Tarih: 04.02.2021 14:56

Dışarıda Başka, İçeride Başka…

Facebook Twitter Linked-in

Taraf olduğu uluslararası gerilim alanlarına, girdiği çatışmalara ve farklı ülkelerle kurduğu ilişkilerin niteliğine bakıp da, uluslararası siyasette Türkiye’yi başarısız bulmak, pek tarafsız bir değerlendirme olmasa gerek. Ne var ki iç siyaset için aynısını söylemek mümkün değildir; tarafsız bir gözün rahatça göreceği gibi, 4-5 senedir sıkıntılar ve şikâyetler gittikçe artmaktadır.

Bu yazımızda, dış siyasetle iç siyaset arasında neden böyle bir fark meydana geldiğini analiz etmeye çalışacağız.

Dışarıdaki Başarının Sırrı

Uluslararası siyaset; farklı görüş ve hedefe sahip birçok ülkenin sahne aldığı, büyük ölçüde pragmatizmin kurallarıyla işleyen bir kurtlar sofrasıdır. Çıkardan başka hiçbir kurala riayet etmeyen aktörlerin yer aldığı bu sofrada ilkeli davranmak ciddi fedakârlıklar gerektirir ve el zayıflatan bir rol oynar. Durum buyken bir ülke azıcık değerleri öncelediğinde ve birazcık ilkeli davrandığında, o kadarıyla bile büyük farklar oluşturmayı başarabilir.

Türkiye’yi yöneten siyasi irade, karşılaştığı her örnekte darbeyi ve darbecileri reddederek halkların iradesine saygı konusunda bir fark oluşturmayı başarmıştır. Yaptığı hastaneler, yollar, köprüler, zor zamanda verdiği krediler ve pandemi gibi en zor anlarda gerçekleştirdiği karşılıksız yardımlarla ilişki kurduğu ülkeleri emperyal bir faaliyet içinde olmadığına ikna etmiştir. Ayrıca gerektiğinde onlarla birlikte savaşa girerek müttefiklerine güven vermeyi başarmıştır. Farklı bakış açılarından bakınca bunların her birine bir kusur bulunabilse de azıcık ilkeli davranışın bile çok büyük farklar meydana getirdiği uluslararası siyasette bu kadarı dahi yeterli olmaktadır.

Başarının bahse değer iki sırrı daha bulunmaktadır. Birincisi yükselen güç olarak Türkiye kendisinden daha güçlülerin yanında adımlarını çok dikkatli atmakta, bu da hata oranını olabildiğince azaltmaktadır. İkincisi Türkiye henüz açık bir iddia ve paradigmatik bir itiraz ortaya koymamıştır; bir iddiaya dönüştüğünde beklentisi olan kimi dostlar umduğunu bulamayabilir veya hedeflerin çakıştığı büyük güçler açıkça düşman olarak görmeye başlayabilir, fakat şu aşamada dostlar da düşmanlar da fazla tedirgin olmamaktadır. Bu sayede Türkiye dış siyasette önemli başarılar göstermekte ve bölgesinde her geçen gün daha da büyüyen bir güç haline gelmektedir.

İçeride Yapılan Hatalar

Tutarlı bir teorik zeminin olmayışı, iç siyasetteki başarısızlıkların temel sebebidir. Medeniyetler bir paradigma üzerine kurulurlar. Teorik arka planı bulunmayan toplumlar, mukallit veya uydu olmaktan kurtulamazlar. Nitekim Türkiye uzun zaman boyunca teorisini yitirmiş bir toplumdu. Bunun bedelini uydu haline gelerek ve mukallit olarak ödedi; taklit ettiği Batı medeniyeti, kendi imkânlarından birazını paylaşmak karşılığında bu ülkeyi uzun yıllar esir aldı.

Fakat bugün “yerli” ve “milli” kavramlarıyla kendisini önceki dönemden ayrıştıran bir iktidar işbaşındadır. Teorik tartışmaların içinden çıkıp gelmiş kavramlar olmadıkları için bunlarla neyin kastedildiğini tam olarak bilemiyoruz ama hem mukallitliğe hem de uydu oluşa bir itiraz olduğunu düşünmemizi gerektiren yaklaşımlar bulunmaktadır. Ne var ki sadece itiraz ile bir medeniyet inşa edilemez. İtiraz bir duruşu ifade edebilir ama inşa için müstakil/özgün bir söyleme ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı ülkeyi yöneten insanlar da görüyor olmalı ki, anayasa değişikliği tartışmaları sırasında “Türk tipi başkanlık” gibi bir ifade kullanılmıştı. Bu söylemi dile getirenlerin düşünce çizgileri göz önünde bulundurulunca, örtük olarak İslam’a gönderme yapıldığını düşünmek herhalde yanlış olmaz. Fakat İslam kültür coğrafyasında, “bir Müslüman iktidara gelince nasıl yönetecek?” sorusuna verilmiş modern bir cevap yoktur. Hilafet kavramı etrafında tekrarlanan ezber ise şeriata uyduğu müddetçe (zalim bile olsa) yöneticiye itaati zorunlu gören sultanlıktır. Bu teori kendi günü için ne kadar ileri bir tecrübe olursa olsun, bugün için sadece bir diktatörlük tanımlar. Yani İslam’a gönderme yapıldığını kabul etsek bile teorisizlik sorununun çözümü o kadar kolay değildir.

Günün beklentileriyle örtüşmeyen zayıf teorik zemin sebebiyle, kararsız, ikircikli bir yapı ortaya çıkmaktadır. Zihnin arka planında eski teori yer almakta ama bu teori günün gerçekliğiyle örtüşmediği için boşluk modern siyaset teorileriyle doldurulmaktadır. Böylece Batı taklit edildiği oranda adalet mekanizması işleyen özgürlükçü bir yapı ortaya çıkmakta ama uydu ülke oluş pekişmekte, eskiye öykünüldüğü oranda ise görece bağımsızlık gerçekleşmekte ama hukuk ve adaletin ikinci plana itildiği otoriter bir karakter kendini göstermektedir. Bu kısır döngü ve ikircikli yapıdan kurtuluşun yolu, günün beklenti ve ihtiyaçlarını tutarlı bir şekilde karşılayan özgün bir paradigmadan geçmektedir.

Tabii teori sihirli bir değnek değildir, kendi başına iş yapamaz; onu pratiğe dönüştürecek olan insandır. Özgün bir teori olsa siyasetçi değişir mi bilmiyoruz, ama teori yokken uygulayıcıya suç bulmak da çoğu zaman anlamlı olmamaktadır.

Teoriyi pratiğe dönüştürecek siyasetçi bu ülkenin ve bu kültürün çocuğudur. Yaşanan kafa karışıklığı ve ikilem siyasetçide de aynen kendisini göstermektedir. Siyasetçinin yaşadığı ikilem, “değerleri temsil etmek” ile “imkânları yandaşlarının lehine kullanmak” çelişkisinde müşahhaslaşır. Yönünü Batı’ya dönmüş ve iktidarı elinde bulunduran elit azınlık vatandaşını düşman görerek bugüne kadar öyle bir savaş vermiş ve bu mirasa halen öyle bir sahip çıkmaktadır ki, gelenekten kopmadan çağdaşlaşmak isteyenler, kendilerini ister istemez bir savaşın tarafı olarak bulmaktadırlar. Böylece teorik alanda yaşanan “gelenek-modern” ikilemi, pratikte “örneklik-savaş” ikilemine dönüşmektedir.

Siyaseti savaşa dönüştürmek isteyenlerin, Türkiye gerçekliğinde zorlanmadan birçok gerekçe bulabileceği açıktır. Ülke tarihi, yönetimi elinde bulunduran elit azınlığın vatandaşla savaşa tutuştuğu türlü örneklerle doludur. Fakat artık yeni siyasetin bir şeye karar vermesi gerekmektedir: “Değerleri temsil etmek” fikrindeki naiflikle “imkânları Müslümanların lehine kullanmak” fikrindeki pragmatizm, doğası gereği bir arada bulunamayacak iki farklı duruştur; kayırmacılık, daha baştan değerlerin ihlal edilmesi demektir.

Siyasetteki İslamcı çizgi kendisini ifade ederken, “biz küfrün önündeki duvarız, ordunun önündeki akıncılarız; sizin adınıza savaş veriyoruz, bizim oluşturduğumuz güvenli alanda siz kirlenmeyin diye kirleniyoruz” diyegelmişti. Bu yaklaşım türedi bir duruş değil, “dar´ül harp” kavramıyla sembolleşen köklü İslam yorumlarından biriydi. Yani siyaseti savaş olarak görenler, kendilerine dini bir meşruiyet sağlayabilmekteydiler. Kabul etmek gerekir ki, harbin de bir meşruiyeti ve kendine has bir fıkhı mevcuttur. Ancak kabul edilemeyecek olan, kavramlar ve olguların zıtlarıyla bir arada bulunmasıdır. Bir iyi ve bir kötü insan aynı mekânda bir arada bulunabilir ama aynı insan hem iyi hem kötü olamaz. Genel olarak iyi bir tutum sergileyen ama ara ara bilerek kötülük yapabilen bir kimse, kötüdür; çünkü güvenilmezdir. Ne zaman iyilik yapacağı ne zaman kötülük yapacağı bilinemez. Tüm iyi halleri, bilerek yaptığı az sayıdaki kötülüğün içinde eriyip yok olur ve geriye kötülük kalır. Kavramlar ve olgular da böyledir; zıtlarıyla bir arada bulunmaya zorlandıklarında kaçınılmaz olarak zıtlarına dönüşürler. Tabii bir de kötülük alışkanlık yapar. Mecburiyet, zorunluluk gibi ikna edici kavramlarla başlayan süreç kısa sürede doğallaşır ve her an, her şey için yapılabilir hale gelir.

Bu yüzden harp mantığı ile değerleri temsil mantığı bir arada bulunamaz. Savaş fıkhında hile denilen şeyin değerler penceresindeki adı yalandır. Savaş fıkhında ganimet denilen şeyin değerler penceresindeki adı hırsızlık ve yolsuzluktur. Kendi safındakini korumanın adı adam kayırma; düşman ve düşmanlaştırmanın adı ötekileştirme; düşmana zarar vermenin adı zulümdür. Ve bir kimse yeri geldiğinde değerlerden bahsedip ama para, ihale, personel alımı gibi konularda savaş mantığıyla davrandığında, tüm değerleri bunlarla kirletmiş olur.

Teori ve pratik alanında yaşanan ikilem dışında, içeride sıkıntılı sonuçların ortaya çıkmasına sebep olan bir başka husus da gündelik kavramlar üzerine siyaset tesis etmektir.

Yeri geldiği zaman en ulvi değerler adına ve en güzel sözlerle toplumun karşısına çıkanlar, toplumun önüne hedef koyarken o değerleri ağızlarına almamakta; diriliş, yerlilik ve millik türküleriyle siyaset üretmektedir. Oysa diriliş önemli olabilir ama ne için dirildiğiniz daha önemlidir. Yerlilik ve millilik gerekli olabilir ama nasıl bir yerli olduğunuz daha önemlidir. Unutmamak gerekir ki dünyada sokakta yaşayan insan nüfusunun en fazla olduğu ülkelerden biri, aynı zamanda dünyanın en güçlü ve en zengin ülkesi(ABD)´dir. Yerli ve milli olarak anılan pek çok insanın yerlilik dışındaki tek meziyeti hırsızlık ve yolsuzluktur. Bu olgular tek başlarına mutluluk getirmezler; tek başlarına adaleti garanti etmez, erdemli olmayı sağlamazlar. Bu ülkede en fazla izlenen diziler, başrol oyuncusunun ülkesi için kanunları çiğnediği, ülkesi için çaldığı ve ülkesi için vurduğu dizilerdir. Yani ahlâk talep edilmediği gibi ahlâksızlık teşvik edilmektedir; adaletsizlik pompalanmakta, hukuksuzluk meşru gösterilmektedir.

Bu ikircikli ve tutarsız gerçeklik, her gireni öğüten ve kendisine benzeten bir mekanizma ortaya çıkarmakta ve siyasete giren herkesi er geç kirletmekte ya da dışarı atmaktadır.

Devamı >>>




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —