Tarih: 11.07.2020 08:15

Diz çök, boynunu uzat

Facebook Twitter Linked-in

Sizi mahallede dolaştırıp teşhir ediyor, yuhlatıyor, küçültüyoruz, sonra siz diz çöküyor, boynunuzu rahatça vurulacak şekilde uzatıyorsunuz…

Şu “özeleştiri” denen şey ne bereketli malzeme. Hem memleketimiz siyaseti hem de, hattâ, toplumsal ortamımız ve ruh halimiz bakımından ne çok işlevi var. Bizzat özeleştirinin değil; bu kavramı kurcalamanın. Her gün düpedüz zulüm, adaletsizlik, yüzsüzlük, pişkinlik, rezillik sınıflarına girebilecek onlarca olayı yaşarken, bir o kadar yüz kızartıcı, haysiyet kırıcı, sinir ve maneviyet bozucu tavra mâruz kalırken, özeleştiri üzerine tartışma yapmak, mahalle yanarken saç taramak mıdır? Veya iktidar propagandacısıyla, ağzı laf yapan muhalifiyle cemiyetçe pek sevdiğimiz deyişle: meleklerin cinsiyetini tartışmak mıdır?

Asla. Memleket siyasetinin anahtar hadisesine işaret ediyor, bu kavram etrafında meydana gelen dehlizli boşluk ve adı geçtiğinde işitilen uzak gürültü. Daha da ileri gideyim: kültürümüzün can alıcı noktalarına dokunuyorsunuz, bu kavrama doğru uzanınca. Kalp civarında biryerlere. 

Kendimizi şöyle tarif edebiliriz, soran olsa: Biz, yanlışınıza karşılık diz çöküp boynunuzu uzatmanızı buyuran birileriyiz. Eğer sizi yanlış buluyorsak, yapacağımız, kapınıza dikilip çıkmanızı beklemek ya da sizi zorla çekip çıkarmaktır. Çünkü itaat etmezseniz mahalleden atacağız. Elimizde kılıç. Evvelâ muhtemelen sizi şöyle bir dolaştırırız etrafta; herkes görsün, duysun bizim yanılmazlığımızı. Çünkü diz çökmenizden de, boynunuzu kılıca uzatmanızdan da beklediğimiz, bir günahkârın telef edilmesi değil, bizim yanılmazlığımızı kanıtlamanızdır. Sadece düşündüğünüz, söylediğiniz, takındığınız değil, varlığınız yanlıştı. Bizim doğrumuza katılmayan varlığınızla, lüzumsuz, işgüzar, zararlı, bünyeye yabancı, ayrıksı yaratıktınız; pürüzdünüz, lekeydiniz, gediktiniz. Şimdi lekenin silinmesini istiyoruz. Bunu bizzat yapacaksınız. Böylece renginizden, pürüzü yok etmek için cisminizden vazgeçmeli, gediği kapamak için başka şekle bürünmelisiniz. Yabancı maddelik döneminize ait artık onlar, geride kaldı. Şimdi siz nasıl olmanız gerekiyorsa öyle olabilmelisiniz. Bize katılan, bizi onaylayan olabilmelisiniz.

 Kılıcımız neyi doğrayacak?

 İki mesele var, halli icap eden. Biri ikaz, biri izah. Biri damga, biri ferahlatıcı.

Ferahlatandan başlayalım. Boynunuzu vurmuyoruz. İstediğimiz yalnız diz çökmeniz, boynunuzu kılıca uzatmanız. Sizin düşündüklerinizi düşünen, söylediklerinizi söyleyen, aldığınız tavırları alanların boynunu vurmaya hakkımız ve kudretimiz bulunduğunu böylelikle herkese bizzat ilan etmeniz. Af diliyor olmanız bu işin yalnız ufak bir parçası. Onu önemsemiyoruz. Bizim doğrumuza nihayet katıldığınızı, sizin gibi, buna itiraz etmiş, karşı çıkmış, mazallah, bunu yanlış bulmuş olanların, ezelden bu yana yanlış olduğunu, ancak özeleştiri ayininden geçerek ve doğrumuza sığınarak yeniden ve ebediyen makbûl insan haline gelebileceğini, kılıcımızın önünde diz çökerek ifade etmeniz. Bizden değildiniz, doğru değildiniz. Bu denklem bir mekanizma. Yakıtı, bizim başından beri doğru oluşumuzun ürettiği enerji. Sonuç olarak, boynunuzu vurmuyoruz. Kılıcımızın parça pinçik edeceği, boynunuz değil haysiyetinizdir. Onsuz da pekâlâ güzel güzel yaşanıyor, gördüğünüz gibi.

