Demokrasi ve Özgürlükler Adası’nda bir gün...

Yıldıray Oğur'un yazısı

Demokrasi ve Özgürlükler Adası’nda bir gün...

 

27 mayıs darbesinin 60’ıncı yıldönümündeyiz. Bugün bir törenle Yassıada, Demokrasi ve Özgürlükler Adası adıyla açılacak.

Dün de 28 Şubat’ın Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı hayatını kaybetti. 

Türkiye tarihinin dönüm noktası olan bu tarihler yavaş yavaş yeni nesiller için anlamını yitiyor. 

Bu iyi mi kötü mü insan kestiremiyor. 

Çünkü Türkiye’de bu kötü hatıralar usulünce gömülmediği için, o nefret harlanmak üzere hep köz halinde bir kenarda duruyor ve hala siyasi fay hatlarını belirlemeye devam ediyor.

Bundan 12 yıl önce de o nefretin ateşini körükleyen bir dizi olay yaşanmıştı.

Hrant Dink öldürülmüş, 27 Nisan muhtırası, Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı saçmalığı, Cumhuriyet Mitingleri’yle eşi başörtülü diye bir siyasetçi hakkı olmasına rağmen Cumhurbaşkanı seçtirilmemiş, sonra üniversitelerdeki başörtüsü yasağını kaldırmak için anayasa değişikliği yapan iktidar partisi hakkında kapatma davası açılmıştı.

Darbe hafızalarımızın canlandığı zamanlardı. 

Bu en temel demokrasi ve özgürlük sınavında, bugün AK Parti’den ayrılıp yeni partiler kurmuş siyasetçilerin özeleştirilerinden bir türlü tatmin olmayan, daha fazla, daha fazla özeleştiri isteyen pek çok kişi fena halde sınıfta kalmıştı. 

2008 yılının 27 Mayıs’ı yaklaşıyordu. Kapatma davasında henüz karar verilmemişti. O günlerde olan bitenlere kızarak bir araya gelmiş bir grup genç olarak, 27 Mayıs’ın yıldönümünde ne yapabileceğimizi düşündüğümüz günlerde, Barbaros Caddesi’nden aşağıya doğru inen yokuşta tam karşıdaki adaları gördüğüm akşamüstünü hatırlıyorum.

İşte cumhuriyet tarihinin en travmatik mahkemelerinin görüldüğü Yassıada tam karşımızdaydı.

Peki oraya nasıl gidecektik? 

Yıllar önce bir kaç fakültenin kurulduğu ve sonra kapandığı adada artık kimse yaşamıyordu, herhangi bir ulaşım imkanı yoktu hatta küçük bir araştırmayla adanın günlük bot turlarıyla oraya gidenler tarafından bir fuhuş merkezi haline getirildiğini öğrenmiştik. 

Yassıada’nın kime bağlı olduğu bile belirsizdi.

İzin almak için başvurduğumuz İstanbul Valiliği “Milli Savunma Bakanlığı’ndan izin almanız lazım” diyordu.

48 yıl sonra Yassıada hala askeri alandı. 

Devletin en büyük günahlarından birinin işlendiği ada, yıllarca İstanbul’un gözü önünde, görmezlikten gelinmişti. Onca yıl kimsenin aklına bu kötü hatıra için oraya küçük bir plaket çakmak bile gelmemişti.

“Yassıada Demokrasi Adası Olsun” fikri işte böyle doğdu. 

Bu sloganla 2008 yılının 27 Mayıs’ında bir tekneyle Yassıada’ya doğru açıldık. 

Teknede Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın kızı, torunları, idam edilen Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın kızı, Yassıada yargılanmaları sırasında kalp krizi geçirip ölen DP Sağlık Bakanı Lütfi Kırdar'ın oğlu, dönemin İstanbul Emniyet Müdürü olup Yassıada'da dövülerek öldürülen Faruk Oktay'ın oğlu, darbeden sonra tutuklu olduğu kışlada camdan düşerek şüpheli bir şekilde ölen içişleri Bakanı Namık Gedik’in oğlu, genç bir DP milletvekili olarak Yassıada’da yargılanmış Abdülmelik Fırat, babası Yassıada’da yargılanmış DP’li bir bakan olan Nazlı Ilıcak ve başka DP’li bakan ve milletvekillerinin çocukları ve torunlarıyla birlikte şimdi yan yana adlarının geçmesinden bile hoşlanmayacak gazeteciler, aydınlar, siyasetçiler ve biz vardık. 

Adaya çıkmamıza sahil güvenlik izin vermedi. Yine de bir grup arkadaş çıkıp, “Yassıada Demokrasi adası olsun” pankartını astılar. Sonra her 27 Mayıs’ta bu geziler tekrarlandı. Ertesi yıl adaya çıktık, Yassıada Mahkemeleri’nin yapıldığı metruk spor salonunda paneller, televizyon programları yaptık, Türkiye’ye Yassıada’yı hatırlattık. 

Babası Yassıada’daki binalardan bazılarının mimarı olan Sevan Nişanyan’dan, "Bu nefreti toprağa gömüp yerlerine sevgi tohumları ekmeliyiz” diyen Süleyman Soylu’ya kadar şimdi adlarını yan yana anmanın bile garip karşılanacağı pek çok isim Yassıada’daki anmalarda buluştu. 

Sadece aktivizmle de yetinilmedi ünlü mimarların içinde olduğu kalabalık bir grupla bir arama konferansı yapıldı, bir Yassıada Demokrasi Adası projesi hazırlatıldı, Şehircilik Bakanlığı’na sunuldu. 

Ama şimdi adanın son halini görünce keşke 12 yıl önce o adaya hiç çıkmasaydık, bir süre daha doğal haliyle metruk olarak kalsaydı diyor insan.

Çünkü karşımızda artık Yassıada değil, metrekareye en çok bina yerleştirme dalında bir rekor denemesine dönmüş İstanbul banliyölerindeki bir toplu konut projesi var. 

İyi düşünülmüş bir müze ve demokrasi temalı konferanslara ev sahipliği yapabilecek mütevazi bir konferans salonunun yetebileceği adada beş yıldızlı kocaman bir otel, ne işe yarayacağı belirsiz binlerce kişilik bir cami var ama geçmişin ibret verici hatıralarından ve doğasından iz yok. 

En önemlisi de 2008 Türkiyesi’nde demokrasi ve özgürlükler adası heyecan verici bir proje iken, 2020 Türkiyesi’nde ancak demokrasi ve özgürlüklerin bir adaya kapatılması gibi kötü şakalara malzeme olabilir. 

O adada yapılacak konferanslarda adanın adından cesaret alacakların soluğu Bostancı karakollarında alma ihtimali de hayli yüksek.

Neyse ki 12 yıl önce Yassıada’ya çıkmış ve “demokrasi adası” fikrini ilk ortaya atmış, projesini hazırlatmış insanlar olarak bugünkü açılışa davetli de değiliz. 

Ama 27 Mayıs’ın sözcüsü ve Başbakanlık müsteşarı Albay Alparslan Türkeş’in partisi MHP’nin lideri Devlet Bahçeli davetli. Belki 27 Mayıs’a hala “devrim” diyen Doğu Perinçek ve 27 Mayıs’ın Anayasa Komisyonu başkanı, Milli Eğitim Bakanı Turhan Feyzioğlu’nun torunu Metin Feyzioğlu da davetlidir. 

Bugün adada açılacak müzenin bir yerinden 27 Mayıs darbesinin bildirisini radyoda okuyan Türkeş’in gür sesinin duyulması gibi krizlerin çıkmaması için gerekli önlemler herhalde alınmıştır.  

Belki de bu açılış onların 60 yıl sonra da olsa 27 Mayıs’la ilgili bir özeleştiri yapmasına vesile olur. 

Daha zorunu 2012 yılında CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu yapmış, Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun yattığı Anıtmezar’ı ziyaret etmişti.

Ama Türkiye’de özeleştiri sınavları bitmiyor.

O yüzden de dün vefat eden İsmail Hakkı Karadayı’nın hatırlattığı 28 Şubat travması hala devam ediyor. 

Karadayı, darbeler kuşağında yetişmiş bir askerdi. 27 Mayıs sırasında İstanbul Davutpaşa Kışlası’nda genç bir üstteğmendi. 

Tribünlerde oturtulmak üzere Yassıada’daki duruşmalara da götürülmüştü. 

2012 yılında, 28 Şubat soruşturmasında, birlikte çalıştığı bütün komutanlar hapisteyken Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda ifade vermiş, 
27 Mayıs’la ilgili hatıralarını da anlatmıştı. Hatta hatıralarının bir yerinde 27 Mayıs darbesine ülkeyi götüren süreci 1950’den başlatmıştı:

“15 Mayısta iktidarı aldılar, Haziran 12’de veya 13’te Türkçe ezanı Arapçaya çevirdiler. Şimdi 1933’te de Arapça ezanı Türkçeye çevirdikleri için bir reaksiyon vardı, şimdi tersi oldu; yani Türkçe ezanı Arapçaya çevirdiler. Şimdi, bana sorarsanız, Karadayı’ya hangisi okunsun diye, ben Türkçe ezanı. Çünkü cuma namazına gittiğim zaman babamla bir tapu müdürü vardı, elini böyle koyar “Tanrı uludur, Tanrı uludur” dediği zaman tüylerim diken diken olurdu, büyük heyecan duyardım. Düşünebiliyor musunuz? Şimdi bunu benim anlamadığım şeye soktular, Arapçaya soktular. Şimdi, bu, halk üzerinde büyük etki yaptı. Bazılarını yaptı, bazılarını yapmadı ayrı mesele benim gördüğüm kadarıyla. Şimdi, tarikatlar yeniden devreye girdi, din istismarı fazla, aşırı şekilde yapılmaya başladı. Halkın bu partiden soğuduğunu artık her yerde söylüyorlardı, gittiğimiz zaman askere “Bunlara hâlâ müsaade mi ediyorsunuz?” falan diye, yani halkın desteği de vardı. Demek ki halkın desteğini yaratacak bir ortam yaratmamak lazım.”

Aslında Karadayı, bütün kimliği harp okulunda şekillenmiş Çankırılı bir köylü çocuğuydu.  Babası onu okutabilmek için köyünden ayrılmıştı. Annesinin başörtülü fotoğrafını, çarşaflı bir kadının fotoğrafıyla birlikte Başbakan Erbakan’a göstererek türbanın yerli ve milli bir kıyafet olmadığını anlatacak naiflikte inanmış Kemalist bir askerdi. 

Adı tarihin kayıtlarına 28 Şubat’la, “İrticayla mücadele”yle geçti ama 1995 yılında makam odasında “Genelkurmay karargahına girmek çok zordur” diyerek Fethullahçı kolejlerden öğrencileri ve sık sık Fethullah Gülen’in adını anan cemaatin önde gelenleriyle birlikte ağırladığı, onların çalışmalarını övgülere boğduğu görüntüler arşivlerde o naifliğin delili olarak duracak.

Ne tuhaftır ki o ziyaret sırasında yanında olan Özel Kalem Müdürü Hulusi Akar, 21 yıl sonra Genelkurmay Başkanı oldu ve o örgütün düzenlediği darbe girişiminde başına silah dayanarak gözaltına alındı. 

Maalesef Türkiye, ülkenin yönetimini sivillere terk etmeyen, kendi yetersizliklerine rağmen herkese nizam verebileceğini zanneden, kendini devletin sahibi gören bu asker kafasından çok çekti. 28 Şubat’la Erbakan’ı deviren askerler, yerine gelen Mesut Yılmaz’a bile defalarca muhtıra verdiler. 

Bugün insanlar neden iktidara desteklerini sürdürüyor, neden kutuplaşmanın müşterisi bu kadar çok sorularının cevabı geçmişin bir sonuca bağlanmamış bu travmalarında saklı. 

Bugün muhafazakarlar bu berbat tecrübelerden ders çıkarmayıp, elde ettikleri iktidarda kendilerini devletin sahibi olarak görerek herkese nizam vermeye çalışıyorsa, bunda bu travmalarla yeterince yüzleşilmemesinin, bir daha tekrarlanmayacağı konusunda ortak bir mutabakata varılmamasının, buralardan ilkeler ve prensipler çıkarılmamasının ve bu yüzden herkesin tetikte beklemesinin katkısı büyük.

O travmalarla da devletin sopasıyla yüzleşilmiyor.

O denendi, 28 Şubatçı askerler yıllar sonra mahkeme önüne çıkarıldı ama bu intikam hissini kendi ajandaları için kullanan FETÖ’cü savcıların kindarca hazırlanmış iddianameleri, yaşlı insanlara eziyete dönen yargılamalarla ortaya bir hesaplaşma çıkmadı.

Hatta dönemin Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, Meclis Komisyonu’na Batı Çalışma Grubu’nu bilmediğini, duymadığını söyleyerek, Çevik Bir başta olmak üzere o sırada hapiste olan asker arkadaşlarını zor durumda bıraktı. Altında çalışan komutanlar yıllarca tutuklu kalırken, kendisi tutuksuz yargılandı.

Halbuki esas yapılması gereken; bütün bu kötü tecrübeler hakkında ortak bir kanaat oluşturmaya, ahlaki bir norm geliştirmeye çalışmak olmalıydı. 

Bu yapılamayınca o süreçlerde rol oynamış, askerlerle iş tutmuş, gazeteci, işadamı, akademisyenlerin çoğu yaptıklarının yanlış olduğunu bile açıkça söyleyemediler. 

Başörtüsü meselesiyle Türkiye’nin çalınan yıllarıyla ilgili bir tek Kemal Kılıçdaroğlu bir özeleştiri yapabildi. 

Bugün AK Parti’den ayrılıp yeni partiler kuran siyasetçilerden haklı olarak daha fazla özeleştiri isteyen seküler kesimin siyasetçileri, gazetecileri, akademisyenleri bu nefret ateşine su dökecek “yapılanlar yanlıştı” gibi basit bir kaç sözü bile toplumdan esirgemeye devam ediyorlar. 

Halbuki Türkiye’de bunca tecrübeden sonra mutlak haklılık iddiasında bulunabilecek kimse kalmadı. Ama bunu fark edebilen, içine sindirebilenlerin sayısı hala az.

O yüzden de bütün bu yıldönümleri yıllar sonra bile bu nefret ve kutuplaşma ateşine odun atma vesilelerine dönüşüyor. 

İspanya’daki ETA üzerine bir belgeselde bir ETA yöneticisi barış görüşmelerine nasıl ikna olduğunu anlatırken şöyle demişti: “Bu nefreti çocuğuma miras bırakmak istemedim.”

Çocuğuna kendi siyasi nefretlerini miras bırakmak istemeyenlerin sayısının isteyenlerden çok olduğu bir gün gelirse, Yassıada Demokrasi Adası’nda kimsenin dışlanmadığı, suçlanmadığı gerçek bir anma yapılır ve bu kötü hatıra da artık usulünce toprağa gömülebilir...