Tarih: 30.05.2022 12:02

“Din Eğitimi” Olmalı mı?

Facebook Twitter Linked-in

“Din eğitimi” kavramının ne menem bir şey olduğunu düşünmemiş olan kişiler, yukarıda sorduğumuz soruya hiç kuşkusuz “Elbette” cevabını vereceklerdir. Öyle ya koskoca üniversitelerde “din eğitimi” bölümleri veya anabilim dalları varken, böyle bir kavramı sorgulamak kimin haddine? “Üniversite” demişken, bu kurumlarda bazen “İlahiyat Fakültesi” bazen de “İslami İlimler Fakültesi” olarak anılan fakülteler var. Bu isimlendirmelerin ne kadar anlamsız olduğunu, bu fakültelerde ders veren hocalar da uzun zamandır idrak etmiş durumdadırlar. İlahiyat kelimesi, Batılı dillerdeki “Teoloji”ye karşılık olmak üzere uydurulmuş, oysa bizde teoloji tamı tamına “Kelam İlmi”ne karşılık gelir. Peki, bu ilahiyat fakülteleri sadece kelam mı öğretiyorlar? Hayır, kelam öğretilen derslerden sadece birisi. Bunun yanında Arapça, Kur’an, tefsir, hadis, fıkıh, tasavvuf, mezhepler tarihi vs. bir sürü dersler öğretiliyor.

Madem ilahiyat teolojinin karşılığı değil, birileri bu sorunu aşmak için daha vahim bir isimlendirme yaptı ve bazı ilahiyatlar “İslami ilimler” sözcüğünü keşfettiler. O zamandan bu yana üniversitedeki diğer fakülte ve bölümlerin Müslüman hocaları şu soruyu sormaya başladılar: Peki, bizim öğrettiğimiz tarih, tıp, sosyoloji, siyaset bilim vb. bilimler gayri-İslami bilimler midir? İslam, sadece İslami ilimlerde okutulacaksa, sözgelimi siyaset bilim bölümünde İslam siyaset düşüncesi, siyasetname geleneği veya siyaset etiği hakkında dersler olmayacak mı? Elbette bu sorulara “hayır” demek pek olası görülmüyor.

Tarihimizde, ne yazık ki 9. yüzyıldan itibaren bilimler “akli bilimler” (veya bazen de felsefi bilimler) ve “nakli bilimler” (veya bazen de dini bilimler) şeklinde bir sınıflandırma yaparak en büyük hatayı yaptık. Ve o günden bugüne kimse bu bilim tasnifini sorgulamadı. Hatta şimdi bile sorgulamaya kalkarsanız, bazı direnişlerle karşılaşabilirsiniz. Sözgelimi bu sınıflandırmaya “tarihsel bir kurguydu” derseniz, hemen “tarihselci” olarak yaftalanırsınız. Bu adamlar aslında “tarihselci”liğin ne olduğunu da bilmezler, bu konuda tek bir ciddi eser bile okumamışlardır.

Şimdi konumuza dönelim: Gerçekte “din eğitimi”yle ne kastedilmektedir? Bu kavramı kabul etmenin sonuçları nelerdir?

Bizde din eğitimi, uzun yıllar örgün eğitim içinde haftada bir ders saati çocuklara ilm-i hal seviyesinde ders vermek olarak anlaşılmıştır. En önemli sorun da bu bir derslik din eğitiminin seçmeli olarak mı yoksa zorunlu olarak mı verileceği hususu olmuştur. Kimi zaman zorunlu kimi zaman da seçmeli olarak verilmiştir. Benim lisede okuduğum yetmişli yılların ikinci yarısında bu dersi seçmeli olarak alıyorduk. Hatırladığım kadarıyla bu derse bir iki kişi dışında herkes giriyordu. Girmezsen, sana kötü gözle bakılıyordu. Senin dini kimliğin sorgulanıyor ve buna gizemli cevaplar veriliyordu.

O günlerden bu yana hatırladığım şey, bu derslerde hemen herkes Sünni bir Müslüman kabul ediliyor ve bu kabulden hareketle dini inanç ve pratiklerin düzgün olarak öğretilmesi amaçlanıyordu. Fiilen öğretilen şeyler İslam’ın ve imanın şartları ile birkaç kısa sure ezberletilmesi şeklindeydi. Bir kez din dersi öğretmeni “İçinizde namaz bilen bir kişi var mı?” diye sormuştu ve buna, okulumuza başka bir okuldan (İmam Hatip’ten) geçen tek bir kişi “Ben biliyorum” şeklinde cevap vermişti.

Yetmişli yıllar gençlik hareketlerinin çok hızlandığı ve her şeyin sorgulandığı bir zaman dilimiydi. İdeolojik kavgalar bizi her şeyden şüphelenmeye götürmüştü. Liseli talebeler olarak din, Tanrı ve nübüvvet gibi en temel kavramları sorguluyor ve bu tür sorularımıza pek cevaplar bulamıyorduk. Her kesimin bu konuda ezberleri vardı. İlah, rab, din ve ibadet gibi temel kavramları öğrenmek için Mevdudi’nin “Kuran’da Dört Terim” ve Ali Şeriati’nin “Dine Karşı Din” gibi eserlerinin dilimize çevrilmesini beklememiz gerekecekti.

Daha ilk okumalarımız bize şu sonucu vermişti: Ne aileden ve sosyal çevreden öğrendiğimiz din ne de okuldan öğrendiğimiz din bizim sorularımıza cevap vermiyordu. Tam tersine din hakkında oldukça şaibeli şeyler öğrenmiştik ve bir kuşak çatışması çerçevesinde “eskilerin efsaneleri”ne karşı çıkmak ve işin doğrusunu öğrenmek bizim esas vazifemiz olmuştu. Bir kez hata yapmıştık, bir daha yapmamalıydık. Bunun için de kendimizden başkasına güvenemezdik. Biz, din konusunda oto-didakt bir kuşak idik, yani her şeyi kendi gayret ve çabalarımızla öğrenmek durumunda kalmıştık.