Şimdi de ikaz: Özeleştiri yoluyla, yani diz çöküp boynunuzu kılıca uzatmak sûretiyle arındığınızda tamamen arınmış olmuyorsunuz. Arınma öncesindeki marifetiniz amblem ve logomuzu taşıyan A4 kağıda büyük puntoyla basılıyor ve kartona yapıştırılıp yağmura dayanıklı naylon şeffaf kaba konup boynunuza asılıyor. Tabiî hemen bunu gömlek altına saklayabileceğinizi düşünüyorsunuzdur. Ancak günahkârlık belgenizi boynunuza çirkin, cart renklerdeki ipliklerden örülü iple asıyoruz ve bu ipi ne yapsanız gözlerden uzak tutamıyorsunuz. Hani öyle demesek tabiî daha güzel olur, ama ne yapalım ki, gerçek böyle: bu çirkin boyunduruk hep fark ediliyor. Mazallah yine eski halinizi hatırlatır tutuma yönelirseniz, birileri evvelâ kaşla gözle, yetmezse doğrudan, herkesin dikkatini oraya çekiverir. Boyunduruğu dik yakalı kazakla örtemezsiniz; şüphe çeker. Hep dik yakalı kazakla dolaşana iyi gözle bakılmaz.

Prosedürü anladınız sanırım; basit: Sizi mahallede dolaştırıp teşhir ediyor, yuhlatıyor, küçültüyoruz, sonra siz diz çöküyor, boynunuzu rahatça vurulacak şekilde uzatıyorsunuz, biz onu değil haysiyetinizi doğruyoruz, sonra günahlarınızı yazıp boynunuza asıyoruz, sonra serbestsiniz. Artık aramızda dolaşabilirsiniz. 

Boynunuzu vurmayışımızın felsefî geri planını anlattım. Bunun daha sonra oraya günahlarınızı içeren levhayı asacak olmamız gibi bir süflî-pratik sebebe dayandığını sanan varsa sanısından vazgeçsin diye hatırlatıyorum.

 “Doğru sizdiniz” levhası

 Mahiyetini kabaca özetlediğim yerli-millî özeleştiri süreci, ne yazık ki, en çok, en olmaması gereken yerlerde yaygın: Sol kültürde. Daha çıkışında kendini “eleştirel eleştirinin eleştirisi” diye tarif edebilmiş düşünce akımı, siyaseti iktidar mücadelesine indirgeyen insanların elinde yoksullara iyilik de yapabilen istibdat müessesesine dönüşürken, sosyalist örgütlenmenin değerli kurumlarından olabilecek özeleştiri de insan ezme ve öğütme çarklarının imalatına hasredildi. Oysa olan bitenin açıkyüreklilikle, doğru dürüst tahlili ve yanlışa yolaçanın ne olduğunu tesbiti ve bunu mutlaka bir çıkış yoluna bağlama gereğini kapsayan özeleştiri mekanizması, sahici yoldaşlık ilişkileri içerisinde, topluluğu komplekssiz bir ortak hayata yükseltebilirdi. İdealist sosyalistlerin manevî gücü, hedeflerinin ve ideallerinin pek çok güzelliği gibi, böyle bir imkânın da Stalinist silindir tarafından ezilmesini, bilahare “gerçekçi” bürokratlar ve Üçüncü Dünya zorbalarınca imha edilmesini önleyemedi. 

Dolayısıyla, aklın mantığın kültürde, eğitimde “kurucu değer” sayıldığı yerler dışında, sağlıklı özeleştiriyi yaşatabilecek, yerleştirebilecek kimse kalmadı. İnsan haysiyetini hunharca, biatı kalleşçe hedef alan ezme-öğütme mekanizması olarak özeleştiri, sadece birtakım örgütlerin sindirme-tasfiye işlemlerinde kullanılan kirli alet haline gelmişti; öyle de kaldı.

Bizimki gibi, özeleştiri fikrinin, ruhunun kıyısından geçmeyen toplumlarda ise, bu kavram öne sürülerek yapılan işler belki bir nevi ilerleme sayılabilirdi: Boynu vurmuyor, oraya “ben günahkârdım” levhası asıyorduk. Bugün gelinen aşamada, günahkârın vaktiyle ne olduğu da bizi ilgilendirmiyor. Asılan levhada artık sadece “siz haklıydınız” yazıyor. Veya “doğru sizdiniz” gibi bir şey…

 Özeleştirinin duygusal boyutu

 Tanıl (Bora), Birikim Haftalık’taki yeni yazısını özeleştiri kavramına ayırmıştı. Kavramı şimdi yine mesele etmemize yolaçan, biliyorsunuz, AKP’den kopan partilerin liderlerinin, özellikle muhaliflerin kendilerinden beklediği özeleştiriye hiç yanaşmayacak gibi görünmeleri. Tanıl’ın bu somut örneklerle ilgili somut meselelere de ilişerek, özeleştirinin çerçevesini, esaslarını, biraz da evveliyatını, kavram etrafında ortaya sürülen çeşitli görüşleri konu ettiği sözkonusu yazıyı okumanızı hararetle tavsiye ederim. 

