tasavvurlardır; bunların muhatabında karşılık bulması için güncel olması gerekir. Eğer bunlar zamanın ruhunu taşıyorlarsa, anın fikri ve felsefi sorunları ile ilgili iseler ancak kişi o zaman zamanının dilini konuşuyor demektir. Kişiyi zamanın dilinden uzaklaştıran başka bir etken de kişinin bir din, düşünce veya Tanrı adına konuşuyor olmasıdır. Özellikle dogmalaşmış bir din, dini düşünce veya düşünce taraftarlarının veya müntesiplerinin karşı karşıya kaldıkları bir durumdur bu. Geçmiş zamanların sorunları ile alakalı olarak ortaya çıkmış ve o dönem dili üzerine inşa edilmiş kavramların bugünün diline dönüştürülmeden, bugünün gerçekliğine indirilmeden kullanılması, bu yabancılaşmanın ve zamanın dışında kalmış olmanın bir başka tezahürü.

Kim ve ne adına konuşulursa konuşulsun sonuç olarak kişi kendi adına konuşmaktadır. Ancak kişi bunu dinin veya Tanrı’nın görüşü olarak ifade ettiğinde, kendisini daha etkili ve daha sağlam bir söz söylemiş, bir doktrin ortaya koymuş olacağını varsayar. Sonuçta din veya kutsal metinler konuşmaz, onu, insan konuşturur. Çünkü özne olan ve zaman ve mekânla mukayyet olan insandır. Konuşan/ yazan insan olunca, bu konuşma ve yazmanın hasılası olan söz ve yazı da elbette zaman ve mekân ile ilgili ve sınırlı olmak durumundadır. Kişi zamanın ve mekânın gerçekleri/ paradigması ve ihtiyaçları üzerinden, bu gerçeğin ve ihtiyaçların bir parçası olarak konuşuyorsa söz olumlu veya olumsuz anlamda karşılığını bulur, değilse boşlukta kaybolup gider.

 

Din veya onların kurucu/ kutsal metinleri (İslam için; Kur’an/ İlahi Vahiy) zaman ve Mekanüstü olsalar (bütün çağ ve mekânlar için olsa) bile belli bir zaman diliminde ve belli bir coğrafyada yaşayan insanları muhatap aldıklarından onların dünyasına inmek, onların gerçekliği (dil, kültür, sorunlar, vs.) üzerinden konuşmak durumundadırlar. Bunları o zamanın ve mekânın gerçekliğine kim indirecektir: elbette insan. Artık o insanın yere indirdiği/ yorumladığı/ aktardığı şey zaman ve mekânla mukayyet bir şeydir. Başka çağ ve mekânlarda o çağın ve mekânın insanları tarafından yeniden indirilmeleri/ yorumlanmaları gerekir.

Müslüman Dünyanın Geçmişten Günümüze Dilsizlik Sorunu

Bu girişi, geçmişte ve günümüzde Müslümanların içinde yaşadıkları çağa ve topluma, çağlarındaki gerçekliklere ve sorunlara nasıl yaklaştıkları, neler önerdikleri ve nasıl bir örneklik ortaya koydukları ile ilgili olarak yaptım. Her şeyden önce bu durum, Müslümanın, varlık, Tanrı, insan, evren/dünya, eşya, yönetim, siyaset/iktidar vs. tasavvuru ile de doğrudan ilgilidir. Yani yaşadığı anın gerçekleri karşısında Müslüman, nasıl bir dile ve tasavvura sahiptir? Bu dil ve tasavvur bugünü ve bugünün dünyasını ne kadar kapsamakta veya onu ne kadar muhatap almaktadır? Mevcut yerel ve küresel sorunlara, hem bireysel hem toplumsal düzeyde, hem teorik hem de uygulama boyutunda neler sunmakta, nasıl bir örneklik ortaya koyabilmektedir? Eğer koyabiliyorsa bunları, inandıkları dinin, inancın sınırları içinde kalarak mı yapmaktadır, daha önemlisi ortaya koydukları şeyler bu din ve dini anlayışla uyumlu, ancak özgün şeyler midir? Yani özgün ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel bir model sunabilmekte midir? Daha da önemlisi bunların fikri ve felsefi altyapılarını oluşturabilmiş midirler?

Ben maalesef, geçmişte ve günümüzde tüm insanlık için örnek olacak en azından uygulama düzeyinde bir model ortaya konulabildiği kanaatinde değilim. Resul ve bir ölçüde de ilk iki halife dönemini istisna tutarsak, devlet, yönetim, siyaset, hukuk, eğitim, ilim, kültür, tarım, ticaret, iktisat adına yapılanların, yapılagelen uygulamaların, dönemlerindeki genel cari uygulamaların (imparatoryal geleneğin) kendi şartlarına/gerçekliklerine uyarlanmasından ibaret olduğunu düşünüyorum. Örneğin Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı devlet/iktidar/ yönetim /hukuk/ iktisat uygulamalarını Roma/Bizans ve Sasani tecrübesinin bir uyarlaması olarak görüyorum. Hem bu gerçekliği meşrulaştırması, hem toplumsal kabulü hem de devlet/ iktidar ile toplumun kaynaştırılması, dolayısıyla yönetimsel ve toplumsal istikrarı sağlaması için, din, dini düşünce ve “din adamları” devletin en temel gücü ve yardımcısı haline getirilmişti. Bunun bir yansıması olarak siyasi ve dini otoritenin yani bir bütün olarak iktidarların/egemenlerin bu bilindik uygulamalarına karşı Müslüman tebaanın genelinin daima istikrarı ve düzeni öncelemesi, teorik düzeyde de olsa hem kendi toplumlarına hem de kendi dışlarındaki dünyaya yönelik özgün alternatif bir modelin ortaya çıkmasına imkân vermemişti. İşte bu gerçeklik Müslüman toplumları, imparatoryal dönem sonrasının dünyasında, sahnenin gerisinde değil, dışında bıraktı.

Oysa imparatoryal dönem sonrasında, hatta bu dönemin çözülmesi süreçlerinde, Müslümanların gözü önünde, her şeyi ile yeni bir dünya (inanç, kültür, düşünce, siyaset, eğitim, kültür, bilim) kurulmuştu ve bu yeni dünyanın kurulmasına ne bireysel anlamda Müslümanların ne de kurumsal din anlamında İslam’ın herhangi bir katkısı olmuştu. Belki bu durum, bu yeni dünyanın günahlarına ortak olmama anlamında iyi bir şeydi; mağdur/ mazlum olmak her zaman zalim olmaya yeğdi ama bu kadar. Sonuçta Müslüman toplumlar, kurulan bu yeni dünyanın dışında kalarak bir yerde hayatın da dışında kalmış oldular. Özellikle son iki yüz yıllık süreçte bu yeni dünyanın mahkumları olarak, oluşan dünyadan bihaber ya nostaljik altın çağlarında yaşamaya devam ettiler (en azından zihni planda) ya da efendisine öykünen köle misali Müslüman kimliğine yabancılaşan ve modern olana öykünen yeni bir insana dönüştüler. Sonuçta ne kendi dışlarında olup biten tam olarak kavrandı; çünkü böyle bir çaba içerisine girilmedi ne de içinde bulundukları durumdan memnun kalıp onu tanımlayabildiler; ama her durumda ya agresif/tepkisel ya da teslimiyetçi diyebileceğimiz iki olumsuzdan birine dönüşerek bir kimlik bunalımı içinde olduklarını dışa vurdular. Yaşananlar, kendi olma durumunun ve kendisi kalarak kendisi dışındakini anlama çabasının çok istisnai bir durum olduğunu ve çok küçük bir sayıya tekabül ettiğini ortaya koyuyor.

Ancak hayat, dışında kalsanız da size pek çok şeyi dayatıyor, olanı, olmamış kabul edemediğiniz gibi hem kendinizle hem de mevcut gerçeklikle yüzleşmekten kaçınamıyorsunuz: Tıpkı bu yeni dünyanın kendi iç hesaplaşması olarak ortaya çıkan “sol” ve “sosyalizm” olgusunun görmezden gelinemeyip ya yanında ya da karşısında olmak zorunda kalındığı gibi. Ancak bu yanında veya karşısında olma halini, genellikle bilinçli bir tercihten öte kişinin içinde bulunduğu çevre aidiyeti belirlemektedir. Yaşadığı coğrafyanın şartları, ülke içindeki ve dışındaki siyasi ve ekonomik gelişmeler ve bunların aile, cemaat, aşiret gibi toplumsal yapılardaki yansımaları da kişinin tutumunu doğrudan etkilemektedir; hatta dini ve mezhebi aidiyeti tarafını belirlemede başat bir rol oynamaktadır. Toplumun geneli için bu taraf olma durumu anlaşılabilirse de topluma rol model olan ve “okumuş/aydın” kesimin genelinin de benzer şekilde davranması, bu akımların/ ideolojilerin tarihsel ve felsefi arka planını araştırma ve anlama gereği duymamaları da işin trajikomik yanıdır. Hatta “okumuş”, “dünya görmüş” ve “fikir ve siyaset sahibi” kesim tarafından özellikle sol düşüncenin, sosyalist teorinin, kendi yeni varoluş mücadelelerinde bir araç bir manivela/ kaldıraç olarak görülmesi ve sol söylemin “İslami /yerel bir versiyonunu” inşa ederek, bunu bölgenin ve bölge halkının, yani Müslümanların kurtuluş ve kalkınma modeli olarak sunulması da Müslüman coğrafyanın ayrı bir kaderidir/ gerçeğidir.

_________________________

(*) Bu yazı Üç aylık Yetkin Düşünce Dergisi’nin son(13) Sayısı’ndan alınmış olup, yazının diğer kısmı ise daha sonra sitemizde yayınlanacaktır.

Devam Edecek..

Kaynak:Yetki Düşünce Dergisi, 4. Yıl 13. Sayıs