Türkiye’de imam hatipler olgusunun nereden nereye evrildiğini hepimiz biliyoruz. Başlangıçta “imam” ve “hatip” yetiştirmek üzere bir meslek eğitimi olarak planlanan bu eğitim modeli, sonra siyasileşti, siyasileştiği yetmiyor gibi bir de popülist politikaların etkisiyle her bir şehir ve mahallede mantar gibi türemeye başladı. Milli Görüş çevresi, herkesi imam hatipli bir kuşak yapmak istiyordu. Birazcık Arapça bilmek, Kur’an okumak ve din hakkında birkaç kelam etmek, imam hatiplilere toplumda ve parti teşkilatında büyük bir prestij sağlıyordu. Ancak bu eğitimin düalist yapısı ve bunun yol açtığı zihinsel ve ruhsal sorunlar hiçbir zaman mercek altına alınmadı. Ancak şimdilerde imam hatipliler arasında deizm ve agnostisizmin uç verdiğine dair tartışmalar yapılıyor. Bunlar da ne kadar doğru bilmiyoruz, çünkü sosyal medyada bazı örnekler ve haberler abartılı bir şekilde verilmekte ve köpürtülmektedir.

Gelelim tekrar “din eğitimi”ne: Benim kanaatime göre hem din eğitimi hem de imam hatipler olgusu laik sistemin ortaya çıkardığı kavram ve kurumlardır. Bu tür kavram ve kurumlar ezbere dönüştüğü için bizi ne kadar kendi dünya görüşümüzden ve felsefemizden kopardığı ve ona yabancılaştırdığı konusunda herhangi bir fikre sahip değiliz.

Her eğitim temelde bir “eğitim felsefesi”ne dayanır. Eğitim felsefesinin iki temel sorusu vardır ve bu sorulara verdiğiniz cevaplara göre bir okul sistemi kurgularsınız.

  1. Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz? Eğitimin hedeflediği insan modeli nedir?
  2. Bu insan modeline ulaşmak için nasıl bir eğitim sistemi kurgulamalıyız?

Ali Şeriati, İslam’ın hedeflediği insanı “tam insan” olarak tanımlamaktadır. “Beşer” olarak doğan insan, pek çok potansiyele sahiptir. Eğitim bu potansiyellere biçim vererek “insan”ı oluşturmaktadır. Beşeriyet kimliği doğuştan sahip olduğumuz bir kimliktir. İnsan kimliğimiz ise oluşla ilgilidir. “Tam insan”, kendi yeteneklerini çok yönlü olarak geliştiren kişidir. Bu kavramı Şeriati, “kamil insan” karşılığı olarak değil, Herbert Marcuse’un “tekboyutlu insan” kavramının alternatifi olarak düşünmüştür. Kamil insan, dikey ilişki içinde maneviyatını geliştirmiş insandır. O da, Şeriati’ye göre tek boyutludur!

“Tam insanı” geliştirecek olan eğitim modeli, insanı hem dikey hem de yatay ilişkileri içinde çok yönlü geliştiren bir eğitimdir. Bu eğitimde İslam sadece bir akide veya sadece bir ahlak sistemi olarak öğretilmez, İslam bir dünya görüşü olarak öğretilir. İslam’ı bilme yeterli değildir, İslam’ı tanıma esastır. Bilme ve tanıma arasındaki fark, esaslı bir farktır. Bilme, parçalar hakkında bilgi sahibi olmak, tanıma ise parçalar arasındaki ilişkiler kurarak bütünü kavramadır. Ben ne imam hatiplerde ne de ilahiyatlarda böyle bir eğitimin verildiği kanaatinde değilim. Bu okullardan mezun olanlar İslam hakkında çok şey biliyorlar, ama İslam’ı tanımıyorlar! Ali Şeriati, İran’daki mollalar için de aynı şeyi düşünüyor.

Tam insanı geliştirmek elbette sadece İslam’ı anlatmakla olmaz, İslam bir örnekti. Diğer alanların da bilgisi aynı şekilde verilmelidir. Bilgi değil tanıma esas olmalıdır. Evreni anlatan bilimler holistik bir anlayışla anlatılmalıdır. Bilimler arasında “dini” veya “laik” ayrımı düalist felsefesinin bir sonucudur. Bilim en genel anlamda “ayetler”in (ya da olguların) ve bunlar arasındaki ilişkilerin kavranmasıdır. Bir Müslümanın gözünde evren bir metin gibidir. Nasıl kitabın ayetlerini anlamak önemli ise, evrenin ayetlerini de anlamak o kadar önemlidir. Biz nasıl peygamberler arasında bir ayrım gözetmez isek, kitaplar ve ayetler arasında da bir ayrım gözetmeyiz.

Özetlersek; eğer bir eğitim felsefeniz yoksa, laik eğitim felsefesi içinde birkaç saatlik “din eğitimi”yle yetinmek zorunda kalırsınız, bunun yetersiz olduğunu düşündüğünüzde de alabildiğine imam hatip okulları yapıp bir meslek eğitimini kendi eğitim sisteminiz zannedersiniz. Artık bu yanılgılardan kurtulmanın zamanı gelmiştir. Bize dayatılan kavram ve kurumlar, bizim sorunlarımıza çare olmamıştır. Şimdi her şeyi sil baştan yeniden düşünmenin zamanıdır!

 

Kaynak: farklı Bakış




Orjinal Habere Git
— HABER SONU —