Tanıl’ın yazısında ortaya sürdüğü iki önemli başlıktan hareketle yazdım yukarıdaki satırları. İlki, onun Wolfgang Seidel’ın Etik Beyin (Der ethische Gehirn) kitabına atıfta bulunarak tanımladığı “duygusal zekâ” meselesi. Mesele, çünkü “özeleştiri” dendiğinde bütünüyle ve en çıplak haliyle akla dayalı bir süreç canlanıyor gözümüzde. Oysa yaşanan, ister istemez başka bir boyutun, duygusal süreçlerin büyük tesiri altında cereyan ediyor. 

Tanıl şöyle yazmış: [Özeleştirinin] duygusal zekâyla da ilgili bir kabiliyet olduğunu unutmayalım. Yapılan ve yapılmayan özeleştiriyi, sadece akıl yürütmeyle anlayamayız. Özeleştiri yapmak için, özeleştiri ‘almak’ için, özeleştirinin bir yere değmesi için, etik-siyasî bir çerçeveden gayrı, duygulanımsal emek de gerek. Duygulanımsal dikkat de gerek.”

Burada daha çok, özeleştiriyi yapacak olanın “duygulanımsal emeğine” işaret etmekle birlikte, Tanıl, özeleştiriyi “anlamak” için, sürece tanık olanların da “duygulanımsal emek” harcaması gerektiğini hatırlatıyor. Nice liderleri kahretmiş, nice örgütleri mahvetmiş, nice muhalifleri tasfiye, nice otokratları ihya etmiş ulvî özeleştiri kavramından sözederken işe duyguları karıştırmak abes bulunabilir. Bulunmasın. Vurulmayacağını Fakat Buna Karşılık Ne Yapılacağını Bilerek Boynunu Uzatmanın Psikolojisi başlıklı eserimi hazırlayacağım, ancak bir türlü hazırlayamıyorum, psikoloji bilgim yetmiyor.

İkinci mevzu ise fiil-fail denklemi. Bendeniz, özeleştiri sorunu ele alınırken de kültürümüzün bu çekirdek problemine “esas mesele” ünvanı verilmesini elzem görüyorum. Özeleştiri, eylemin yanlışlanması, yanlışın kaynaklarının araştırılması ve doğruya ulaşılması süreci mi yoksa yanlışı yapanın mahkûm edilmesi için düzenlenmiş bir tür duruşma mı?

Tanıl’ın yazısının en sonuna yerleştirdiği şu paragrafı okuyalım:

“Psikolojinin ‘özeleştirinin eleştirisi’ diyebileceğimiz temkini, özeleştirinin kendine kahretmeye, öz yıkıma dönüşmemesini, yapıcı olmasını ikaz ediyor öncelikle. Bunun temel koşulu, eleştirinin kişiliğe veya ‘huya’ değil, somut, özgül ve değiştirilebilir olan davranışa-eyleme yöneltilmesidir. (Tıpkı ‘düz’ eleştirinin somut vakaya-eyleme-içeriğe odaklanması gereği gibi.) Buna bağlı olarak, bir yandan da bir çözüm, bir alternatif düşünmektir. Ve (…) bunu belirli bir sakınımla, tevazu içinde yapmaktır; zira özeleştirinin ‘abarmış’ tonu, kisvesi de kibre delâlet olabilir, onu besleyebilir – oysa dünya bizim etrafımızda dönmüyor, değil mi!” (vurgu benim -ük)

Burada, özeleştiri “verecek” olanın psikolojisiyle ilgili bir boyut daha giriyor işin içine: kendini aşırı önemseme, yani 21. yüzyılda büyükşehir insanının hayatına yön verdiği için pek tanıdık gelecek ifadeyle: benmerkezcilik.

İşte bütün bu soyut tartışmayı güncel siyasete bağlayabilmek için ideal bir sıçrama taşı! Zira kendisinden özeleştiri beklenen yeni siyasî liderlerden biri, benmerkezcilikte pek az kişinin eline su dökebileceği birisi ve yakın geçmişte katılmış olduğu iktidar pratikleri, en sağlıklısı da olsa pek öyle özeleştiriyle hesabı görülebilir işler değil. Öbürüyse, kişiliğiyle değil, sabah evden çıkarken bürüneceği kostüm ve karakterle siyasetin içinde bulunmak istiyor ve önceki pratiğinin bir nevi “eski işi” olarak görülmesini, dolayısıyla artık kendisine onunla ilgili hesap sorulmamasını istiyor gibi.

Gelin görün ki, onlardan haklı olarak özeleştiri bekleyenlerin beklediği şeye özeleştiri diyemiyoruz işte. Kavramın kurum olarak bizim sol kültürümüzdeki serüvenini yukarıda az buçuk hikâye etmeye çalıştım. Buradan daha genel çerçeveye, toplum ortamına çıkıldığında daha iç açıcı bir manzarayla karşılaşmıyoruz. Çünkü sağcılık ortamında da özeleştirinin esamisi okunmuyor. Onun yerine pişkinlik, yüzsüzlük, geçiştirme, gürültüye getirme âdetleri yerleşik.

Bunu takip eden paragrafı birkaç defa yazdım, sildim.

P24 Blog




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —